IF’in ortalama okuma süresi 100 dakikadır. İyi okumalar dileriz.

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
ㅤㅤㅤㅤ
Çevirmen: Shauna
Editör: Bertiel
Destekçilerimiz: Donatus, Echi_dna, Kyooko, Nurullqhx, Atakan Soner
ㅤㅤㅤㅤ
Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!
Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!
ㅤㅤㅤㅤ
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ
――Nefret dolu bir ses duydum.
ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ
――Öyle bir ses ki kulaklarımda çınlıyordu.
――Nefretin eseri birkaç söz peşimden ayrılmıyordu.
――Korkuyordum, tüylerim ürperircesine korkuyordum.
――Kana susamışlığını saklamaya tenezzül dahi etmeyen bu ses beni yiyip bitiriyordu.
――Ruhumun derinlerine kazınmış, bitmek bilmiyordu.
――Ben ne kadar hayata iki elle sarılırsam bir o kadar da başkalarına zarar veriyordum.
――Her şeyden ötesi hatta en önemlisi de acı içindeydim, kıvranıyordum, boğuluyordum.
△▼△▼△▼△
――Haşin bir kuvvetle sıkılan boğaz.
Bacaklarını açmış şekilde hafif bir beden, hareketine mâni olacak biçimde başkasının altında duruyordu.
Diz ve bacaklarının baskısıyla omuzlarını kaldırtmıyordu. Alttaki küçük beden mahkûm bir şekilde çırpınıyordu. Gözleri önünde yara bereyle dolu bembeyaz kolları, onun boğazını sıkmayı sürdürüyordu. Tomurcuklanan çiçekler gibi olur olmadık bir düşünce aklında belirdi…
――Boğazla, boğazla, birinin boğazına yapışma işte böylesine bir güçle oluyordu.

???: “…”
Parıl parıl parlayan gözleriyle bakıştılar.
Bitmek bilmez öfke ve derinlerde yatan çaresizliği o kocaman, yusyuvarlak gözlerinden okunabiliyordu.
O uçsuz bucaksız gözbebeklerinde boş bir düşünce yer edinip aklına girmişti.
???: “Ah… ah.”
――”Zır zır! Zır zır!” Bacakları tir tir titrerken aynı böyle sesler çıkıyordu.
Asıl mevzu elinden kaçıp kurtulacak kadar hızlı olup olmaması değildi.
Kurtulma ifadesi çoktan akıllardan silinmişti. Yani bacaklarının titremesi yaşama tutunmaktan değil, düpedüz canının yanmasıyla geçirdiği öfke nöbetinden kaynaklıydı.
Beynine oksijen gitmiyor, zihni yaşama şevkini yitiriyor, yine de bünyesi karşı koymak için çırpınıyordu.
İşittiği her bir ses kulaklarını tırmalıyordu.
“Sessizce ölsem olmaz mı? Sessiz sakin bir şekilde öleyim, ne olur!” diye aklından geçiriyordu.
Huzur içinde, uykuya dalarmışçasına bir ölüm onu refaha kavuşturabilirdi.
Maalesef ki öyle bir ölüm hayal olmuştu artık. Şu an kaderi, hayallerinin tam tersi bir hâl almıştı.
???: “Bah, ah, kah.”
Pörtleyecekmişçesine açılmıştı gözleri, dudağını ısırıp köpürmekten beter olmuştu ağzı, doğumundan birkaç gün sonra doğaya bırakılmış gibiydi, yaralı canavarlardan farksız şekilde inleyip duruyordu.
Yaraşır bir son, desek yeri midir?
Yaraşır bir kader, desek yeri midir?
Nasıl, neden, ne oldu da bu hâle düşmüştü ki?
???: “――Nesi komik?”
Aniden bir ses duyuldu.
Canavarımsı inlemelerin aksine bu ses, sert ve bir o kadar da anlaşılır bir sesti.
Boğazladıkça dudaklarını sıkan, öfkeyle dolup taşan gözlerin sahibi sese kulak verdi.
???: “…”
Neyin komik olduğunu sorsa da net bir yanıt alamamıştı.
Bir kere zaten komik bir şey yoktu. Yoktu madem, niye böyle bir soru sordu?
Sorusu kafa kurcalıyordu. Boş bir soruydu, anlaşılmazdı.
Zorla cevap istesen bile kimsede bunun yanıtı bulunmuyordu. Yine de sessizlik içerisinde geçen bu saniyeler diken üstüne yatmış hissiyatı veriyordu.
Daha kaçıncıya böyle gereksiz yere ilahi bir güç tarafınca sağa sola atılacaktı?
???: “――Nesi komik?”
Komik bir şey yoktu.
???: “Huu, he, hehe.”
O hâlde ya başka bir şey komik gelmişti…
Yoksa bu olay onun hoşuna mı gitmişti?
Bir ihtimal bu kadının kılını dahi kımıldatamadan öldüresiye boğazlanması hoşuna gitmiş olabilir miydi?
Bundan zevk alan biri olsa olsa manyağın teki olurdu. Düşünceler mantık çerçevesinden çıktı.
Kadın: “――Ne var bu kadar komik?”
Komik bir şey yoktu. Her ne kadar olmasa da bu soru ardı arkasına sorulmaya devam etti.
Duymamış olamazdı, dip dibelerdi.
Nefeslerini hissedecek kadar yakınlardı. Boğazlanan güzeller güzeli kadının sesi etrafı inletiyordu.
Açıkça söylemese de, küfür hakaret etmese de sırf sesi bile duyduğu öfkeyi hissettiriyordu.
Kadın: “Nesi――”
Komikti.
Cevap bekleyen soru tekrar sorulacaktı ki kadın birden suspus kesildi.
Kadın: “――Ah!”
Yana yattı. Güzeller güzeli kızın yüzü birden sol yanına doğru yattı.
Böylece yerdeki bedeni de bir daha kalkamadı. Duruşu bozulup bembeyaz karlar içinde kalakalmıştı. Elbette onu boğazlayanın boynundaki incecik elleri de tutunamaz hâle gelmişti, birbirlerini boğazlamaları yarıda kesilmişti.
???: “――Öhö öhö.”
Boğazındaki acımtırak kan tadıyla beraber öksürmeye başlamıştı.
Bertaraf olan akciğerleri söner sönmez tekrar şişiyor, gerekli oksijeni bünyesine gönderiyordu. Vücut refleksiydi, yaşama içgüdüsüydü. Aklı başındaki her insan ölmeden evvel son nefesini almaya karşı gelmezdi.
Aklı başında insan nefes alırmış, almazmış… Şu hâlde tartışacakları bir konu değildi bu.
???: “…”
Kalbini kaplamış olan ölüme terk etme duygusu nihayet son bulmuştu. Artık kalbi yaşama hırsıyla dolmuştu, bu hırstan vazgeçemiyordu. Gerek manyakça gerek ise ciddiyetle dahasını istemeyi içler acısı hâlde kafaya koymuştu.
Bu vaziyette durmaksızın buz gibi havayı ciğerlerine doldururken bir şeyin farkına vardı.
???: “…”
Bembeyaz kar taneleri gökyüzünden düşerken önünde yere yığılmış kızcağız yatıyordu.
Kaskatı kesilmiş yüzü ve mosmor olmuş dudaklarıyla kadının olağanüstü güzelliği ayrı bir seviyeye çıkmıştı. Soluklarının buhara dönüştüğü soğukta hayatını mahveden bir alamet çıktı, parıl parıl gözleri ağırbaşlı tavırlar takınmasını sağlamıştı.
Dikkatli bakınca karlı ortama çok yaraşır bir görüntü değildi.
Formasından bacaklarıyla omuzları gözüküyordu, üstü başı da dondurucu soğuğa karşı koruyacak kadar kalın değildi. Boğazı, kulakları ve çabucak donabilecek diğer yerleri rüzgarla açılmıştı, iç yakan bir görüntüydü.
Üstündekiler, o an giyinmiş bulunduğu kıyafetlerden ibaretti―― Ama sırf kadın da değil, kendisi de aynı soğuktan muzdaripti.
???: “…”
――”Gıcır gıcır!” dişlerini birbirine sürterken böyle sesler çıkartıyordu.
Dondurucu soğuk muydu onu bu hâle sokan, yoksa yüreğindeki keder mi? Bilinmez.
Şu vaziyetteki bedeninin buzlanmasını düşüneceğine gözlerini kızdan bir türlü alamıyordu.
Kadın: “――Ya.”
Karın içinde yüzünün yarısı gömülüyken bile kadının güzelliği göz alıcıydı.
Bitmek bilmez öfke ve nefreti, o bir deri bir kemik kızcağızı hayatta tutan şeylerdi. Bu denli ağır yaralarla kızın hâlen hayatta kalabilmesi adeta mucizeydi.
???: “…”
Kar, dört bir yanı beyaza bürümüştü. Kızın yanı başında sayısız leş bulunuyordu.
Yaşamları yiyip bitiren yaratıkların leşiyle doluydu etrafları. Bu yaratıklar gördükleri her canlıyı yaşamdan koparmanın sefasını sürüyordu, ta ki kızcağız rüzgârıyla onları leşe çevirene dek. Sözün özü, yalnız iki kişi hayatta kalmıştı: Kızcağız ve o.
Bu sayı bile her an düşebilirdi, sıfırı görebilirdi.
???: “…”
Adam yanında usul usul doğrulurken kız sessizce mırıldanıyordu.
Ellerindeki parmaklar soğuktan dolayı buz kesmiş, kıpkırmızı olmuştu. Vücut ısısının ani düşüşüyle birlikte donmuş parmaklarını hissedemez olmuştu. Yaşadığı ufak acı hâlen daha parmaklarının vücuduna bağlı olduğunu gösteriyordu.
O parmaklara artık bel bağlayamazdı, bu yüzden insan kafası büyüklüğünde bir taşı kaldırdı.
Sebebi de yoktu maksadı da. Yanında taş buluvermişti, o kadar.
Taşı kaldırabilmesi içine su serpmişti.
Yere yığılmış kızla ellerindeki taşı karşılaştırdı.
Bir anlığına taşa bakınca kızcağızı anımsayıverdi.
Gülüyor muydu, gülmüyor muydu artık onun da bir fikri yoktu. Fakat aklında canlanan görüntü, insanlara nefretiyle korku salan bir iblisten farksızdı.
Meseleye bir nokta koymak adına taşı iki eliyle havaya kaldırdı.
O an havaya doğru pespembe gözleriyle bakan kızcağızın dudaklarından hafif fakat bir o kadar da net sözler döküldü.
Kadın: “――Seni mutlaka geberteceğim.”
――Tok bir çarpışma sesi karlarla kaplı ormanda yükseldi.
Yankılandı da yankılandı.
△▼△▼△▼△
――O gün Margrave Roswaal L. Mathers’ın malikânesi büyük bir feryatla yıkılmıştı.
Enteresandır ki malikânenin yıkılacağını ilk fark eden de malikâneyi ayakta tutmak adına en çok ter döken kızdı. Hâl böyle olunca da tavır ve davranışları iyiden iyiye vicdansızlaşmıştı.
???: “…”
Kendini bildi bileli malikânenin maliki Roswaal’ın çok ekmeğini yemiştir bu kızcağız.
Malikâneyi çekip çeviren hizmetçi kardeşlerin artık işlerinin başında olmadığını işitince de malikin bir başına kaldığını tahmin edip apar topar yanına geldi.
Fakat malik beyefendinin vaziyetini görünce yüreğinde bir sızı oluşmuştu.
İki ayrı renkte, parıl parıl, öz güven dolu gözleri; samimi konuşması, zevksizliğine dikkat çekiyormuşcasına yaptığı palyaçomsu makyajı, milletin estetik anlayışları bozan tarzda giyim kuşamı, Roswaal’in tüm ışığı sönüp gitmişti.
Karşılaştığı manzara karşısında da kızcağız… Frederica, geminin böyle yürümeyeceğini anladı.
Frederica: “Böyle son bulamaz. O kızların hatırına, ben――”
Sözünün eri bir şekilde aidiyet duyduğu yuvasını koruyacaktı.
Yapılabilecek bir şey varmış, yokmuş… Bunları düşünmekle bir saniyesini bile kaybetmeden, umuduna dört elle sarılarak işe koyuldu.
Vaktizamanında üzerinde çok emeği olan bu malikâneyi tekrar ayaklandırmak adına elini taşın altına koyan kızcağız, malik beyefendiyi düştüğü çukurdan kurtaracaktı.
Frederica’nın kaybedecek tek bir saniyesi dahi yoktu.
Şu zor günlerde kalben daralsa da kati suretle umutsuzluğa kapılmamış, hep başını dik tutmuştur.
Olur da tökezlerse üzerinde hakkı olan onca insanın yüzüne nasıl bakardı?
Artık öyle bir raddeye gelmişti ki gülümseme yetisini unutmuştu. Öyle bir raddeye gelmişti ki geceleri zihnini boşaltmak bile onun için lüks olmuştu.
O günlerde bile Frederica, sevdiği şeyleri koruma uğruna elinden geleni ardına koymadı. Şu an yanında olanlar da ellerinden kayıp gitmesin diye saçını süpürge etti. Yine de――
Frederica: “――Ah.”
Gün geçtikçe Frederica da malikânenin vadesinin dolduğunu anlamaya başlamıştı.
Bembeyaz olmuştu, ayak tabanları dondu donacaktı. Artık kendini gözetemiyordu.
Aklında yer etmiş malikânenin eski hâlinden eser kalmamıştı.
Dip köşe temizlenen koridor, parmak yedirten yemekler yaptığı mutfak, aynı çatı altında yaşadığı insanlara kol kanat gerdiği malikâne… Frederica’nın o sıradan günleri bile burnunda tütmeye başlamıştı.
Tüm bunların sorumlusu da――
Frederica: “Yüce Ruh hazretleri…”
???: “Affet Frederica. Sakın kendini suçlama―― ama kendi sevdiğimi koruyacaksam bundan başka kaçarım kalmıyor.”
Bunu diyen de havada uçan, gri kürklü minimini bir kediydi.
El kadar boyu da olsa o ufacık bünyesinde devasa doğaüstü güçler barındırıyordu―― İşte o kedi, Yüce Ruh Puck idi.
Kızcağızın inanası gelmese de artık kuşkularını da bir kenara bırakmıştı.
Yok olmaya yüz tutmuş malikâneyi bu hâle sokan o’ydu.
Frederica: “Neden bunu yapıyorsunuz?..”
Puck: “Diyorum ya, Lia’nın hatırına bir yol çizip izliyorum―― Ormanı terk etmek isteyen Lia’ydı diye buraya geldik, hem yerimiz yurdumuz belli olur demiştim. Hiç değilse ben öyle düşünmüştüm. Ama artık şurada kalmanın bir manası yok. İşler nerede sarpa sardı acaba?”
Frederica: “…”
Puck: “Roswaal’ı yanlış tanımışım, yoldan birini çevirsem gene ondan farkı olmaz.”
Kafasını sallaya sallaya Puck, kızcağızı vicdandan yoksun sözler silsilesine tutmayı sürdürdü.
İşittikleri karşısında Frederica’nın göğsü daraldı. Hemen ardından da sipsivri dişlerini gıcırdatarak――
Frederica: “――Malikimize benim, malikânenin hizmetçisinin, önünde saygısızlık etmenize müsaade edemem.”
Puck: “Senin de vay hâline. Bu malikâneyi ayakta tutmak adına kendini hırpalayan bir sen varsın.”
Frederica: “Rica edeceğim, ölmüşüz de ağlayanımız yokmuş gibi konuşmayın. Burası hâlâ ayakta.”
Ağır sözler etti. Yüce Ruh’un karşısında duracak kudrette değildi.
Frederica’nın feryadını dinleyince kocaman gözlerini kısan kedi, melül melül kızcağızın suratına baktı. O varlığın tepkilerinin, insansı kokusunun farkına varınca da Frederica başını eğip çömeldi.
Frederica: “Emilia-sama da çok üzülecektir.”
Minimini Yüce Ruh’un o ufacık duraksaması kızcağızı haklı çıkartabilirdi, Frederica’nın umutları bu yöndeydi fakat――
Puck: “Maalesef Lia’ya karşı gelemiyorum. Yavrumdan ayrı düşemem. Baba yüreği işte, ne yaparsın?”
Yüce Ruh hiç tereddüt etmemişti.
Kızcağız, Puck ile aralarındaki dünya kadar farkı görünce de azı dişlerini sıkmaktan kendini alamadı.
Kâh hayıflandı kâh kederlendi derken―― Bu duyguların vakti geçeli çok olmuştu.
Frederica, hafif bir esintiyle buza dönüşmüştü.
Bu da Roswaal malikânesinin çöküşünün habercisiydi.
△▼△▼△▼△
Sahir, çöküşün farkına vardığında artık çok geçti.
???: “…”
Usul adımlarla malikânedeki Sahir yürümeye başladı.
Alttaki buz kütlesi çatırdayarak kırılırken ensesinde dondurucu bir esinti hissetti.
Hemencecik ensesini çevirdikten sonra bu uğursuz soğukta esrarengiz bir tepki duydu.
Son günlerde giyim kuşamıyla da makyajıyla da Frederica ilgileniyordu.
Gayretli ve bir o kadar da marifetli kızcağız gönül borcunun ödeyebilmek adına malikânede saçını süpürge etmişti ama maalesef tüm çabaları nafileydi. En ufak duygu kırıntısı hissetmeyen Roswaal’ın kalbi bir anlığına cız etti.
――Roswaal’ın biricik hayali suya düşeli çok olmuştu. Köprünün altından çok su akmıştı.
Roswaal: “Ram, Rem…”
Onu bu hâle getiren şey İblis kardeşlerin yokluğuydu.
Roswaal’ın biricik hayalinde bu kardeşler kilit noktaydı ve pekâlâ mühim bir vazifeleri vardı. Onların yokluğu Roswaal’ı bir başına bırakmıştı.
Dört yüz sene boyunca yüreğinde tuttuğu umut ışığı artık sönmüştü, Roswaal artık kendi ayakları üstünde duramıyordu.
Roswaal: “――Ram.”
Bu kısacık isim aslen en büyük pişmanlıklara gebeydi.
――İşlerin bu raddeye gelebileceğini çok evvelden öngörmüştü.
Hatta şaşırtıcı yanı, öngörüsüne göre her şeyin böylesine sarpa saracak olma ihtimali daha bile yüksekti. Sebebi de Roswaal’ın her ihtimali göze alıp önlem alma takıntısıydı.
Kendi sonu nihayet gelince de yanında hiç değilse elinden tutacak birileri olsun istemişti.
Ama kızcağızın vefatı tüm planlarını suya düşüren son darbe olmuştu.
Roswaal: “…”
İşin özü, Roswaal’ın donmuş malikânede boş boş geziyor olması pek normal karşılanacak gibi değildi.
Ne ayakta durma ne de hayalinin peşinden koşma sebebi artık ellerindeydi.
Frederica: “Efendim, lütfen eski hâlinize dönün. Nitekim kız kardeşler de böylesini――”
Frederica pek çok kez bu tarzda ricada bulunmuştu.
Roswaal’ın biçare kalıp ruhunun kaybolduğu vakit de Frederica, kılını kıpırdatamayan efendisini yerinden doğrultmak için sabırla kırk dereden su getirdi.
Böylece bu donmuş malikânede yürüyecek dermanı Roswaal kendinde buldu.
Böylece bu koridorlarda boş boş yürürken gözü camdaki manzaraya ilişti.
Böylece bu bembeyaz karlarla kaplı dünyada sarışın bir kızcağızın soğuğa karşı direnişine tanık olmuştu.
Roswaal: “…”
Belki “Kızı kurtarmamak olmaz.” diye düşünmüştür.
Ya da refleks olarak tepki göstermiştir, bunu o da bilmiyordu.
Hiç değilse kızı kurtarmak zorunda olduğunu kavrayacak kadar aklı başındaydı.
Böylelikle Roswaal kollarını kocaman açtı, kendini muazzam miktarda mana kullanmaya hazırladı.
Roswaal: “――Kıh!“
Tam o sırada Roswaal, boynuna doğru ışıl ışıl gelen kılıç darbesinden son anda kurtuldu.
???: “――Bak sen, bundan kaçınmanı hiç beklemezdim. Saray’ın Baş Sahiri’nin sihirden başka marifetleri de varmış. Bu kadar atik olacağın kimin aklına gelirdi ki?”
Roswaal’ın ardından tiz bir ses geldi.
O kadar hızlıydı ki hasır terlikleri buz tutmuş koridorda ilerlerken bastığı yeri kavuruyordu. Gelen sesin sahibi mavi-siyah saçlı genç bir delikanlıydı.
Mavi Saçlı Delikanlı: “Herkes öyle hazırlıksız anında kılıcımdan kaçınamaz. Etkilenmedim desem yalan olur.”
Durduk yere saldıran bu delikanlının üstünde mavi kimono, ayağında hasır terlik, belinde iki kılıcı vardı. Kılıçlardan birini kınından çıkarmış, omzuna değdirip duruyordu.
Usturuplu giyim kuşamıyla, yüzünde gülümsemeyle, muzip bir çocuğu andıran gözlerle bakıyordu. Uzun saçını bağlamasıyla da kız mı, erkek mi pek anlaşılmıyordu.

Öte yandan takındığı sapkın ama bir o kadar da belirgin savaşçı havası―― o dehşet dolu bakışlarının odağı olmak bile kılıcından geçirdiği sayısız canı gözler önüne seriyordu. Bu da akla mantığa sığar bir çıkarım yapmaya engel oluyordu.
Mavi Saçlı Delikanlı: “Alt tarafı Sahirden ibaret değilmişsin, ‘İçime su serptin.’ desem yeridir. Tek taraflı dövüşler hiç benlik değil de. Yani, emirleri öyle ya da böyle yerine getiririm ama mümkün mertebe kötü adam profili takınmaktan uzak duruyorum.”
Roswaal: “Kulağıma ilişenler kadar varmışsın, bir susmak bilmeeeedin…”
Mavi Saçlı Delikanlı: “O kadar nam mı salmışım? Hadi ya? Böyle kuytu köşe yerlerde bile meşhur mu olmuşum? Hehehe, umalım da akıllarda iyi bir yer edinmişimdir.”
Delikanlı inceden sırıtarak çene çalmaya devam etti.
Roswaal içinde bulunduğu vaziyeti gözden geçirirken yersiz düşüncelerini bir kenara bırakıp bu meseleyi hâlletmek adına kendiyle barıştı.
Bu kalkınmada sol kolundaki acının da büyük payı vardı.
Roswaal: “…”
Mavi Saçlı Delikanlı: “Aklıma gelmişken, kolunu iyileştirmezsen kan kaybından ölüp gideceksin. Benden söylemesi.”
Roswaal: “Ne iyi ettin de hatırlattın.”
Delikanlının sözlerinin ardından Roswaal, kansızlıktan morarmış dudaklarını büzmeyi bıraktı.
Roswaal’ın sol kolu omzuna yakın bir bölgeden kesilmişti. Kesilen kolu yerde oyuncak parçası gibi duruyor, gerçeklik algısının sınırlarını zorluyordu.
Boynuna gelen saldırıdan kaçınmasıyla beraber sol kolundan olmuştu.
Delikanlının tavsiyesinden sonra Roswaal yarasından tutup ateş patlaması yaratarak kanamanın önüne geçebilmişti. Kolundaki acı beynini zonklatmaya yetse de Roswaal mimik dahi oynatmadı.
Bu hayati kararının üzerine delikanlının gözleri ufaktan açılmıştı.
Mavi Saçlı Delikanlı: “Ben de Sahirleri hep çıtkırıldım sanırdım. Anya öyleydi en azından. ――Aa, gerçi sen nereden bileceksin! Anya benim bir tanıdığım ya.”
Roswaal: “Tanımaz olur muyum, Cecilus Segmunt-kun?”
Cecilus: “…”
Roswaal: “Vollachia İmparatorluğu’nun en güçlü savaşçısı, Dokuz İlahi General’in başı. Yanlışım varsa düzelt. İlk General de denilir, Mavi Şimşek namını Lugunica’da duymayan kalmamıştır.”
Cecilus: “Aa, göğsümü nasıl kabarttın, anlatamam.”
Roswaal’ın ince ses tonuna karşılık delikanlı… Cecilus Segmunt, başını zarifçe öne eğerek karşılık verdi.
Kimliğini gizlemesinin bir lüzumu kalmamıştı. Zaten en başından beridir lüzumu yoktu. Niyeti alt tarafı biraz ağırbaşlı, sert bir tutum takınmaktı.
Ortamı dramatikleştirmeye çalışan tavırlar karşısında Roswaal iç geçirdi.
Roswaal: “Ama hepsini geçtim, şu an ne yaşıyoruz acaaaaaaba? Bir ihtimal, Lugunica Krallığı’nda Hükümdar seçilir seçilmez Vollachia İmparatorluğu da saldırgan bir tutum mu sergileyecek?”
Cecilus: “Yok yok, sen çok yanlış anlamışsın. Generallik işimden izin aldım diyebilirsin, işsiz kaldım da diyebilirsin, sana kalmış. Neyse, olayların İmparatorluk’la alakası bulunmuyor. Şu an en güçlü, başıboş kılıç ustalarından biriyim.”
Roswaal: “…”
Cecilus: “Ciddiyim ya. İmparatorluk’la uzaktan yakından alakam kalmadı. Ekselanslarına bağlılığım sonsuz elbette, orası ayrı ama… Benim de kendimce sebeplerim var işte.”
Havasından geçilmeyecek şekilde Cecilus, İmparatorluk’un komutasında olmadığını belirtti. Sözlerine öylece inanmak pek de kolay değildi. Bu da İmparatorluk’un yürüttüğü gizli kapaklı planlardan olabilirdi.
Bu sebepten ötürü Roswaal farklı renklerdeki gözlerini kısıp Cecilus’u sorgulamaya başladı…
Roswaal: “Böylesi daha bile şaibeli. İmparatorluk’taki General konumunu bırakıp da ta buralara kadar gelmen çok enteresan. Seni buralara hangi rüzgâr attı acaaaaaba?”
Cecilus: “Hangi rüzgâr attı… Semavi Kılıç’a giden yolda bunu yapmam icap etti.”
Roswaal: “Semavi Kılıç’a giden yolda mı?”
Bu cevap karşısında Roswaal bakımlı kirpiklerini havaya dikti.
Cecilus, Roswaal’ı görürken bir yandan da başını sallayıp “Öyle.” diye mırıldandı. Yüzünde bir tebessüm bulundururken gözlerinin içi gülmüyordu.
Neşeyle, hatta zevkle insanları yaşamdan koparırdı Mavi şimşek.
Fakat o gözlerindeki duygu ne neşe ne de zevkti. Daha farklıydı, sanki alev alev yanıyordu…
Cecilus: “Öyle mühim bir mesele ki millete hiç anlattığım olmadı. Birisi tam doğru bilmişti, o da bu yolculukta bana yardım etmeyi teklif etti… Ayağıma gelen fırsatı da tepecek hâlim yoktu.”
Roswaal: “Bak sen, milletin kuklası olacak biri gibi değildin oysaki.”
Cecilus: “Hüküm altına girmekle kaderin cilvesini kabul etmek arasında büyük fark var. Ben bu dünyanın yıldızı olmayı kabul ettim, senaryonun en önde geleni olmayı. Yanı sıra doğaçlama yapmak da oyuncuların yeteneklerinden.”
Cecilus omuz silkti. Gözlerindeki alev sönmüş, eski hâline dönmüştü. Roswaal hafifçe başını salladı.
Hâl böyle olunca da argümanları karşısında pes etmişti. Cecilus sayısız galibiyetinden sonra “Hak güçlüden yanadır.” mottosunu benimsemişti.
Bu düşünceye öyle ya da böyle boyun eğmek Roswaal’ın gururuna yedirebileceği bir şey değildi. Dört yüz senedir kendine takık biçimde yaşamış biri adına mümkün değildi.
Roswaal açısından, durgunluk taraftarı biri olmasıyla bu mottonun epey bir albenisi varmış gibi geldi.
Cecilus: “Senden nefret ettiğim yok. Hoş, sevdiğim de yok. Ama bu benim yegâne vazifem… Lugunica Krallık Sarayı’nın Baş Sahiri, Roswaal L. Mathers, kelleni bizzat alacağım.”
Kendince nezaketiyle Cecilus kınında bekleyen kılıcını çıkardı. Başka kılıç daha çekmesiyle beraber dünya, güzeller güzeli bir kılıca daha şahit oldu.
Kılıcın güzelliği sırlarla doluydu, esrarengiz güçlerle donatılmış bir kılıca tanıklık ediliyordu…
Cecilus: “――Tüm kılıçların tepesinde yer alan, Düş Kılıcı, Masayume.”
Roswaal: “Tek savuruşuyla sahibinin ruhunu yiyip bitiren kılıç değil miydi? Cecilus-kun, ayıptır sorması…”
Karşısındaki kan dondurucu çocuğa rağmen Roswaal umursamaz tavırla bir parmağını kaldırdı.
Tek kolu sağ ve kan revan içindeydi, asırlardır kendisine denk sayılabilecek bir akranı anasının karnından doğmamış kılıç ustasıyla karşı karşıyaydı, ortam adeta buz kesmişti, yine de Cecilus’a soru yöneltmekten kendini alıkoyamadı. Tekrar başını eğip yersiz ama bir o kadar da cana yakın bir tonla sordu.
Cecilus: “Ne zaafım mı var? İki tane zaafım var: Biri insanları dinlememem, diğeri de 20 yaşını doldurmuş biri kadar sakinliğimi koruyamayışım. Bu zaaflarımla ha bire İmparatorluk Meclisi’nin gündemine gelirim.”
Roswaal: “Emir aldığın şahsın adını zikreder misin?”
Bu sorunun ardından Cecilus’un gözleri hafiften açıldı.
Doğrulttuğu kılıcını indirmenin yanı sıra bir ayağını da ardına attı. Usulca göğsünü ileri yatırdı.
Cecilus: “Halk arasında pek çok isimle anılır kendisi; ‘alçak’ diyenler var, ‘iblis’ diyenler de. Hatta kimileri kendisinin ardından atıp tutuyormuş, kendi aralarında ‘Arındıran Kral’ diyorlarmış… Ama sana bizzat onun ismini vermem emredildi…”
Sözlerini bitirmenin ardından Cecilus dudaklarını ısladı.
Gerilim dolu bekleyişin ardından Cecilus, şahsın ismini zikretti.
Cecilus: “…”
Roswaal ismi duyar duymaz şahsın kudretine saygısından Cecilus, malikânenin zeminini kırarak gözden kayboldu.
Öyle hızlıydı ki varlığı yeryüzünden silinmiş gibiydi.
Mavi Şimşek adına yaraşır bir şekilde yok olmuştu, elektrik akımından farksızdı.
Aradaki mesafeyi kaşla göz arasında kapatmıştı.
Fakat tam o sırada Roswaal’ın dudaklarından şu sözler döküldü.
Roswaal: “Bunların ardındaki senmişsin demek.”
Henüz ses dalgaları dudaklarının ardından geçemeden Düş Kılıcı savruldu.
Dört bir yanı karanlığa bürünmeden evvel Roswaal’ın gözlerinin önünden geçenler―― Malikânede bulunan kızların hayati güvenliğiydi.
Onun hayallerine giden yolda zarar görmüş kızcağızlardı. Günün sonunda hiçbir yüzü güldürmeyi başaramamıştı.
――Son anlarında özür dileyecek ne yüzü ne de yeterli vakti kalmıştı, göz açıp kapayıncaya dek her yer karanlığa bürünmüştü.
△▼△▼△▼△
Kapı Değişimi sihrinin, Yasaklı Kütüphane’nin kapısını başka bir odanın kapısıyla değiştirmek gibi basit bir işleyişi bulunuyordu.
Ayan beyan etkisi sayesinde Kapı Değişimi’nin çok amaçlı kullanımları vardı. Bu fevkalade büyü kızcağızın göğsünü kabartıyordu. Fakat diğer büyülerde olduğu gibi Kapı Değişimi büyüsünde de zaaflar bulunmaktaydı.
İşleyişi açığa çıkarsa bu büyünün yarardan çok zarar getireceği aşikârdı. Bu yüzdendir ki hem Yasaklı Kütüphane hem de Kapı Değişimi büyüsü yabancılardan sır gibi saklanması gereken iki unsurdu.
Elbette yabancılar bu büyüden haberdar olmamalıydı.
“Şu saatten sonra geri dönüşü yok.” diye kızcağız iç geçirdi.
Beatrice: “Besle kargayı oysun gözünü, dedikleri bu olsa gerek.”
Tam o anda Yasaklı Kütüphane’nin kapı kulpuna dokunuldu, Beatrice çoktan o şahsın içeri gireceğini anlamıştı.
Uçsuz bucaksız malikânede sayısız oda bulunuyordu. Bulunuyordu bulunmasına ama Beatrice tek bir odada kalmaya mecbur bırakılmıştı.
Yöntem basitti. Diğer kapıları açık bırakmak yetiyordu.
Bu sabotaj yöntemi sayesinde Kapı Değişimi’nin başka odalarla bağlantı kurmasının önüne geçilmişti.
Büyük bir titizlikle yürütülen faaliyet, değiştirilebilecek kapı sayısını 1’e düşürmüştü. Bu yöntemi bulmalarını sağlayan da kızcağızın biricik kardeşinden başkası olamazdı.
Bu gerçekle yüzleşmek kalp burkuyordu. Çünkü bu sırrı saklamak aralarında yazılı olmayan kural gibiydi.
Ama şu hâldeyken dahi kardeşine kin gütmek ona hiç yaraşır bir tavır değildi. Bu nedenle Beatrice, kardeşine garaz bağlamaktansa sessizce açılan kapıya gözlerini dikti.
???: “――Yoo n’aber, Beatrice?”
Kapının öbür ucundan Beatrice’e seslenip el sallıyordu.
Bu sesi de laubaliliği de Beatrice çok net hatırlıyordu. Öyle ki Beatrice’in tüylerini diken diken etmişti.
Aklında kalan yüz ile şu an gördüğü arasında dağlar kadar fark vardı.
Tanıdığı ile gördüğü kişi iki apayrı insan gibiydi.
Beatrice: “Doğrusu, bana niye öyle baktığına çok anlam veremedim.”
Önünde duran kapkaranlık bakışlar karşısında Beatrice başını salladı.
Öyle birine dönüşmüştü ki olgunlaşmaktan ziyade, daha bile mide bulandırıcı bir hâle bürünmüştü.
O az rastlanan kara kaşına, kara gözüne el değmemişti. Ama saçındaki parlaklık yerini karanlığa bırakmış, tam anlamıyla gözünün feri sönmüştü.
İnsanı kasvete boğan göz altı morlukları, morlukların hemen altındaki içe göçmüş yanakları son olarak da cesetten farksız bir hava katan incecik parmaklarıyla karşısında duruyordu.
Vücudunun dört bir köşesini sarıp açıkta en ufak yer bırakmayan uzun simsiyah kıyafeti vardı. Uzaktan bakınca bu siyahlara bürünmüş hâlinde en göze çarpan yanı boynuna sardığı turuncu atkısıydı. Sırf bu bile, insanın içini karartan havasına ket vurmaya yetiyordu.
Son görüşmelerinin üzerinden çok bir sene geçmemişti.
Yine de bu denli değişmişti. Nasıl olur da insan kendini böylesine farklılaştırabilirdi?
Beatrice: “Seni böyle göreceğim hiç aklıma gelmezdi, doğrusu.”
İnsan: “Al benden de o kadar. Büyüme çağından mı çıktın sen? Normalde olsa iki senede biraz daha boy atman gerekmez miydi?”
Buruk bir ses, Beatrice’in sözlerine şakayla karışık cevap verdi.
İki sene mi olmuştu? O öyle diyorsa öyleydi.
Beatrice’in gözünde iki sene kaşla göz arasında geçip giderdi. Ama mevzubahis insanlar olunca o iki sene onların nazarında epey uzun bir zaman dilimiydi. Beatrice’in aklından böyle geçiyordu.
Görünen o ki bu süreç, karşısındaki çocuk adına öyle mühim olmuş ki ölümün eşiğinden dönüp de öcünü almaya geri gelmişti.
İnsan: “Hatırlar mısın, Beatrice? Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi.”
Beatrice: “Öyle bir şey hiç olmadı, doğrusu. Seninle hiç aynı sofraya oturmadık.”
İnsanın sözleri karşısında Beatrice gözlerini kıpraştırdı.
Malikânenin zemin katındaki salamanjede karşılıklı oturuyorlardı. Masaya beyaz bir örtü seriliydi; başköşede de bu insan oturuyor, Beatrice’e enteresan sorular yöneltiyordu.
İnsan: “――Ah, doğru doğru. Sen nereden bileceksin ki? Kusura bakma ya. Bir kusurum olduysa affet, hep kusurlu benim zaten, hep.”
Beatrice: “Nasıl yani?.. Daha doğrusu şu an merak ettiğim şey bu da değil.” Bir anlığına Beatrice’in yüreği tedirgin oldu.
Ama kızcağız, ne kadar yersiz derdi varsa hemencecik onlardan kurtuldu. Ardından da aman vermeksizin avcunu belalı insana doğrultmuştu.
Artık kütüphanecilik gururundan mıdır, yoksa gelip geçici vazifesine dört elle sarılmasından mıdır bilinmez… Kızcağızın içinde Yasaklı Kütüphane uğruna canını ortaya koyma hissi uyandı.
Beatrice: “Öç almaya gelecek kadar seni iten kendince doğruların vardır eminim. Fakat Betty’nin de kendince yerine getirmesi bir vazifesi var, doğrusu. Yani…”
İnsan: “…”
Beatrice, var gücüyle kendini vazifesine adamıştı; o insanın elinden çıkabilecek her türlü şerre karşı kendini hazırlamıştı.
Gördükleri karşısında tavrını hafiften değiştirdi. Öyle ki dayanılması güç bir hisle mücadele ediyor gibiydi. Tam o esnada Beatrice, oturduğu sandalyeden yere doğru adımını attı…
İnsan: “Yakıştıramadım sana, Beatrice… Hani beni koruyacağına dair ‘Sözleşmemiz’ vardı?”
Bu sözleri işitince Beatrice’in içinde canına mâl olabilecek bir duraksama boy gösterdi.
Beatrice: “…Ah.”
“Sözleşme” lafını duyar duymaz Beatrice hayretler içinde kalmıştı. Adeta kaskatı kesilmişti.
Bu haşinlik kendiliğinden su üstüne çıkmamıştı, Beatrice’in takdiri dışında değiştirilemez bir hâl almıştı. Sorun kızcağızın zihninde değildi. Fiziksel manada eyleme geçmesi yasaklanmıştı. İşte bu…
???: “Kusura bakma. Artık şuradan şuraya gidemezsin.”
Beatrice’in yanı başında gölgelerin içinden biri belirdi. Ağzındaki -pipoya benzer- altından tütün çubuğu sipsivri dişleriyle tutan bir canavar adamdı. Uzun boylu, kurt suratlıydı.

Gözlerini kısmış, beline kadar gelen kızı süzüyordu. O küçücük gözlerinde duyguya dair en ufak eser görmüyordu.
Beatrice’in ciyaklamasıyla tüm kütüphane yankılandı.
Beatrice: “Bu… Bu…”
İnsan: “Gölgeleri bağdaştıran esrarengiz bir ninja taktiği. Gizli teknik de diyebilirsin. Ama çok da kafaya takmana gerek yok, uzun süre etkin kalmıyor… Bana az yardımın dokunmadı en nihayetinde.”
Eli ayağı buz kesilmişti. Bünyesinin hakimiyeti elinden alınmış, söylenenleri dinlemekten başka kaçarı kalmamıştı.
Ne konuşmalarında ürkütücü bir yan ne de yâd ettiği geçmişte yerine oturmayan bir parça vardı. Yavaşça sandalyesinden kalkıp kızcağızın yanına sokuluyordu. Gözleri kapkara olsa da bakınca insanın içi kararmıyordu.
Beatrice, bu insanın öcünü alabilmek adına buraya geldiği fikrine kapılmıştı kendince. Ancak gözlerindeki parıltı kızcağızın intikam tabirine ters düşüyordu.
Loş ışık düşen gözlerinde, bağrında yırtınan duygular anlaşılıyordu.
İnsan: “Vaktiyle bana kaçma fırsatı tanımıştın, gel gör ki dönüp dolaşıp gene buraya geldim. Sana bunu bizzat söylemek istemiştim.”
Beatrice: “Madem söyleyeceklerin var, böyle mi geliyorsun? Barbardan farkın yok doğrusu… Tam bir barbarsın.”
İnsan: “Affedersin ya. Ama bir şeyi anlamış oldum, Beatrice.”
Beatrice’in sivri dili, insanın araya girmesiyle bir anda suspus kesilmişti. Çocuk başını salladı. Yanakları kulağına varmış bir şekilde çıtını çıkarmadan Beatrice’e doğru gözlerini dikti.
Beatrice şöyle bir geriye dönüp bakınca bu insanın gülümsediğini hiç anımsamıyordu. Saatler boyu Yasaklı Kütüphane’de durmasına müsaade etse de bir kez olsun yüzünün güldüğüne tanık olmamıştı.
Kızcağız eskilere dalıp gitmişken çocuk elini atıp şunları söyledi:
İnsan: “――İkimiz de aynı yolun yolcusuyuz. Sen de, ben de.”
Beatrice: “…”
Gözlerinin kenarlarını sarkıttı, tıpkı buralara ilk geldiği zamanki gibi. Eskileri yâd edebilmek adına.
Böylesine bir insan müsveddesi olmadan evvel malikânedeki günlerine geri dönmüş gibiydi.
İnsan: “O gün bana ölüm yolu gözükmüştü, yine de sen beni onların eline bırakmadın, imdadıma yetiştin. Hâlen daha o kırmızıya çalan akşamüstü dün gibi aklımda.”
Beatrice: “Var ya…”
İnsan: “Ne kadar teşekkür etsem az… O gün niye canıma kıymadın, Beatrice?”
Beatrice: “…Kıh!“
Ağzından çıkanlar minnettarlığından mıydı, yoksa kızgınlığından mıydı anlaşılmıyordu.
Her hâlükârda gülüyor mu, ağlıyor mu belli olmayan bu surat karşısında Beatrice şaşkına dönmüştü.
Görünüşe göre kızcağızın yaptıklarının akıbeti buydu, çocuğun yüreğini içten içe kemiren biçareliğiydi. Beatrice de bunun farkındaydı.
Normal bir şeymiş gibi kaskatı kesilen vücudu birden çözülüvermişti. Kıpırdatamadığı kolunu indirebilmişti fakat kazandığı bu hakimiyet onun dayanma gücünü de alıp götürmüştü.
Hem nedeni hem de etkisi birden ters dönmüştü.
İnsan: “Beatrice, çok teşekkür ederim. Gerçekten kalbimde yerin ayrıydı. O süre zarfında yanımda duran tek kişi sendin. Seni çok seviyordum, bunu canıgönülden söylüyorum.”
Beatrice: “Daha beter bir ilanıaşk görmemiştim, doğrusu.”
İnsan: “Ne yalan söyleyeyim, doğru diyorsun.”
Bu sözlerin karşısında Beatrice duygu kırıntısı barındırmayan cevaplar vermişti.
Ardından çocuğun gülümseyen zeytin gözlerinin içinde Beatrice hakikati gördü―― Barındırdığı karanlık duygular kızcağızınkinden farksızdı.
Öyle bir kanayan yara ki tüm canlıların ümitlerini suya düşürüyordu.
Adına çaresizlik denen, gerek kızcağızda gerek ise çocukta yer edinen bir hastalıktı.
İnsan: “Halibel, kunai’yi ver.”
Emri alır almaz Beatrice’in yanı başındaki canavar adam gözlerini dikti.
Sessiz sakin bir şekilde gerçekleşen emir komuta karşısında canavar adam piposunu bir aşağı bir yukarı yapıyordu.
Halibel: “――Emin misiniz?”
İnsan: “Kunai’yi ver.”
Tekrar aynı emir gelince canavar adam bir kolunu havaya kaldırdı.
Ardından yumruk büyüklüğündeki çelikten çubuk salamanjenin tavanını delip gümbürtüyle Kütüphane’nin zemininden çıktı. Eğilip çeliği aldı.
Üstünde hafif bir parlaklık göze çarpıyordu. Kapkara çelikten yapılmıştı. Yaşamlara son vermek için bire birdi.
İnsan: “Sözleşmemizi hatırlamana ne kadar sevindim, anlatamam.”
Fırsattan istifade ettiğini kızcağız anlamıştı.
Fakat―― Kızcağız öyle bir manzarayla karşı karşıyaydı ki çocuğun sesi ruhuna dokunuyordu. Çocuğa kızmaya bir şekilde gönlü el vermiyordu.
İnsan: “Seni bu renk çok açıyor, aşırı tatlı duruyorsun.”
Beatrice: “…”
Tam o esnada Beatrice’in gözleri fal taşı gibi açılmış, gözyaşlarına boğulmuştu.
Kamaşan gözlerinden çocuğun sıcak bakışları yansıyordu. Kızcağız gözlerini kıpraştırdıkça gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Kızın son dileğiyse son ana dek çocuğun gözlerinin içine bakmaktı.
Çocuğun söylemlerine bakılırsa kızcağızla aynı yolun yolcusuydu.
Madem öyle, bir sebebi olmalıydı; niye kızcağızın yanına kadar gelmişti ki?
Kızcağızın o gün yaptıkları, her ne kadar farkında olmasa da, çocuğun gözünde çok kıymetliydi.
Eğer bu iş böyle son bulduysa kızcağıza dönütü de öyle olmalıydı.
Çocuk şu an Beatrice için her şeyi göze alıp onu kurtarmaya geldiyse…
Beatrice: “Bir ihtimal sen?..”
İnsan: “…”
Dili ağlamaktan uyuşmuş, titreye titreye, Beatrice iki kelimeyi bir araya getirmeye çalışıyordu.
İç çekermişçesine ağzından çıkan sözler, gözlerinin önündeki çocuğu bir anda hareketten mahrum bırakmıştı.
Kızcağıza vakit tanıyordu. Hakaret olsun, kötü söz olsun, tüm söylediklerine razı gelmişti.
Öylesine bir kararlılıktı.
Bu kararlılığa karşın, Beatrice…
Beatrice: “…Bir ihtimal sen, Betty’nin ‘o kişi’si olabilir misin?”
Çocuk, bu soruda hiçbir mana bulamamıştı.
İllaki bir cevabı olmalıydı, Beatrice çok bir şey beklemiyordu.
Madem kızcağızın sonu böyle olacaktı, madem artık kaçışı yoktu, yine de onun ağzından duymak istiyordum.
İnsan: “Evet.”
――Böylece o güller açan yüzündeki onaylarmışcasına takındığı mimikleriyle Beatrice’in kalbi parça pinçik olmuştu.
O gülümsemenin ardında bir sevgi saklıydı, kelimelerinde nezaket ve kaldırdığı bıçağında lütuf taşıyordu.
İnsan: “O kişi, benim.”
Son kez kocaman bir gözyaşı kızcağızın al al yanaklarından süzülmüştü.

△▼△▼△▼△
???: “Memleketimde bir atasözü vardır: ‘Denize düşen yılana sarılır.’ diye.”
Yüzünü yerdeki kırmızı halıya çevirmiş adam söylenenlere kulak veriyordu.
Öyle ki halıyla yüzü adeta dip dibeydi.
Daha ciğerlerindeki havayı veremeden tekrar soluk almaya kalkıyordu. Kalbi öyle hızlı atıyordu ki kulakları çınlatacak raddeye gelmişti. Engin dağları koşarak aşmışçasına nabzı atıyordu.
Altmışlarında, saçı sakalı ağarmış, yaşlı bir adamdı.
Sırf çocukları da değil, torunları bile belli bir yaşa gelmiş olmalıydı. Uzun, bir o kadar da dolu dolu hayatı olduğu aşikârdı.
Adamın makamını göz önüne alınca insanlarla çok haşır neşir oluyormuş gibiydi. Seneler süren parlak kariyerine bakılırsa adamcağıza güvenen pek çok insan olduğu her hâlinden belliydi.
Diğerlerine benzememesiyle böbürlenecek bir adam değildi. Aksine bu ortalamanın üstündeki zekasıyla hayatını bolluk bereket içinde geçirmişti.
Bu yüzdendir ki şu yaşadıklarına kendini inandıramıyordu. Kabus dese değil, illüzyon dese değil. Bir türlü aklı almıyordu.
――Dizleri üstünde secdeye geçmiş, torunu yaşındaki düşmanıyla karşı karşıya kalmıştı.
???: “Yılan, ne anlama gelir bilir misin? Yılanlara yaklaşmanın nasıl sonuçları olabileceğini anlatmama gerek yok herhalde… Seni ısırır, sakatlar, öldürür. Denize düşen adam da o kadar biçaredir ki kendine zarar vereceğini bile bile o yılana tutunur.”
Yaşlı Adam: “…”
???: “Anlayacağın şekilde ifade edeyim: Ecelin eşiğindekiler, sonuçları ne olursa olsun yaşama tutunmaya çalışırlar. Atasözü buraya çıkıyor. Her ne kadar ateşe körükle gitmekten farkı olmasa da, bir umut, yılandan medet umuyorlar.
Usulca yukarıdaki ses konuşmasını bitirdi.
Söyledikleri her ne kadar manasız dursa da her bir cümlesini kelimesi kelimesine dinlemek boynunun borcuydu, öbür türlü onun öfkesini körükleme ihtimali tüylerini diken diken ediyordu. Kaldı ki sağda solda dolanan dedikodular, aksi takdirde yaşanacaklardan açıkça bahsediyordu.
Adını ilk defa iki sene evvel duyuran bu çocuk canice dedikoduların konusu olmuştu.
İbretiâlem olsun diye, onun yoluna çıkanların ailelerinden tutup tanıdıklarına kadar herkes didik didik bulunuyordu. Karşı konulamaz gücüne güç katıp elebaşı olduğu örgütü, Pleiades’i, genişletmeye devam ediyordu.
Gerek insanı dehşete düşüren başarıları gerekse benzeri görülmemiş yeteneği olan tahmin gücüyle çocuk, kudretine yaraşır bir namla halk arasında anılmaya başlandı.
――Arındıran Kral.
Arındıran Kral: “…”
Yaşlı adam öyle bir yerde mahkûm tutuluyordu ki Dört Büyük Ulus’un gölgelerinde saklanıp yeraltı dünyasının başına geçme amacıyla kurulan örgütün merkez üssündeydi.
Lüks tablolar, göz alıcı dekorasyon ve eşyalarla oda donatılmıştı. Örgütün giriş salonunda tiksindirici bir görüntü vardı.
Kral’ın bulunduğu yer de salonun sonundaki tahttı. Örgütün elebaşı olarak tahtında oturuyordu… Hazine denilecek kadar vardı, oradan konuklarını huzuruna çıkartıyordu.
Göz alıcı bir mekâna ev sahipliği yapıyordu. Tasarımına dökülen paranın haddi hesabı yoktu. Serveti dudak uçuklatacak raddedeydi, insanoğlu kısacık ömründe bu denli bolluğa ulaşamazdı.
İşte bu da örgütün… Hatta Kral’ın kudretinin göstergesiydi. Ne kadar salak olursanız olun tek bakışta fark etmeniz işten bile değildi. Bulunduğu hâli idrak edemeyen biri bu odaya adımını atarsa da bir daha gün yüzü göremeyeceği belliydi.
Sırf servetiyle güç gösterisi yapmaya çalışanlar bunun yanında bir hiç kalırdı. ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ
Duvar diplerinde hazır olda bekleyen sürüyle zebella gibi adamlar duruyordu. Namları dünyanın dört bir yanında duyulmuş, kâh kiralık katil kâh asker. Tüm bu suikastçıları parasıyla mı emir kulu yapmıştı? Bu sayede mi buralara gelmişti? Ne kadara mâl olmuştu?
Her ne kadar onlarca suikastçı varmış gibi görünse de bu küçük orduyu donatmak için kesenin ağzını sonuna kadar açmak gerekiyordu.
Bu ordunun içerisinde paranın kokusunu alıp da katılan, en önde gelen suikastçılar barınıyordu. Kral’ın tahtının yanında, biri sağında biri solunda olmak üzere iki kudretli varlık yer tutuyordu. Secdeye kapanmış adamın aklını oynatmaya sırf o ikisi pekâlâ yetiyor da artıyordu.
――Bu yüceler yücesi iki varlık: Yaver Halibel ve Mavi Şimşek Cecilus Segmunt’tan başkası değildi.

Biri Kararagi Şehir Devleti’nden diğeri Vollachia İmparatorluğu’ndandı.
Ülkesinin en güçlü savaşçıları olarak anılan bu iki isim yan yana duruyordu. Ortalarındaki genç krala gelecek olursak da örgütlerinin ani yükselişi gücüne şüphe düşürmüyordu.
Arındıran Kral: “Sigrum-san?”
Sigrum: “…”
Adının anıldığı anda aklı çıkmıştı. Adamcağız―― Sigrum kaskatı kesilmişti.
Arındıran Kral ise çenesini koluna dayamıştı, kapkara gözleriyle Sigrum’a bakarken tebessümü yavaş yavaş kayboluyordu.
Kalbi daralırmışcasına Sigrum irkildi.
Mazeret üretmesi gerekecekti, bir kılıf uydurmalıydı, kansızlıktan morarmış dudaklarını kıpırdattı. Fakat Sigrum’un elle tutulur bir karşılık veremeyişiyle Arındıran Kral omuz silkti.
Arındıran Kral: “Yaa, seni de beklettik, kusura bakma. Hikâye anlatacağım vakit konudan çok saptığım oluyor, eskiden beri alışkanlığım. Sadede gelmezsem de bir sonuca varacağımız da yok.”
Sigrum: “Y-Yok… O kusur bana ait, şöyle ki…”
Arındıran Kral: “Lafım bitmedi.”
Sigrum: “…”
Sağ elindeki parmağını dudaklarına götürmüş “sus” işareti yaparken bir yandan da sol elini adama doğrulttu.

Mazereti bu hareketle son bulmuştu, sırtından soğuk soğuk terler atıyordu. Birkaç saniyelik sessizlik esnasında, kaskatı kesilmiş bünyesiyle bir ömür geçmiş gibi hissetti.
Arındıran Kral: “――Pardon. Tehdit etme niyetinde değildim. Ama hâlden anlarsın ki gerek yanımdaki iki şahıs gerek ise bu odada bulunan herkes benim emrimde. Niye, çünkü onları ben tuttum. Ama seni tuttuğumu hatırlamıyorum? Yani, nasıl desem… Alışkanlık oldu biraz, affedersin.”
Sigrum: “…”
Konuşmanın tonu alçak ve bir o kadar da saygı doluydu. Bu da yaşananları daha da esrarengiz bir hâle getiriyordu.
Arındıran Kral her ne kadar kibar ve düşmanlarına saygılı biri olsa da onların gözünün yaşına da bakmazdı.
Kral’ın sözleri öylesine cana yakındı ki esirgediği emellerinden hiçbirini satır aralarında belli etmezdi. Çocuğun korku dolu gözleri öz güvenden yoksundu, yine de kıstığı gözleriyle insanın aklından geçenleri okuyor, milletin ciğerini biliyordu. Öbür örgütlerin her bir adımını pürdikkat takip ederdi.
O kapkara gözlerden tek bir soru anlaşılıyordu:
“Dost musun, düşman mı?”
Sigrum: “…”
Adamcağız elbette düşmanı olmadığının üstüne basıyordu.
Ancak Sigrum’un ağzını bıçak açmıyordu. Her bir kelimesi boğazında düğümleniyordu. Adeta karşılık vermekten mahrum bırakılmıştı.
Ses mi yapsaydı, gözleriyle mi yanıtlasaydı, tavrını mı ortaya koysaydı? Kral’ın sabrına yetecek miydi?
Adamcağızın yüreğini saran dehşetle geçen saniyeler, onun nazarında bir ömür olmuştu.
Gülüp geçilecek şey değildi, gülüp de canlı çıkan tek bir kul olmamıştı.
Örgütün gaddarca bir tutumu vardı. Dört Büyük Ulus’un yeraltı dünyasında dallanıp budaklanan kanayan birer yara olmuştu.
Canına kıymet veren örgütün yanından bile geçmeyecektir. Geçenler için ise ölüm mukadderdir.
Hayatta kalmanın tek kaçarı da Kral’a boyun eğip tüm cevapları önceden hazırlamak olacaktır.
Öyle bir meret ki paçayı kurtarma uğruna her yolu denemişti. Fakat günün sonunda kaçınılmazı erteleyemeyip buralara kadar sürüklenmişti.
Tüm cevaplarını çoktan hazırlamış, kabul görülme uğruna yola koyulmuştu.
Lakin Sigrum ne denli saçma bir fikir olduğunun ancak şimdi farkına varabilmişti.
Sanki eli ayağı bağlı hâle denize atılmıştı. Zar zor nefes alıyordu. Dudakları oksijene hasret kalmıştı. Odanın ortasında adeta bakışlar altında boğuluyordu.
Sigrum: “…”
Maraz değil tam anlamıyla lanetti.
Arındıran Kral, lanetliydi.
Dehşet gözlerine perde indirmiş, yüreği şüphelere yenik düşmüştü.
İnsanlardan korkardı. Düşmanları dehşet, şüphe ve nefretle dolup taşıyordu.
Asıl korkudan ödü patlayan Kral’ın kendisinden başkası değildi. Taşıdığı lanetle de millete musallat oluyor onları da aynı lanetten muzdarip ediyordu.
Kral’ın tabiriyle, denize düşüp boğuluyormuş gibiydi. Söylediği de harfiyen tuttu.
Şimdi fırsatını bulmuşken Sigrum gerekirse yılana bile sarılırdı.
Arındıran Kral: “Ee, hmm… Denize düşen yılana sarılır, hikâyesi işte. Ümitsizce hayatta kalma mücadelesi… Hm, mantıklı. Sigrum-san bizimle konuşmaya kapımıza kadar gelip bu hikâyeyi mantığa oturtmaya çalışmış.”
Sigrum: “…”
Arındıran Kral: “Akılcı insanları severim. Durduk yere suratına yumruk atanlardansa oturup insan gibi konuşanları yeğlerim. Namımızı nasıl duydun bilmiyorum ama dedikodulara kulak asmamanı rica edeceğim… Milletin ağzına laf vermezsek iyi olur.”
Bu sözleri söylerken Arındıran Kral elini diğer tarafa çevirdi. Hareketi konuşma sırasını devrettiğinin işaretiydi.
Sigrum: “Ah.”
O anda kaskatı kesilen bünyesi çözülmüş, dudaklarından bir soluk vermişti.
Bir anlığına Kral’ın damarına basma korkusu içine düşmüş fakat Kral hiçbir tepki vermemiştir. Kâh duruşuyla kâh sabırlı sessizliğiyle Sigrum’u ileri davet ediyordu.
Arındıran Kral: “Sigrum-san?”
Sigrum: “Çok… pardon. Özür dilerim. Göndermiş olduğum mektupta da beyan ettiğim üzere tarafımızın talepleri çok net: Cemiyetinizin tüm mensuplarıyla uzun vadeli ilişkiler kurma niyetindeyiz.”
Dikkatle seçilen sözleriyle tevazuda aşırıya kaçmamaya çalıştı. Sigrum mevzubahis makamını belirtti.
Duydukları karşısında Arındıran Kral gözlerini kıstı, bir süre düşündükten sonra yüzünde bir tebessüm belirdi.
Arındıran Kral: “…”
Kral’ın yaşına yaraşır tebessümünü görür görmez Sigrum şaşkına döndü.
Arındıran Kral: “Ortak olalım madem, Sigrum-san. Detayları yetkililerle daha sonra konuşursunuz… Adınıza çok zekice bir seçim yaptınız.”
Sigrum: “Ah…”
Arındıran Kral: “Cemiyetimizi bir adım daha öteye taşımamızda siz de desteğinizi esirgemeyin.”
Sigrum: “Müteşekkirim. Canla başla çalışacağım.”
Arındıran Kral: “Hmm.”
Bir şekilde tutulan dilini saklayıp konuşmasını bitirmişti.
Böylelikle Sigrum vazifesini yerine getirmiş, Arındıran Kral’a boyun eğip ardını dönmüştü.
Sigrum: “…”
Küt küt çarpan kalbinde aniden bir rahatlama hissiyatı hâkim olmuştu.
Birkaç saniye öncesine kadar kaldıramadığı bünyesi sanki süzülüyor gibiydi.
Bu dehşet dolu münakaşayı tatlıya bağlamış, dilekleri gerçek olmuştu.
Sigrum: “?..”
Tam o sırada.
Sigrum’un ardından tiz bir ses yükseldi.
Kulağa tanıdık gelen bir ses, para sesi.
Yazı tura atma sesiydi. Para havaya doğru atılmış ve yere düşmüştü.
Arındıran Kral: “Yazı.”
Bu tek kelime tüm odada duyuldu.
Sigrum ne sebebini ne de kaynağını daha öğrenemeden…
Sigrum: “…”
Adamcağızın dünyası altüst olmuştu. Zeminden başka bir şey görmüyordu.
Artık odanın tabanı secde ettiği zamankinden bile daha yakındı. Son hisleri bu olmuştu.

△▼△▼△▼△
Halibel: “…”
Kafası kopmuş adamın cesedine Halibel kısık gözlerle bakıyordu.
Harikulade bir kabiliyetti.
Adamın bünyesi sarsılmamış, halıya anca düşen kafası da katledildiğinin farkına dahi varamamıştı. Öyle bir cesetti ki bu, ceset olduğuna bin şahit gerekirdi. Yaşamını yitirmekten öteye gitmemiş, her yeri sapasağlam duruyordu. Sanatsal bir çalışmayı andırıyordu.
Fakat en nihayetinde ceset cesetti, hayranlık beslemek de kendisinin hiç ama hiç huyu değildir.
Arındıran Kral: “Aa… Öğ.”
Ceset halıyı kan revan içinde bırakırken tahtında oturan kral ağzını sımsıkı tutuyordu.
İlk kez ceset gördüğünden değil ama midesi hassastı, bir türlü alışmak bilmiyordu.
???: “Ceset görünce mideniz kalkıyor kalkmasına da hükmü verenin siz olduğunu düşününce biraz küçük düşürücü kaçmıyor mu? Kan görmeye alışın demiyorum elbette ama ortalığı kan gölüne çevirmemek de bir seçenek.”
Arındıran Kral: “Benim de zevk aldığımdan milleti öldürttüğüm yok… Yok yani. Böyle manzaralara bakamıyorum, o kadar. Günün sonunda yine tahtımdayım.”
???: “Bu yaptığınız adilik oluyor.”
Kral’ın adamı, onun ağzına peçete götürmüş tutuyordu. Kusmamak için direnirken diğer adamının da krala karşı bir bağlılığı yoktu.
Elbette sağındaki de―― Cecilus idi. Kendi adamı bu vaziyete tepki göstermiyorsa da ne kadar adice olduğunu bildiğindendi.
Gencin beti benzi atmıştı, yerde duran cesetten bir farkı kalmamıştı. Buna karşılık Cecilus, bir şekilde konuşmayı sürdürdü. Gözlerini yerde yatan biçare yaşlı adamdan ayıramıyordu.
Cecilus: “Kendinizle çelişmenize daha bile şaşırdım, patron. Muhabbet gayet güzel bitmişti. Öldürme emrini vermeniz beni bile hayrete düşürdü.”

Cecilus bu sözleri ederken bir yandan da öfürdeyip pöfürdedi. Yirmili yaşlarına ayak basmış bir delikanlının yapacağı hareketler olmasa da Cecilus’un kişiliğini düşünüce tam onluk bir hareket sergiledi.
Gerek Tanrı vergisi güzelliği gerekse tavır ve davranışları onun kişiliğine yaraşırdı.
Öyle ya da böyle, Cecilus kendince yanaklarını büzmüştü.
Arındıran Kral: “Diyorum ya ben de başta öldürtmeyecektim. Herife de dedim zaten. Güvenimi kazanmıştı. Yalan söylüyor gibi bir hâli de yoktu.”
Cecilus: “Niye madem?”
Arındıran Kral: “Bugün yalan söylemese bile yarın söyler. Yalancı adam yalancı kalır. Ha şimdi öldürmüşüm ha sonra?”
Tahtta oturan çocuk dudağını ısırıyor, Cecilus da meraklı gözlerle ona bakıyordu.
Böylesine bir boş yaşam tarzında bile sarsılmaz arzular gün yüzüne çıkabiliyordu.
Ne Halibel ne de Cecilus geçmişte olan bitenler hakkında fikir sahibiydi.
Ama bir şeye inanıyorlardı: Kralın geçmişinde onu bu hâle getiren olaylar yaşanmıştı.
Sanki böyle ona şefkatle yaklaşan, yüzüne gülümseyen, yanaklarını okşayan eller bir anda onu sırtından bıçaklayıp boğazına yapışmış gibiydi.
Bu çocuk öyle bir maziden geçmişti.
Arındıran Kral: “Önce tüm yaşananları kestirip bir kenara at, sonra sırtından vur. Aynı çukura ikinciye düşmem ben.”
Çocuk sıkıca omuzlarını tutup tırnaklarını kıyafetine, derisine geçiriyordu. Tırnakları kıyafetini deliyor, derisini deşiyor, kanını akıtıyordu.
Kendine zarar vermeyi artık âdet edinmişti. Bu sayede kendine hâkim olabiliyordu. Yanında uzun süredir bulunan yardakçılarına da bu âdeti artık normal gelmeye başlamıştı.
Çektiği ızdırapla kendini tatmin etmenin ardından usulca tahtından doğruldu.
Arındıran Kral: “Naaşı toparlanıp mezara konulsun. Pasajlarına delege yollanıp haber edilsin. Tüm servetlerine el konulsun, razı gelmeleri hâlinde dokunmayın. Gelmezlerse ailesini arındırıp pasajlarını kundaklayın. Başa yeni biri geçtiği takdirde boyun eğmezse başına gelecekleri ona bir bir anlatın. Arındırıp arındırılmayacağına akabinde karar kılarız.”
Usul bir sesle kral odadakilere emirlerini verdi.
Bunlar ortaya atılan emirlerdi, özellikle bir şahsa vazife biçilmemişti.
Emirleri süreç odaklı değil, sonuç odaklıydı. Bu sayede örgüt başarıya ulaşabiliyordu. Şahısların başarılarından ziyade örgütün başarıları olarak geçiyordu, mükemmel yönetim sistemi böyle işliyordu.
Herkesin kendince nedenleri yahut zaafları bulunuyordu, bu da onları vazife üstlenmeye itiyordu.
Böylece her şeyinizi kaybetmektense fırsat kollayıp kendinizi öne çıkarıyordunuz. Düşünülebilecek en iyi çalışma ortamıydı.
Her şeyden kasıt ise: Ailesi, sevgilisi, yuvası, parası, hayatı ve daha niceleriydi.
Örgütün elebaşı olarak kendini tanıtan çocuğun yol haritası bu şekildeydi. Bu tarz değerleri güvence olarak elinin altında bulunduruyordu.
İşte bu ürkek çocuğun, Arındıran Kral’ın, savaş stratejisiydi.
???: “Patron, ceketinizi unuttunuz.”
Arındıran Kral: “Aa, eksik olma.”
Kapıya doğru ilerleyen çocuğun ardında durup kumaş ceketini Kral’ın omuzlarına örtüyordu, Halibel.
Üstünü örterken bir yandan da unuttuklarını hatırlatmayı ihmal etmedi… Halibel’in bıyıkları hissettiği hafif bir öldürme niyetinin ardından uyuşmuştu. Bıyıkları uyuştukça da bu niyetin güçlendiğinin farkına varıyordu.
Bu niyetin arkasında da, hiç şüphesiz, çocuğun ta kendisi duruyordu.
Muhtemelen Halibel çocuğun ardında duruyor diyeydi.
Arındıran Kral: “Halibel-san… Seni öldüresim yok.”
Halibel: “Haha, öldürmeyiverin madem. İşinize yarıyorum ya, silahmışım gibi kullanıverin.”
Arındıran Kral: “Ama düşünsene çok fazla silahı var diye ölenler de oluyor, daha rezil bir ölüm düşünemiyorum.”
Kendi kendine mırıldanıp, ceketini giyerken arkasında duran emir kulunu öldürme yollarını düşünüp taşınıyordu.
Epey gelip geçici sözlermiş gibi dursa da çocuk dediklerinin arkasındaydı. Mümkün mertebe Halibel’i öldürürdü.
Öldürürdü öldürmesine de ne öldürmek için gereken çabaya, ne nasıl öldüreceğine dair hazırlığa ne de öldürdükten sonra uğraşacağı temizliğe değerdi. Sırf bu nedenler Kral’ı, Halibel’i öldürtmekten alıkoyuyordu.
Cecilus: “Patron patron! Şu adamın getirdiği ikramları nereye koyalım?”
Arındıran Kral: “Takdim ettiği malları diyorsun… Ne var ki içlerinde?”
Cecilus: “İçlerinde… Aa, sihirli taş var! Hangi ara patronun ağzının tadını öğrenmiş keratalar? O kadar hürmetler göstere göstere gelmişler, yazık oldu.”
Arındıran Kral: “Kafasını kopartmayı sen öne sürmüştün Cecilus Bey ama?..”
Çocuk adımlarını odanın girişinde durdurmuş, sinirden dudaklarını sıkıyordu. Cecilus’un kendini bilmez tavırlarını görünce de iç geçirdi.
Arındıran Kral: Sihirli taşı odama koy. Kalanıyla da ne halt yiyorsanız yiyin.”
Cecilus: “Hayhay! Başüstüne! Bir de patron!
Arındıran Kral: “Gene ne var?..”
Çocuk bıkkın bir cevap verdi. Cecilus ise parmaklarıyla çocuğun gözlerini işaret edip daire çizdi.
Cecilus: “Gözünüzün altı mosmor olmuş. Prenses’in yanında biraz uyusanız kendinize gelirsiniz bence.”
Cecilus’un sözleri karşısında çocuk ağzını açamadı.
Cecilus gülüp geçse de etrafındaki yardakçılar korkudan buz kesmişti. Sırf sinir bozuculuğu yüzünden Cecilus’un infaz emri verilebilirdi.
Tabii işler o raddeye gelirse Cecilus’u öldürmek öyle basit bir iş olmayacaktı. Emri altındaki herkesi, Halibel dahil, öne atıp anca denk getirebilirdi.
Arındıran Kral: “…Ben bunu bir düşüneyim.”
Neyse ki Cecilus’un infaz emri verilmemişti ama satır arasından farklı manalar çıkarmak mümkündü.
Olayın ölümle son bulmamasının ardından odadakiler rahat bir nefes almış, Kral’ın odadan çıkışını seyrediyorlardı. Cecilus’un ortamdan bihaber el sallayışı, hatta genel olarak hareketleri Halibel’in başlıca kaygıları arasındaydı.
Halibel: “Mevzubahis topyekûn dövüşler olunca millet bana ayak bağı oluyor, hiiiç benlik değil.”
Odadan ayrılan çocuğa gözlerini dikmiş bir vaziyette ağzında tuttuğun tütün çubuğunu bir aşağı bir yukarı yapıyordu.
Ne var ki örgütün ilk mensuplarındandı, korumalık tarzı ufak tefek vazifeleri Halibel üstlenirdi. Fakat ne kalenin içinde ne de dışında ona zarar verebilecek amiller pek azdı.
Nicelere korku salması yetmiyormuş gibi mevcudiyetinden haberdar olmayanlar da azımsanamayacak ölçüdeydi.
Halibel: “…”
Pürdikkat biçimde Halibel, olan biteni kısık gözleriyle süzgecinden geçiren çocuğu seyretti.
Merkez üssü mahiyetinde kullanılan bu kalede, sanat sepetle donatılan tek oda giriş salonu değildi.
Yüklü mâli gücün getirdiği kalantorluk, saldırganlık gözetmeyen tutumlara kapı aralıyordu.
Varsıllık gösterilerinden tutulsun ki güç gösterilerine… Çalınacak son kapı olarak görüldüğünden lüzumsuz düşman da kazanmamış oluyorlardı.
Dövüşmeden savaşı kazanmak, çocuğun deyimiyle en idealiydi.
Normal şartlarda aşırı para ve güç beraberinde kıskançlıkları getirir, kişiyi hasetlerin odağı yapar. Öyle ya da böyle başınıza sürekli yeni düşmanlar çıkartır. Çocuğun yöntemi ise bu düşmanları mümkün olduğunca asgari düzeye indirgemekti, bu kadar.
Düşmanların sayısı düştüğü vakit de kalanları da kaba kuvvet kullanarak ortadan kaldırtırdı.
Arındıran Kral: Halibel-san… Senden ricam Cecilus-kun’a mukayyet ol. Diline hâkim olsun.”
Halibel: “Başüstüne, ben ilgileneceğim. Patron, siz de Prenses’i görmeye mi gideceksiniz?”
Arındıran Kral: “Hmm.”
Cecilus’un sözüne uyması her ne kadar damarına basıyor olsa da kral kafasıyla onayladı.
Böylece bu ikili, örgütün gizli kapaklı mekanlarına adım adım ilerlemeye başladı―― Kalenin en derin yeri “Pandemonium” olarak geçiyordu. Sıkı denetimle korunan kapının önüne geldiler. Kapıda öylesine fazla kilit bulunuyordu ki ilk kez tanık olan birinin tüylerini ürpertirdi.
Elliye yakın anahtar deliği bulunuyordu, bu da hem kapının ardında tutulanın ne kadar kıymetli hem de kapı bekçisinin ne kadar titiz ve takıntılı olduğuna işaret ediyordu.
Ama hepsinden öte, kapı bekçisinin takıntısını en iyi anlatan ise bu deliklerden hiçbirinin anahtarı bu dünyada bulunmuyor oluşuydu.
Kısacası bu kapı öyle bilindik yöntemlerle açılamazdı.
Nasıl açılacağına gelinecek olursa da――
Arındıran Kral: “――Puck.”
Puck: “Adımı andınız ben de bir koşu geliverdimiyav!”
Çocuğun seslenişinin ardından yorgun bir sesle nurlar içinde parlayan, gri tüylü bir uçan kedi belirdi.
Dışında her ne kadar sersem ve sevimli bir tavır takınsa da içinde akla hayale sığmaz bir güç barındırıyordu, Yüce Ruh. Bu varlığın bilindik adı “Puck” idi, süzülerek çocuğun omzuna kondu.
Puck: “Hop, epeydir gelmez oldun buralara? Lia için mi geldin?”
Arındıran Kral: “Aç kapıyı.”
Puck: “Yaa, ne biçim tavır bu? Babasının damarına basarsan kızı unut. Genç kız babası olmanın getirdiği duyguları anlasan çok sevinirim aslında…”
Arındıran Kral: “Puck.”
Omzunda otururken Puck bıyıklarını okşuyordu. Çocuk bir daha adını andı.
Çocuğun gözündeki morlukları görmesinin ardından Puck “Amaan.” diye iç geçirdi.
Puck: “Gene dermanın kalmayana kadar dayanmışsın bakıyorum? Neyse, yapacak bir şey yok. Dayanıklılığından bu seferlik bir şey demiyorum.”
Bu sözlerinin ardından Puck minimini kollarını kapıya doğru uzatıp birleştirdi. Bilahare anahtar deliklerinden sönük ışıklar yayılmaya başladı.
Puck: “Çıkırt.”
Çok geçmeden sönük ışıklar buzdan anahtarlara dönüştü, deliklere girdi ve kapı açılma sesi tüm koridorda yankılandı.
Anahtarı olmayan kapıyı açmanın tek yolu kapının anahtarını yaratmaktı.
Halibel: “Kaşla göz arasında kör noktaları bulabilmene hayranım. Mevzu anahtar deliği olunca normalde uygun anahtarı ararsın. Ama biri bunu taklit etmeye çalıştı mı işte o vakit başımız ağrıyabilir.”
Puck: “Burada sihrin dalgaboyu da söz konusu oluyor. Benden başkası açmaya çalıştığında hem siz hem de ben bu durumdan haberdar oluyoruz. Yanı sıra ben zaten hep Lia’nın yanındayım.”
Halibel: “Doğru diyorsun.”
Puck’ın sözleriyle Halibel mantığını anlamıştı.
Tartışmalarına kulak asmaksızın çocuk, elini kapının kulpuna koydu ve kalakaldı. Arkasında yüzünden masumiyet akan Halibel duruyordu. Çocuk dönüp onun suratına baktı.
Arındıran Kral: “Halibel-san, artık gidebilirsin.”
Halibel: “Hadi ya? Kırkyılda bir Prenses’e de bir selam versem olmaz mı yahu?”
Arındıran Kral: “Sen git.”
Hiç üstüne düşünmeden açıkça reddetti.
Halibel de bu işin olurunun bulunmadığını anlamıştı. Çok üzerine düşülecek bir mesele olmadığından Halibel tütün çubuğunu bir aşağı bir yukarı yapa yapa çekildi.
Halibel: “Olur da bana işiniz düşerse beni celbetmekten çekinmeyin.”
Arındıran Kral: “…”
Çocuğun bakışları adeta uyarı babındaydı. Bir eli hâlâ kapının üzerindeyken Halibel sırtını dönüp gitti.
Halibel köşeyi dönüp gözden kaybolana dek çocuk gözlerini Halibel’in ardından bir an olsun ayırmıyordu.
Kendisi hem yaveri hem de destekçisiydi, her ne kadar etrafa korku salsa da çok tedbirli değildi.
Halibel: “Ahh, öyle söylersem hayatta celbetmez ki beni!”
Kendi kendine mırıldanırken önüne bakıp çubuğundan mor dumanlar çıkartıyordu.
Duman tavana kadar ulaşmış, dört bir yana yayılmıştı.
Sonra ne hikmetse birden aklında geleceklerinin de böyle olabileceği düşüncesi yer etti.
△▼△▼△▼△
Çocuğun uyurkenki hâli o kadar sessizdi ki ölüden farkı yoktu.
Arındıran Kral: “…”
Başını kızcağızın bacağına yaslamış ölü gibi uyuyordu. Emilia’nın bakışlarının odağı oldu.
Gözlerinin etrafı sanki mürekkeple boyanmışçasına mosmor olmuştu. Bu da çocuğun hem uyku sorunlarının vardığı noktayı hem de içinde bulunduğu ortamı gözler önüne seriyordu.

Emilia: “Anlaşılan yine gözüne uyku girmemiş.”
Puck: “Yapacak bir şey yok. Makamını göz önünde bulundurunca istirahat edecek vakti olmadığını anlıyorsun. Lia’yı görür görmez bebek gibi uyuyakalmasını saymazsak tabii. Hep böyleydi.”
Kızcağız çocuğun anlını okşuyor, parmaklarıyla darmadağın olmuş kirpiklerini düzeltiyordu. Emilia’nın bacaklarında uyuyuşunu görünce de Puck kuyruğunu oğlanın karnına koyup iç geçirdi. Tıpkı kızcağızın etrafında dönüp onun sağını solunu kurcaladığı gibi.
Bembeyaz bir odanın içerisindeydiler.
Bembeyaz duvarlar, bembeyaz döşemeler. Beyaz tavan, beyaz yatak, beyaz halı ve beyaz perde. Tüm oda beyazlara bürünmüştü.
Üstüne üstlük Emilia da beyazı andıran pijamalar giyiyordu. Biraz eğreti duruyordu.
Emilia’ya tanınan özgürlük bu odanın sınırlarıydı… Kızcağızın içine tıkıldığı bir kafesti.
“Tıkılmak”ın doğru ifade olup olmadığını Emilia tam kestiremiyordu.
Puck: “Lia, hâlen bu çocuğa kızgın mısın?”
Emilia: “…Bilmem.”
Emilia bir anlığına duraksadı.
Kelimelere dökmesi zor bir cevap değildi. Duygularını tam anlamıyla süzgeçten geçiremiyordu.
Elbette başta öfkeliydi ama şu an işler değişmişti.
Daha birbirlerinden özür dileyecek vakti bile bulamamışlardı. Onlar sorunlarına çözüm bile bulamadan zaman aktı gitti. Günlük hayatları sürdükçe sürdü.
Emilia: “Ama sana hâlâ dargınım biraz Puck. Bana hiç haber vermeden malikâneden ayrılma planı yapmışsın.”
Puck: “Özür dilerim ama elimde değildi ki. Roswaal’ın hâlini görmedin mi? O adama nasıl güvenip de seni emanet edebilirim? Milleti tehlikeye sürüklemesi yetmezmiş gibi canımızı da yaktı. Aklı başında birinin yapacağı hareketler değildi. Hem zaten Lia, mevzu senin güvenliğin ise al sana on numara seçenek buldum.”
Emilia: “…”
Puck: “Seni tehlikeden uzak tutma konusunda, bu çocuk da ben de hemfikirdik.”
Böylece Puck, Emilia’yı Roswaal malikânesinden götürüp Kraliyet Seçimleri’nden çekerek örgütle iş birliği yapma kararını niye verdiğini belirtmiş oldu.
Emilia da daha olan bitenin farkına dahi varamadan kendini bu kuş kafesinin içerisinde bulmuştu…
Ama Puck’ın kararını yargılamaya hakkı da yoktu. Kızcağız bunun da farkındaydı.
Emilia: “İyi de günün sonunda elimden hiçbir şey gelmedi…”
Lugunica Krallığı’nın yeni hükümdarını Kraliyet Seçimleri belirleyecekti… Kızcağız ise seçimlerde hükmen mağlup sayılıp henüz dövüşemeden savaşı kaybetti.
Mağlup sayılmasının başlıca nedeniyse Kraliyet Adayları Toplantısı’na katılmamış olmasıydı. Dolayısıyla Kraliyet Seçimleri’ne adaylığı da kabul edilmemiş oldu. Hâl böyle olunca da Emilia’nın “hami”si* Roswaal L. Mathers ile kızcağız gözlerden düştü. Ardından yaşananların sebebi de tam olarak buydu.
(Ç.N: Kraliyet Seçimlerinde “Hami”ler adaylara maddi ve manevi açıdan destek olup onları Hükümdarlık yolunda destekler. Sözlükteki anlamı “Koruyucu” olup temel vazifeleri Hükümdar Adayları’nı gözetmektir.)
Özetle Emilia Kraliyet Seçimlerine adaylığını koyma niyetinde olmadığını gösterip hamisi Roswaal L. Mathers’ın vasfını kaybetmesine sebebiyet verdi. Emilia’nın Kamp’ı dağılmıştı.
Böylece Emilia’nın elinden imkanlar çekilmiş, henüz bir şey yapamadan kaybetmişti.
Emilia: “Tek isteğim…”
Tek isteği vardı, o da ayrımcılığın olmadığı bir dünya yaratmaktı.
Sırf yarı elf veyahut başka bir ırktan doğdu diye milletin birbirini yargılamayacağı bir dünya yaratmak istemişti, masum mu masum Emilia.
Fakat daha bu isteğinin esamesini dahi okuyamadan hayallerden yok olmuştu.
Bu isteğin arkasında da Emilia’nın memleketini kurtarmak vardı… Buzdan heykellere dönüşen Elior Ormanı sakinlerine yardım eli uzatmak istedi, ne yazık ki geçmişte tüm uğraşlarına rağmen kurtaramamıştı.
Puck: “Öylesine savunmasız bir malikânede yaşayacağımıza ormana döneriz, daha iyi. Ama Lia, öyle bir vaziyetin içine düşmüştük ki ormanda bile rahat edemezdik. Senin de tahmin edeceğin üzere, ilk elçi gelince hayretler içinde kalmıştım.”
Emilia: “Tahmin etmem miii? Çünkü…”
Oraya buluşmaya gittiği çocuğun öldüğüne inanmıştı, Emilia.
――Kraliyet Seçimleri’ne adaylığını koymama kararı Roswaal malikânesindeki hizmetçinin ölümüyle verilmişti.
Cadımahlukları’nın ortalığı aleve vermesinin ilk mağduru Rem olmuştu. Ortama yabancı çocuk da hâliyle kızcağızın ölümünden sorumlu tutulmuştu.
Suçlamalara dayanamayan çocuk bir koşu malikâneden kaçtı. Rem’in ablası Ram da çocuğun peşinden malikâneyi terk etti… bir daha da kızcağızı gören olmadı.
Malikânenin çöküşü ilk o zaman başladı.
Rem’in ölümünün arkasındaki ise civar köylere de musallat olan Cadımahlukları çıkmıştı. İki felaket üst üste gelince geri dönüşü olmayan bir çıkmaza girildi.
Cadımahlukları’nın çıkardığı kargaşa, daha toparlanmaya fırsat dahi verdirtmeden Roswaal’ı makamından etmişti. Emilia, Kraliyet Seçimleri’nde adaylığını koyamadığından hükmen mağlup sayıldı. Artık kızcağızın adı bir kere kötüye çıkmıştı. Malikâne gün geçtikçe daha da dibe batıyor, hepten yıkılmanın eşiğine geliyordu.
İşte o gün.
Emilia olan bitene kayıtsız kalıyor, elinden hiçbir şey gelmiyordu. Ardından bir gün, çoktan kaybolmuş olması gereken çocuk Emilia’yı almaya geldi.
Emilia: “…”
Puck çabucak yanıt verdi vermesine ama Emilia çocuğa hâlen öfkeliydi.
Ne kızcağızın duygularını düşündü, ne niye kaybolduğuna veya geri geldiğine dair bir açıklama sundu, ne de tek kelime etti. Durup dururken kızı aldı götürdü.
Emilia’nın dünyasının başına yıkılmasının belki de başlıca sebeplerinden biri o’ydu. Buna rağmen…
Emilia: “Böyle…”
Şu ankinden bile beter, korku içinde kalmış, çelimsiz suratıyla kızın karşısına çıktı. Kıza sıkıca sarılarak ağlamaya başlayıp ondan yardım dilendi.
Karşısındakinin çocuk gibi ağlaması karşısında da Emilia’nın tüm öfkesi uçup gitmişti.
Belki kızın aklı ermiyordur. Belki kolay lokmadır. Bilinmez.
O anda bile Emilia bir kez olsun çocuğa kabahat bulacak yüzü kendinde bulamadı. Çocuğun gardını indirip bebeksi suratıyla uyuması karşısında hiçbir şey diyemedi.
Çocuk da hidayet arayışında Emilia’nın kapısını çaldı.
Gözleri kızı arıyordu, Emilia’nın şahsi odası dışında ne yapıp ettiğine dair tek kelime etmeden kızın kucağında ağlayıp duygularını ona anlatıyordu. Hayatını Emilia’nın ellerine teslim ediyordu.
Kızcağıza güven mi duyuyordu, yukarıdan mı bakıyordu, onu aşağılıyor muydu bilinmez. Orası Emilia’ya kalmıştı. Ama Emilia da bu sorulara bir cevap bulamıyordu.
Emilia: “Bir zahmet, bu hiiiiç sağlıklı değil…”
Çocuğun içinde bulunduğu vaziyet çekilecek gibi değildi. Çocuk akıllı Emilia bile bunu pekâlâ biliyordu.
Fakat Emilia çocuğun gözyaşlarını kucaklayıp bir anlığına bile olsa gönlünü dinlenmeye razı getirtebilen çocuğa, içindeki belirsizliklerle bakıyordu.
Emilia: “…”
Çocuğun Emilia’yı ziyaret aralığına gelinirse… aşağı yukarı on günde bir idi.
Diğer günleri ızdırap içinde geçiyor. Uykusundan kesiyordu.
Aslına bakılırsa pek fazla da konuşmamışlardı.
Ama bu şekilde çocuk on günde bir gelip Emilia’yı ziyaret ediyordu.
Emilia: “…Subaru tam bir köftehorsun.”
――Emilia bu ziyaretlerin hasretiyle yanıp tutuşuyor olabilir miydi, aklından böyle geçirdi.
△▼△▼△▼△
Fırlatılan bozuk para “yazı” gelirse karşıdakinin kim olduğu fark etmeksizin katledilirdi.
Efendisinin bu huyu karşısında Frederica, mide bulantısını gizleyemedi.
Giriş salonunun ortasındaki başsız cesedi temizler temizlemez her bir tarafı kan olmuş halıyı değiştirdi. Ardından Frederica, hiç vakit kaybetmeden Pandemonium’daki yaverler için yemek hazırlamaya koyuldu.
Frederica: “Milletin kaderi pamuk ipliğine bağlı. Hayatlarını şansa bırakılmış… Tanrıcılık oynamak keyifli mi bari?”
Cesedi kaldırırken niye biçare kaldığının da pekâlâ bilincindeydi. Keskin dişlerini birbirine sürtüyor, içinde yanan öfke ateşini körüklememeye çalışıyordu.
Frederica’nın bu örgütte çalışmasının başlıca nedeni elebaşlarının, Arındıran Kral’ın, elinde Prenses’i tutuyor olmasıydı… Prenses, Emilia, onun adına çok kez elini taşın altına koymuştu.
Hain Yüce Ruh’un onu dondurucu soğuğa terk edip canını aldığından adı kadar emindi Frederica. Ama nedendir bilinmez, bir anda gözünü bu hengâmenin içinde açmıştı.
O gün bugündür boynuna sarılı tasmayla tiksinme uyandıran adamın hizmetinde görev alıyordu.
Ne günah işledi de böylesine saçma bir işte çalışmak zorunda kaldı ki?
Frederica: “――Efendim, müsaadeniz var mı?”
Efendisinin yemeklerini bizzat odasına taşıması ona emredilmişti.
Ne bu vazifeyi Frederica’dan başkasına verebilir ne de başkasının yaptığı yemeği ağzına sürebilirdi. Frederica ise buna onurlu bir vazife gözüyle bakamıyordu.
Kralın ona bu görevi vermesinin sebebi ne yemeklerin tadıyla tuzuyla alakalıydı ne de Frederica’ya duyduğu güven duygusuyla. Frederica’nın arkasından iş çevirmeye yüreğinin yetmeyeceğini bildiğindendi.
???: “Gel.”
Bir sürü kilidin tek tek açıldığını duymasının ardından emrivaki bir ses tonuyla içeriye girmesine müsaade verildi.
Tekerlekli yemek arabasıyla verilen emri yerine getirerek yavaşça efendisinin odasına girdi.
Efendisinin odası, kalenin geri kalanına kıyasla ziyadesiyle sade bir görünüme sahipti. Kocaman olmasına rağmen âdemiyetten çok uzak bir odaydı.
Odanın dört bir yanı konu konu ayrılmış kitaplarla kaplıydı. Darmadağın kitap yığınlarından adım atacak yer kalmamıştı, öyle ki titizliğe ehemmiyet veren Frederica’nın içini daraltıyordu. Ama efendisi odasını toplatmaktan hiç hoşnut değildi.
Bir ihtimal odaya tuzak vesaire kurulabilecek olması onu endişelendiriyor olabilirdi.
Bu ihtimalin her ne kadar söz konusu olmadığını bilse de ziyadesiyle temkinliydi. Tedbiren değil korkusundandı… Alçakça bir tutumu vardı.
Frederica: “Efendim, dağılan belgelere eski emirlerinizi uygulayayım ister misiniz?”
Subaru: “…Hm. Olur, çok iyi olur. Belgeyi anlayacak birine okutursun.”
Böylece efendisi ilgisiz bir şekilde yerlere saçılan okunaksız belgeleri işaret etti.
İlk bakışta sağa sola fırlatılmış, boş dokümanlar gibi gözükse de bu belgeler örgütün asıl gelir kaynağıydı. Arındıran Kral tarafınca ileri sürülen esrarengiz fikirlerdi.
Subaru: “Pek bir işe yaramayabilir… Motorların falan çalışma mekaniği çok bilmiyorum. Tahminlerimdeki gibi, yeni lezzetlerden çıkarım yapmak daha kolay olur.”
Efendisi uzaklara baka baka şikâyetleniyordu.
Kimseciklerin ne duyduğu ne de gördüğü ilimlerden, kültürlerden bahsediyordu fakat en kâr getiren sonuçlara da böyle varabiliyordu.
Envaiçeşit insanla tanışmasının da yardımıyla siyah saçlı çocuk büyük kararlar alıyordu… Sanki talih yüzüne gülmüş de hiç görülmemiş fikirlerin öncüsü olmuş, engin bilgilerini ticarete dökmüştü.
Bu engin bilgileriyle ilerleme kaydedilemeyen bilimsel alanlarda çığır açmıştı.
Normal insanların algı sınırlarını aşacak kurguvari sözleri, işinin ehli şahıslar tarafından ciddi bir incelemeyle teorilere dönüşüyordu.
Böylelikle bu teorilerden gani gani kâr elde eden çulsuz çocuk göz açıp kapayıncaya dek örgüt elebaşı olmuştu.
Subaru: “Bu gidişle ‘geleceğin malumatıyla tasarlanmış benzersiz model’ isminin komedisi kaçacak.”
Aniden Frederica, vaktiyle başarılarının övgü toplaması karşısında efendisinin ağzından çıkan enteresan sözleri hatırladı.
Bir yandan milletin hayatını karartırken bir yandan da ilmi alanda yeniliklerin kapısını açan simsiyah saçlı efendisi, tam anlamıyla namussuzdu.
Bu insanlıktan nasibini almamış mahlukun aklı bir hayli çalışıyordu.
Hiç şüphesiz ki efendisi, bu dünyada eşi benzeri görülmemiş ve ele avuca sığmaz birisiydi… Belki bu açıdan bakınca Roswaal ile ortak yönleri olabilirdi.
Frederica: “…”
Subaru: “Frederica. Önce sen bir lokma al.”
Düşüncelerinde kaybolup gitmişken bile Frederica devamlı olarak yemek hazırlardı.
Çocuk bir deri bir kemik kalmıştı. Sorun kıtlıkta olmaları değildi, sorun onun akli dengesindeydi.
Hem çok yara açmış hem de çok yara almıştı. Yediği önünde, yemediği arkasında olmasına rağmen çok zayıftı. Yemeklerin ahçısına gelince de yaptığı yemekten hiçbir şey anlamıyordu. Ama çocuğun da kendi isteği doğrultusunda kustuğu yoktu.
Frederica: “Efendim, buyurun.”
Niye iki kişilik yemek vardı?
Tüm öğünler ikişerli pişirilir, koca koca tabaklarla sofraya konulurdu. Frederica da her bir tabaktan birer lokma alırdı. Çeşnicibaşı olmak onun vazifelerindendi.
Kızcağızın aklından bir kez olsun efendisini zehirlemek geçmedi. Ama elinde olsa çoktan yapardı.
Frederica ömrünün hatırı sayılır bir bölümünü hizmetçilik mesleğine vermiş ve işini severek yapmıştı. Onun nazarında gerek ona mesleğin inceliklerini öğretenler gerek ise hizmet ettiği kişiler çok kıymetli olduğundan görevini kötüye kullanmak hiç istememiştir.
Frederica: “Başka bir arzunuz yoksa ben kapının önündeyim, istediğiniz vakit seslenebilirsiniz.”
Subaru: “Hmm.”
Efendisi, yemek yerken birinin onu izlemesini hiç sevmezdi.
Bu nedenle Frederica sofrayı hazırlar hazırlamaz odadan ayrılmayı rica etmişti.
Yine o gün tam odadan ayrılmak isterken―― bir şey gözüne takılmıştı.
Çalışma masasının üzerinde örgüt mensuplarının isimlerinin yazılı olduğu bir kâğıt gördü.
Listenin yanı başındaysa altından bir para yer alıyordu.
O anda Frederica meselenin farkına varmıştı, başından aşağı dökülen kaynar suları gizleyemedi.
Frederica: “Efendim…”
Subaru: “Frederica.”
Kızcağız efendisini zikredip ardını dönerken kapkara gözlerin bakışlarından kaçamadı. Efendisiyle göz göze geldi.
Frederica’nın dehşetten nefesi kesilirken efendisi ise usulca masaya yaklaşıp gözler önündeki kâğıdı kapattı.
Ardından kâğıdın yanındaki altın parayı başparmağıyla havaya fırlatarak yazı tura attı.

Subaru: “…Tura.”
Fırlatılan para çocuğun sol eline düşmüştü, yazı mı tura mı geldiğine bakıp gamsızca Frederica’ya tebessüm etti.
Subaru: “Tura geldi Frederica… Kardeşinle ninen güvende.”
Frederica: “…Ah.”
Subaru: “Çık dışarı, ben ‘gir’ diyene kadar da girme.”
Efendisinin sözleri karşısında Frederica tek kelime etmeden bez bebek gibi başını öne eğdi.
Sonrasında da yaşaran gözlerini saklayamadan odadan dışarıya adımını attı. Yanaklarından akan gözyaşları yüzünü sırılsıklam etmişti. Biraz ilerledikten sonra Frederica ağlar vaziyette koşmaya başladı.
Frederica: “Ah… Ühü… Hık!”
Kimseye yaşananları anlatamadı, tek kelime edemedi, ağzını açamadı. Anlatması hâlinde gözünün yaşına bakılmayacaktı.
Ne oldu da bu hâle düşmüştü?
Ne oldu da bunlar başına gelmişti?
Malikânede geçirdiği günleri, sevimsiz astları, sevimli astları, adam olmaz efendisi…
O günler nereye gitmişti?
△▼△▼△▼△
Kimliği belirsiz bir postacıdan aldığı mektubun ardından Cecilus bir gözünü kapayıp aya doğru baktı.
Cecilus: “Hımm, hımmmm, hımmmmmmmm!”
Boynunu eğip belini büktü, biraz daha eğilse upuzun saçları yere değecekti. Şekilden şekle giriyordu.
Keskin bir zekâsı olduğu söylenemezdi. Düşünme becerileriyle hiçbir zaman öne çıktığı olmamıştı. Cecilus hiç resmî eğitim öğretime dahil olmamıştı. Zaten bilgiye aç biri de değildi. Yıllar yılları kovaladı, 20’li yaşlarına ayak basana dek tüm odağını tek bir şeye vermişti. O da kılıç ustalığı olmuştu.
Yıllarını kılıç sallamaya adamıştı. Kılıç becerileri artık onun için onur meselesi hâline gelmişti.
Malum, hayatı bundan ibaret olunca meşakkatli olaylara çok bulaşmamayı canıgönülden istiyordu.
Cecilus: “Şimdi… Ne yapacağız? Bana gelirsek…”
Eğdiği duruşunu doğrultmuş, kafasını sallayarak saçına yerden bulaşan tozları silkelemişti. Hemen ardından belindeki kılıcına elini götürmüş, dans edermişçesine arkasını dönmüştü.
Cecilus: “Ee, Halibel-san? Sen ne diyorsun?”
Halibel: “――Nasıl yahu? Ben sessiz sedasız dururken beni bulman hiç hoş değil, ayıp ediyorsun. Yüzsüzlüğün de bir sınırı var.”
Kalenin―― Pandemonium’un balkonunda, semadan ay ışıkları etrafı loş bir biçimde aydınlatırken bir anda gölgelerin içinden ninja canavar adam beliriverdi.
Gün yüzüne çıkmasıyla birlikte Halibel, kafasını kaşıyarak Cecilus’a doğru cesurca yaklaştı.
Cebinden tütün çubuğunu çıkarıp ağzına götürdü, ucunu yaktıktan sonra bir fırt çekip dumanı üfledi.
Halibel: “Şu sinsi sinsi dolanan postacı kimdir, necidir anlat bakalım.”
Cecilus: “O mu?.. Dokuz Kutsal General’den birisi diyeyim, sen anla… Hoş, ‘dünyanın en usta ninjası’ olduğunu hesaba katınca böyle sinsilikler sana pek sökmüyor, Halibel-san.”
Halibel: “Ce-san, böyle gizli kapaklı işler yürütmeyi sana pek yakıştıramadım. Demedin miydi sen hani ‘Vollachia İmparatorluğu’yla bağlarımı kopardım.’ diye?”
Cecilus: “İyi de Halibel-san, sen zaten farkında değil miydin?”
Halibel: “…”
Halibel hâlihazırda ufak ufak tebessüm ederken Cecilus’un söylemi üzerine iyice sırıtmaya başladı.
Bu kötüye işaret değildi, Cecilus da bunun bilincindeydi.
Cecilus: “İşin aslı, İmparator’umuz emretmişti patronla iş birliği yapmamı. Ama patronun da davetiyle beni cezbettiği de bir gerçek, yalan değil.”
Halibel: “Hâlen daha İmparatorluk’un kulu köpeğisin… Şimdi Su-san’ın hareketlerine bakıyorum da, düzgün kullanıldığı takdirde ülkene amma katkıda bulunabilir. Başka diyarlardan gelen engin bilgi birikimi Lugunica’yla Gusteko’da pek kıymet görmese de Kararagi’yle Vollachia’da el üstünde tutulur.”
Cecilus: “Tutulmaz olur mu?”
Bileklerini kimonosunun içine sokarak casus olduğu gerçeğini itiraf etmişti.
Cecilus’un örgütün pis işleriyle içli dışlı olmasının başlıca sebebi, onun da belirttiği gibi, Vollachia İmparatoru’nun emrine itaat etmesiydi. Ancak İmparator, Cecilus’un muzip huyunu bildiğinden verdiği emirde teferruata girmemişti. Girse de zaten Cecilus’un aklında kalacağı yoktu.
Cecilus’a emredilen vazife ise…
Cecilus: “Tek yapmam gereken patron kimi öldürmemi emrederse öldürmek, bitti gitti. İmparatorumuz dışında tabii, onun kılına dokunamam.”
Halibel: “Ben de ninjayım diye kendimi suikastçı sanırdım, meğer bana toz yuttururmuşsun sen Ce-san.”
Cecilus: “Yok yok, ne haddime! Derin sularda gezmekmiş, hedefin içeceğine zehir dökmekmiş, gölgelerle perdelenmekmiş falan hiç beceremem!”
Cecilus, başını ve ellerini sallayarak aralarındaki tecrübe farkını ayan beyan ortaya koydu.
Gerek ninjalıkta gerekse suikastçılıkta Halibel, onun fersah fersah üstündeydi. Ama iş kıran kırana çarpışmak olursa Halibel, Cecilus’un yanında bir hiç kalırdı.”
Cecilus: “Ee, beni perde arkasından iş çevirirken suçüstü yakaladın. Ne yapacaksın şimdi? Ölüm kalım pahasına benimle savaşacak mısın?”
Halibel: “Postanın içeriğine bağlı.”
Cecilus: “Hm, değişir diyorsun?”
Halibel: “Su-san’ın suikastıyla ilgiliyse paşa paşa durdurmak boynumun borcu.”
Tütün çubuğunu ellerine alıp mosmor bir duman üfürdü, buz gibi gece melteminde Halibel’in tüyleri sallanmıştı.
Patronu uğruna ölesiye çarpışmaktan geri adım atmayacağını anlayan Cecilus “Öyle diyorsan…” diyerek başını salladı.
Cecilus: “Epeydir aklımı kurcalıyordu… Halibel-san, sen niçin bizim patrona çalışıyorsun? Yoksa ben nasıl İmparator’a sadıksam sen de öyle misin? Hiç sanmam.”
Halibel: “Bana yapılan hayrın karşılığını ödeyebilmek için.”
Cecilus: “――Neymiş bu hayır? Nasıl bir iyilik gördün de bu kadar bağlandın Halibelsan?”
Bu beklenmedik laflar silsilesinin ardı arkası kesilmiyordu. Cecilus şaşkınlıkla sorular yöneltti. Kişiden kişiye “terbiyesizlik” olarak bile adlandırılabilecek bu sorulara karşı Halibel sessizliğini sürdürdü.
Sessizliğini bozmak yerine başını kaldırıp gökyüzündeki aya gözlerini dikti…
Halibel: “Su-san’la ilk karşılaştığım vakit Kararagi’nin sağında solunda birtakım hengâmeler dönüyordu. Dört Yüce Ruh’un müdahil olduğu hengâmeler, diyeyim sen anla… Su-san sağ olsun hepsi çözüldü.”
Cecilus: “Ohaaa, Dört Yüce Ruh mu? Onlardan biriyle karşılaşmıştım da hiç konuşulacak gibi değildi kendisi. Olayı tatlıya bağlayabilmenize inanamıyorum doğrusu… Patron sandığımdan da güçlü mü acaba?”
Halibel: “Yok yok, öyle vurdulu kırdılı bir mevzu değildi. Şöyle ki… ben de detaylarını aman aman bilmiyorum. Ama denk gelmişsindir, Su-san’ın enteresan tahminleri oluyor ya zaman zaman. O sayede çözmüştür.”
Kılıcını kınına geri koyarken Cecilus tek gözü kapalı bir hâlde Halibel’e kulak verdi.
Sözleri bir yandan ikna edici geliyor, diğer yandansa şüpheye düşürüyordu. Nedeni de Cecilus’un o çocuğu, patronunu, belli başlı konularda takdir ediyor olmasıydı.
Halibel her ne kadar “enteresan tahminler” adını verse de bu olaylara Cecilus aynı gözle bakmıyordu.
Her ihtimale karşı hazırlanmak olsa olsa bir korkağın işi olurdu. Cecilus da buna güçlüye hak ettiği saygıyı veriyormuş gibi bakıyordu.
Sözün özü: Yöntem fark etmeksizin tamahkârca eline geçen her silahı ve kozu ortaya koyup galip gelebilmek, onun nazarında gerçek bir savaşçı olmakla eşdeğerdi.
Cecilus: “Yani, kılıç ustalığımdan şüphe edecek kimse yok. Kılıçla devam etmek benim açımdan daha iyi olur.”
Halibel: “Ce-san, Ce-san! Bitti mi bana soruların?”
Cecilus: “Aynen, bitti bitti. Neyse, sözüne güvenmemezlik etmeyi bir an olsun bile aklımdan geçirmedim Halibel-san. Ama İmparatorluk’un aksine Şehir Devleti tarafları biraz daha işleri karman çorman yürütüyor ya. Kalkıp da başkasına çalıştığını söyleseydin hiç şaşırmazdım açıkçası.”
Bu sözlerin ardından Halibel’in morali bozulmuş, güveni sarsılmıştı. Cecilus da kafasını sallayıp “Ah!” diye bir ses çıkartarak ellerini kavuşturmuştu. Sanki unuttuğu bir şey aklına gelmiş gibiydi.
Cecilus: “Doğru doğru, az daha unutuyordum. Demin postacının bana getirdiği mektup vardı ya?”
Halibel: “Söylemen sorun olmasın?”
Cecilus: “Hiç söylemesem bu sefer iyice başıma iş açacağım…”
Ardından Cecilus yüzündeki gülümsemeyle sırrını su yüzüne çıkarttı.
Cecilus: “Eski Şah’ın suikastı gün yüzüne çıkınca Krallık, örgütü ortadan kaldırabilmek adına seferberlik başlatmış.”
△▼△▼△▼△
Son “Geliyorum.” demez.
???: “Huzurunuza çıkabilmek benim için bir şeref.”
Bu sözleri ederek giriş salonuna adımını atmıştı. Bu genç adam, Arındıran Kral’ın karşısında soylu tavırlarla duruyordu.

Subaru: “…”
Bu çocuk çok kişinin canını almış, çok yuvaya incir ağacı dikmiş, çok kişinin zaafını elinde barındırmıştı.
İnsanlar sık sık soğukkanlı kalarak karşısındakine cesur imajı vermeye çalışırdı.
Subaru: “――Artık nasıl oluyorsa öz güvenin tavan yapmış. Benden pek bir farkın da yok gibi.”
Genç: “Güzel sözleriniz adına ne kadar teşekkür etsem az.”
Karşısında başını eğen siyah gömlekli, kravatlı bir delikanlı duruyordu.
Narin yüzüne karşın kapkara gözleriyle insanın içini karartıyordu. Takındığı tebessüm de rolden fazlası değildi. Blöfünün gün gibi ortada olduğunun kendi de farkındaydı.
Düşünceli ve bir o kadar da yürekli… gencin suratından bunlar okunuyordu.
Subaru: “Bir bakalım… Sen kesin…”
Genç: “Açıkçası yakın zamanlarda burayla el ele verip geniş çapta işlere imza atma niyetindeydik. Bu yüzden örgüte saygılarımızı sunup çam sakızı çoban armağanı hediyeler vermek için fırsat kolluyorduk.”
Subaru: “Bak sen… Düşünmeniz yeter.”
Tir tir titremeden vazifesini layıkıyla yerine getiriyor olması olumlu bir imaj yarattı.
Çocuk da bu hareketin ardından kendi üzerine düşeni yerine getirmeye baktı.
Genç: “Tarafımızın ikramları bu şekilde… kuşlar kralın getirdiklerimizi seveceğini söyledi.”
Subaru: “Ha?”
Gencin hizmetkârları tarafından odaya sandık getirilip açıldı. Genç, getirdikleri göz alıcı ikramları takdim etti.
Kutunun içi taş doluydu… Sihirli taş. Sanki doğallığını kanıtlarcasına tüm odayı sihirli taşlardan yayılan mana kapladı.
İkramlarına göz atarken kral homurdandı.
Subaru: “En çok hangi renk taş var?”
Genç: “?..”
???: “Kırmızı ve mavi tondakiler uzaktan bakınca daha çok öne çıkıyor. Ama daha derinlere daldığımızda sarıyla yeşilin daha ağır bastığı gözler önünde. Tüm renklerden var gibi. Ne iyi etmişsiniz de düşünmüşsünüz.”
Bu manasız soru karşısında genç adam ilk kez istifini bozdu.
Gencin yerine ise soruyu yanıtlayan kralın yanı başındaki Cecilus oldu. Cecilus’un raporundan sonra kral hafifçe kafasını salladı.
Subaru: “Öyle mi? Sağ olun madem. İkramlarınızı kabul ediyorum. Aa…”
Genç: “Russel Fellow’un ikramları.”
Subaru: “Hmm, Russel Fellow diyorsun… Olur da başınız sıkışırsa…”
Birden Arındıran Kral’ın sözü kesildi.
Kesilme sebebiyse karşısındaki genç habercinin araya girmek için elini kaldırmasıydı.
Hemen ardından kısık bir homurdanma odada yankılandı. Sözü kesildikten sonra Arındıran Kral’ın bu kendini bilmezlik karşısında vereceği cevap için odadaki herkesin gözleri fal taşı gibi açılmıştı.
Ancak bu duruma bir tek Halibel, Cecilus ve Arındıran Kral tepkisiz kalmıştı.
Genç: “Mazur görün. İkramlarımız yalnız bununla da sınırlı değil.”
Subaru: “…Ha. Şimdi daha da ilgimi çekti.”
Gencin sözleri karşısında kralın verdiği yanıt odadaki tansiyonu düşürür nitelikteydi.
Üzerindeki baskının gitgide azalmasıyla beraber genç, başını öne eğdi.
Genç: “――Arındıran Kral’ın vahşetine karşılık Lugunica Krallığı size cevap babında bunu getirdi.”
――Kaşla göz arasında bembeyaz bir ışık hüzmesi tüm odaya hücum edip darmadağın etmişti.
Akılalmaz bir ışık demeti, Büyülü Kale Pandemonium’un servet değerindeki giriş salonunu kaplayıp, arındırırmışçasına tuzla buz etmişti.
On sekiz kişi daha neyle karşılaştıklarını bile idrak edemeden beyaz hüzme tarafından yok olmuştu… Her biri de adını tarih sahnesine kazımış, heybetli savaşçılardandı. Fakat artık bu diyarda varlıkları son bulmuştu.
Hatta bu savaşçıların yok olduğunu birine anlatacak olsalar söylenenlere kulak dahi asmazdı. İnanılır gibi değildi.
――Hepsini bir bir buharlaştıran bu saldırı tek bir kılıç sallayışıyla gerçekleşmişti.
Örgütün merkez üssü yıkılmaya başladı.
Ehemmiyet teşkil eden ne kadar eşya, kişi, varlık varsa burada toplanmıştı. Toplanan ne varsa da bu kudretli varlık tarafından yok edilmişti.
Arındıran Kral artık dünyanın ortak düşmanı hâline gelmişti. Kötücül emellerine bir nokta koymanın vakti geldi de geçiyordu.
Bu melun varlığı zapt etmek adına Ejder Krallığı’ndan yollanan isim ise…
???: “Kılıç Azizi soyundan, Reinhard Van Astrea.”
Tüm çabaları hiç eden, ilahi katın sopası çıkagelmişti.

△▼△▼△▼△
Paramparça olan salonun tam ortasında saçı kızıla çalan bir adam, dimdik duruyordu.
Ateş kırmızısı saçları, gökyüzü mavisi gözleri, en ufak toz zerresinin değmediği bembeyaz şövalye üniforması, tablodan fırlamışa benzeyen şövalyeler şövalyesi karşılarında duruyordu.
Şövalyenin bir elinde tuttuğu Kutsal Kılıç parça pinçik olmuştu.
Tek bir savuruşuyla işinin ehli bir kılıç demircisinin ellerinden çıkan şaheser tuzla buz olmuştu. Tabii bu feragâtı da boşuna değildi. Zulüm üstüne zulüm yaşattıran zalim adamla yardakçıları defedilebilmişti…
???: “Hiç de cici bici bir rakip değilsin, biliyorsun değil mi?”
Reinhard: “…”
Şimşek emsaliyle ortalığa yayılan tozu dumanı yarıp geçen bir kılıç saldırısı Reinhard’ın üstüne geliyordu.
Ardından sanki fırtına kopmuşçasına kızıl saçlı adam geriye doğru fırladı. Ancak bünyesinde herhangi bir kılıç kesiği yoktu… Kılıcının kınını, saldırıyı püskürtmek için kullanmıştı.
Eliyle değil de akrobatik vücut hareketleriyle üzerine gelen kılıç saldırısından kaçınan Reinhard, göz açıp kapayıncaya kadar karşı saldırısını gerçekleştirmişti… Adamın yeteneğine şahit olan Cecilus beklenmedik bir anda ıslık çaldı.
Cecilus: “He, şimdi anlaşıldı! Bakıyorum da hâlâ yaşadığımız dünyanın çok çok ötesindesin… Ne kadar sevindim anlatamam, Reinhard-san!”
Reinhard: “Tekrar karşılaşmamızdan pek hoşnut olduğumu söyleyemeyeceğim, Cecilus-dono.”
Bir omzunda İfrit Kılıcı Murasame’yi taşıyan Cecilus, terlikleriyle yerdeki tozu kenara silkeledi. Doğru düzgün bir selam vermektense kılıcına davrandığını gören Reinhard kaşlarını çattı.
Başta gözün gözü görmediği, harabeye dönmüş odadaki toz bulutu odanın arkasına doğru esmesiyle kaybolmuştu.
Reinhard: “…Etki etmemiş anlaşılan.”
Cecilus: “Aa! Patrona etki etmedi, değil mi? Ee, bir zahmet! Halibel-san’la ben patronun yanı başında onu kolluyorduk, öyle kolay kolay bizi aşamazsın. Ama ne yalan söyleyeyim, saldırına tepki verirken patronu korumak aklımın ucundan geçmemişti. O yüzden Halibel-san’ın marifeti diyebiliriz.”
Bu sözlerin ardından Cecilus başıyla hafifçe odanın arka tarafına işaret ediyordu… Tahtın etrafındaki dumanın kalkmasıyla Arındıran Kral gözler önüne çıktı. Halibel sırtını dönüp onu muhafaza ederken o da çenesini eline yaslamış, bekliyordu.
Halibel, tütün çubuğundan çıkan mor dumanları havaya üfürdü…
Halibel: “Ce-san, düzelteyim. Bu maalesef benim marifetim değil…”
Cecilus: “Yani, şimdi benim gizli güçlerim var da…”
Halibel: “Maalesef seninle de bir alakası yok. Bu kesin Su-san’ın işi. Tahtın etrafı muazzam bir güçle korunuyor olmalı. Hoş, hiç duyduğumuz olmadı.”
Buna karşılık Cecilus tir tir titreyen ellerine bakarken Halibel de başını salladı.
Daha sonra Halibel’in ardında bekleyen Arındıran Kral nihayet tahtından ayağa kalktı ve her zaman giydiği turuncu atkıyı boynuna doladı.
Subaru: “――Müzayede evinde saldırını görmüştüm. Bir zahmet tedbir alayım.”
Yanaklarını büzüp canice tebessüm etti.
Buna tam anlamıyla Arındıran Kral’ın… Hayır, Natsuki Subaru’nun Reinhard’la tekrardan karşılaşması denilebilirdi.
Reinhard: “Subaru!..”
Subaru: “Kötü zar attın, Reinhard. Bana o gün müzayede evinde yardım eli uzatmamış olsan bunlar hiç başına gelmezdi. Ama öyle olunca da biricik efendinle bir araya gelemezdin, hadi yine iyisin.”
Reinhard: “…Cık!”
Halibel’in yanı başından ince ince bakarken bir yandan da Subaru, Reinhard’a dil çıkartıyordu.

Bu alaycı tavır karşısında Reinhard’ın tüyleri, sanki canı yanmış gibi, diken diken olmuştu. Nefret ve kinle dolup taşarken masmavi gözlerini Subaru’ya dikmişti.
Ama birden hâli normale döndü.
Subaru: “――Yok artık. Sen de mi ‘siyah beyaz’ oldun?”
Reinhard: “…Siyah beyaz, dediğin?..”
Subaru: “Kes sesini, yalancı köpek… Sen kimsin de beni öldürmeye çalışıyorsun?”
Duygu zerresi barındırmayan sözleriyle beraber Subaru gözlerini devirdi. Reinhard’a olan ilgisini yitirmişti. Sonrasında Halibel’in omuzuna vurarak Reinhard’la karşı karşıya gelen Cecilus’u izlemeye koyuldu.
Subaru: “Cecilus, ne yaparsan yap. Hevesim kaçtı benim.”
Cecilus: “…Hiçbir şey anlamadım. Görünen o ki patronla benim olaylara bakış açımız çok farklı. Neyse, bana layık bir rakip getirmişsiniz, ne kadar teşekkür etsem az!”
Subaru: “Bakış açımız mı farklı?.. Haha, iyi noktaya değindin. Gene beni güldürmeyi başardın, helal olsun.”
Sanki Cecilus’un sözlerinde espri varmış gibi Subaru dizlerine vurarak güldü.
Çok geçmeden gülümsemesi tekrardan soldu.
Subaru: “Bu işin de kendince zevkleri var. Cecilus, sen hiç gözüme girememiştin. Sebebi de bir tane bile zaafının olmaması.”
Cecilus: “Yani bana kalırsa… Mayonez iğrenç!”
Subaru: “Ha!”
Cecilus’un boş laflarına Subaru sanki keyfi yerine gelmiş gibi kahkaha atmıştı.
Halibel’in kollarındaki Subaru bir anda gözden kayboldu. Böylece Halibel ile Subaru bu beladan paçayı kurtarmış oldu.
Reinhard: “Durun, daha konuşacaklarımız…”
Cecilus: “――Buraya kadardı, Kılıç Azizi. Biraz daha devam edelim istiyorsan yavaştan ayak uydurmaya başlasan iyi edersin. Ama o vakte kadar Arındıran Kral’ın sadık yaveri seni kevgire çevirecek!”
Reinhard: “Ah… Cık!”
Halibel ile Subaru’nun peşinden gitmeye çalışırken Reinhard ayağının altında bir pürüz hissetti.
Aniden tek bir hat üzerinde zemin yarılmıştı. Öyle bir kılıç darbesiydi ki kılıcın kınından çıktığı çıplak gözle görülemez, yalnızca çıkan şimşekle beraber farkına varılabilirdi. Kılıç, kılıç olalı ancak bu kadar hızlı savrulmuş olabilirdi.
Cecilus: “Ne yazık ki öyle bir biçime oturmama daha çok var. Sanki dağa tırmanıyormuşum da en tepeye ulaşmam için son bir adımım kalmış gibi.”
Reinhard: “Ne dağı, nereye ulaşacaksın?”
Cecilus: “Semavi Kılıç’a elbette.”
Tam o esnada sanki hava donuyormuş gibi, kesilip yarılıyormuş gibi sesler kulakları çınlattı.
Kılıç ustalığının doruklarına çıkmayı başarabilmiş bir kılıç ustası… Hayır, içindeki savaşçı ruhunun dışa vurumuydu. Öyle ki akılalmaz olayları bile mantık çerçevesine sığdırabiliyordu.
Kılıç ustalığının ete kemiğe bürünmüş hâli gözler önündeydi. Sırf o kılıca dokunmak bile, yenilmez sanılanları yok etmeye yeter de artardı.
Cecilus: “Burnumda tütüyordun, desem yeridir… Seninle kılıçlarımızı çarpıştırmayı iple çekiyordum!”
Reinhard: “Cecilus-dono, seninle daha evvel de kapışmıştık. O müsabakamız, benim açımdan, büyük önem arz ediyordu. Öte yandan sen…”
Cecilus: “Bir zahmet! Bünyem kılıç kaldıracak dermanı bulduğu müddetçe… ikimiz ancak ölüm kalım mücadelesi verebiliriz!”
İkinci silahı: İfrit Kılıcı Murasame parıl parıl ışıklar saçarak kınından çıkartıldı.
İlk silahı: Düş Kılıcı Masayume, kesme sevdasıyla, içindeki güzelliği dışa vurdu.
Bu dünyada ilk on’a giren Büyülü, Seçkin ve İlahi kılıçlardan ikisi onun ellerindeydi. Reinhard’da ise…
Cecilus: “――Ejder Kılıcı Reid.”
Kılıç Azizi’nin her daim yanı başında olup yalnızca Kılıç Azizi’ne layık bir rakiple karşılaşınca kınından çekilebilen Ejder Kılıç Reid, bembeyaz ışıldayarak havaya kaldırıldı.
Kılıç kınından çıkarken duyulan ses hiç şüphesiz ki kılıcın kükremesinden geliyordu.
Cecilus: “Sen de adın kadar iyi biliyorsundur, Reinhard-san. Önümüzde bir duvar bulunuyor…”
Ellerinde kılıçlarıyla, bu iki doğaüstü varlık karşı karşıyaydı.
Aralarındaki mesafeyi kısaltmak adına ayaklarını yerde sürümüşlerdi, dünya korku dolu gözlerle mücadelelerini bekliyordu, ortamın havası değişmişti.
Cecilus: “Belli başlı bir dünyaya gelenler karşılarında duvar bulacaktır. Bu duvar katiyen aşılamaz, hiçbir şekilde yıkılamazdır. Kimisi duvarı geçemeyip havlu atmıştır. Benim kitabımda ise öyle bir şey yok. O duvarı geçmeden ben, ben olamam.”
Reinhard: “…”
Cecilus: “Tam o sırada patron bana bir vaatle çıkageldi. Bana o duvarı geçmeyi vadetti… Yani, her ne kadar duvarın sonunda seninle ölümüne kılıç çarpıştırmak olsa da… Onun deyimiyle, ‘yılana sarılmak’ işte.”
Reinhard: “Ne yılanı?”
Cecilus: “Denize düşüp boğulanlar yılana sarılır, öyle diyordu.”
Cecilus Segmunt’u buralara sürükleyen yegâne çözüm yolu da buydu.
Yoksa kılıç ustalığındaki arzularının tam üstüne basılması mı bu hâlini kaçınılmaz kılmıştı?
Gözleri fal taşı kesilmiş Kılıç Azizi karşısında Cecilus dudaklarını kıvırdı.
Ve güldü. Gülümseyerek milleti lime lime eden Mavi Şimşek’in ağzından şu sözler döküldü:
Cecilus: “Boğuluyorum, Sayın Reinhard Van Astrea! Tam da işverenim gibi konuştum! Anlaşılan buradaki herkes, bir şeylerin peşinden koşup arzularımıza yenik düşmüşüz. Buradaki herkes arzuları içinde boğuluyor! Hepimiz denizde midir, nedir, görmediğimiz şeyin içinde boğuluyoruz!
Reinhard: “…”
Reinhard nefesini tuttu.
Böylece öne yaslanıp, iki kılıcının da kulpundan tutarak Cecilus terliğini çıkardı.
Cecilus: “――Kılıç ustası, Cecilus Segmunt.”
Ne Vollachia İmparatorluğu’nun askeri, ne General ne de Mavi şimşek… Diğer adları lüzumsuzdu.
Bu beden, tek bir kılıç ustasından ibaretti. Semavi Kılıç’ın uğrunda yanıp tutuşuyordu.
――Pandemonium’da şimşekler çaktı, yıldırımlar çıktı.
Kan damlaları döküldü.
△▼△▼△▼△
――Pandemonium’da yıkılmaların ardı arkası kesilmiyordu.
Savaşın artçıları bitmek bilmiyor, şiddetli bir depremden farksız hissettiriyordu. Öyle ki gümbürtü Emilia’nın izole odasından bile işitiliyordu.
Tavana asılı ışık yanıp yanıp sönüyor, etraftan tozlar dökülüyordu. Emilia yatağında uzanır hâldeyken çabucak bir karar vermesi gerekmişti.
Emilia: “…”
Kızcağıza odadan dışarı adımını atmaması söylenmişti.
Hatta rica edilmişti, “Lütfen burada kal.” der gibi.
Söz dinleyip odada mı beklemeliydi, yoksa sözünden çıkıp koşarak kaçmalı mıydı?
Aklındaki binbir düşünce birbirine girmişti, kızcağızı karar vermekten alıkoyuyordu.
Ancak――
???: “Lia, son yakındır.”
Emilia: “Ha?..”
Kıran kırana mücadelenin sesleri odada yankılanırken yatağında yatan Emilia’yla Puck konuşmaya başladı. Mor gözleri titreye titreye yukarıya bakıyordu. Puck minnacık burnuyla biraz koklayıp kollarını birleştirdi.
Sonun yakın olduğunu duyunca Emilia yutkundu.
Yine de elinden bir şey gelmiyordu.
Karar verme faslını bir kenara bırakmış, söz dinleyip odada kalmanın sonuçlarıyla yüzleşmeye hazırlanmıştı.
Korkakça bir karar olduğunun anlayıp kızcağız tekrardan…
Hayatını Subaru’nun ellerine bırakmıştı…
Puck: “――Reinhard gelmiş, Subaru mağlup oldu.”
Emilia: “…”
Puck’ın sözlerinin ardından Emilia’nın düşünceleri kaskatı kesildi.
Emilia: “Ahh.”
Konuşamayıp anlamsız sesler çıkartıyor, iki kelimeyi bir araya getiremiyordu. Aklının ucundan en ufak mantıklı bir düşünce geçiremiyordu. Emilia gözlerini fal taşı gibi açtı.
Sonun yaklaştığını duymasına rağmen Emilia’nın, Subaru’nun kazanacağına inancı tamdı. Kızcağız bir kez olsun Subaru’dan şüphe etmemişti, bunun farkına vardı.
Natsuki Subaru mağlup olamazdı.
Rakip fark etmeksizin, gerek bencil mazeretleri gerek azim ve kararlılığı gerek ise insanlardan hazzetmemesiyle galibiyete dört elle sarılırdı. Emrinde kim varsa aklını çelip, tüm ipleri eline alarak rakibi kim olursa olsun yeryüzünden silerdi.
Ne zaman bitap düşüp kafasını toparlamak isterse de Emilia’nın yanına giderdi.
Subaru kesin odasına gelecekti, Emilia buna canıgönülden inanıyordu.
Puck: “Şu güne kadar hiç seni seçim yapmaya zorlamadım ama bugün işler değişti. Lia, seçim yapmak zorundasın.”
Emilia: “Seçim… yapacaksam…”
Puck: “Kalalım mı, gidelim mi?
Olacakları ne denli tahmin ettiği Puck’ın ciddi sesinden anlaşılıyordu.
Puck, yorganına sımsıkı sarılan Emilia’ya doğru baktı. Her zamanki laubali hâlinden eser kalmamıştı. Şen şakrak davranışları, yerini biricik çocuğunu koruma içgüdüsüne bırakmıştı.
Babanın gözleri, kendine bir yol çizemeyip önünü göremeyen çocuğuna doğru bakıyordu.
Puck: “Görünen o ki bunca zaman Subaru en ufak istihbarat sızdırmamış. Anlayacağın Lia, senin örgütün faaliyetleriyle uzaktan yakından alakan yok olarak gözüküyor. Zaten alakanın olduğu da yok. Ama kayda değer bir süre boyunca örgütle iç içe yaşadığımızdan gözler bizim üstümüzde illaki olacaktır. Önemli tedbirlerden bu da.”
Emilia: “Faaliyetlerle alakam yok mu? Nasıl bir yerim var ki benim?”
Puck: “Roswaal’ın malikânesinden kaçırılıp esir tutuldun. Sana çekilen muamele buydu. Pandemonium’u bertaraf etmeye gelenler imdadına yetişmiş gibi oldu yani.”
Bu şaşırtıcı açıklama karşısında Emilia şoke olmuştu.
Emilia’nın kendi rızası dışında Roswaal’ın malikânesinden götürüldüğü doğruydu. Bu durumdan hem muzdarip hem de Subaru’ya kızgın olduğu da yadsınamazdı.
Ancak gözleri yaşlı, muhtaç hâlde ona gelen Subaru’ya da sırt çevirmemişti. Çocuğun tüm yaptıklarının Emilia’yla geçirdiği zamanı korumak olduğu da yine yadsınamazdı.
Tüm bunlara rağmen hâlen daha Emilia’ya mağdur gözüyle bakılabilir miydi?
Yaşananları inkâr etmek namussuzca olmaz mıydı?
Puck: “Lia, burada uslu uslu beklersen kurtarıcıların imdadına yetişecek. Ama…”
Fısıldarmışçasına konuşurken Puck bir anda Emilia’nın incecik omzuna kondu. Ardından kedicik onun yanağına yanaşırken Emilia, Puck’ın devamını getirmediği sözleri idrak etmiş ve acı gerçekle yüzleşmişti.
Burada beklerse mağdur gibi görülüp kurtarılacaktı.
Ancak buradan dışarıya çıkarsa kendi hür iradesiyle burada bulunmuş olup faillerden biri sayılacaktı.
Acı gerçekle yüzleşirken bir an olsun tereddüt etmedi.
Emilia: “…”
Ayağa kalkıp beyazlar içindeki odanın tek kapısına dokundu.
Kapıyı dışarıdan açabilmek için detaylı bir kimlik doğrulama prosedürü gerekliydi. Yani Subaru ve hizmetlisi Frederica’nın dışında kimse odaya girip çıkamazdı.
Emilia’nın eli kapıya değer değmez tüm sistem paramparça olmuş, kapıdan en ufak eser kalmamıştı.
Emilia: “Subaru tam bir avanaksın…”
Avcunun içiyle yok olan kapının mekanizmasını inceliyor, hafifçe mırıldanıyordu.
Aslen çalışma mekaniğinde yalnız Emilia tarafınca yıkılacak şekilde ayarlanmıştı. Kısacası Subaru, Emilia’nın istediği vakit çıkabileceği şekilde kapıyı ayarlamıştı.
Öyle bir kuş kafesiydi ki bu, kuşun iradesiyle yerle bir olabiliyordu.
Subaru, Emilia’nın kaçmayacağından adı kadar emin miydi?
Yoksa Emilia’nın kaçma isteğine saygı mı göstermişti?
Bu sorunun cevabını bizzat çocuğun ağzından duymak lazımdı, kızcağız böyle düşündü.
――Emilia, iki arada bir derede kalmasının ardından nihayet bir karara varmıştı.
△▼△▼△▼△
Kalenin giriş salonundan koşar adım kaçarken Halibel’in yanı başında Arındıran Kral, genç çocuk, patronu, ustası bulunuyordu… Natsuki Subaru kendi kendine kıkırdadı.
Subaru: “Felt’i falan rehin alsak nasıl olurdu acaba?..”
Reinhard’ın yapabileceklerini kısıtlamış olurlar mıydı?
――Hayır, hatta aksine öfkeyle dolup taşan Kılıç Azizi’ne karşı mücadele etmek hiç hayra alamet olmazdı.
Varsayıma noktayı koyan bu oldu.
Pandemonium’un sonunun bu şekilde geleceği vaktizamanında pek çok kez içine doğmuştu.
Subaru: “Yeraltı dünyasının ağababalılığını yapmak da gayet eğlenceliydi…”
Şöyle bir geriye dönüp bakınca nasıl buralara geldiğini aklından geçirdi.
Millete ne kadar ızdırap çektirmişti? Elinin altında bulunanların zaaflarını kullanıp öfkelerinin odağı oldu, millete diz çöktürüp nefretlerini körükledi, rakiplerine boyun eğdirip gözünü dahi kırpmadan canlarına kastetti…
――Hayır, gözünü kırpmadan milleti katledecek kadar gaddar olamazdı.
Keyfinden zulmettiği yanılgısına kapılmak doğru bir çıkarım olmazdı.
Hiç üstüne düşünüp taşınmamıştı. Aslını astarını sorgulamamıştı. Çünkü manası yoktu. Ama şu da bir gerçekti ki…
――Subaru insanlardan deli gibi korkuyordu.

Bir yandan ilk bakışta sıcak bir tebessümle insanları karşılasa da diğer yandan özünde yatan sinsi şeytanın üzerini kapatmaya çalışırdı. Hakikati örtbas eder, art niyetleriyle gizli saklı işler çevirir, menfaatine göre hareket ederdi; böyle bir insanın varlığı bile tüyler ürperticiydi.
Yanındakilere körü körüne güvenip güvenmemek gibi eften püften kaygılara kapılmak da olsa olsa aptalca olurdu.
Dolayısıyla Subaru, insan ilişkilerini basite indirgeyecek bir strateji geliştirmişti.
Herkese yalancı gözüyle bakacaktı.
Bu sayede tüm âlem Subaru’yu hor görecek olsa dahi dünyası belalardan tamamıyla arınmış olacaktı.
Bu dünyadaki her kulun illaki bir zaafı bulunuyordu. Ailesi, sevdiği, serveti, hayali, ümidi… Bu yüzden de…
Subaru: “――Keşke tüm insanların zaafı elimde bulunsa.”
İşte ancak bu senaryoda Subaru insanlara güvenebilirdi.
Siyah beyaz, renklerden mahrum, nefret ve öfkeden beslenen bir dünyada ancak huzur içinde yaşayabilirdi.
Subaru: “…”
Subaru’nun yanında Halibel durup kaçmasına yardımcı oluyordu.
Subaru’ya göre Halibel’in dış görünüşünü asıl formuna benzemiyor gibiydi… Renk çeşitliliğini barındırmıyordu. Tüyleri iki renkten meydana geliyordu: siyah ve beyaz.
Subaru: “…”
Renksiz görünüşü yalnızca Halibel’e has bir özellik değildi.
Şu anda istisnasız tüm dünya, Subaru’nun gözünde bir çift renge bürünmüştü.
İnsanlar, eşyalar, tablolar, araçlar, Sihirli Taşlar, dökülen kanlar, akan sular… Siyah beyazdan ibaretti.
Kan ile su birbirinden farksızdı, çorbayla zehir ayırt edilemezdi.
Her şey renksizdi. Siyah beyaz.
Böylesine bir dünyada Subaru’nun nezdinde renkli görülenler pek azdı.
Subaru da bir tek onların gerçekliğine inanıyordu.
Onlardan başka ne varsa Subaru’ya göre sahteydi.
Beatrice’e inanırdı.
Emilia’ya keza inanırdı.
O ikisinden başka inandığı bir kişi daha vardı.
Sözün özü, Subaru başka kimseye inanamazdı.
Onlardan gayrı kim varsa solmuş gözüküyordu.
Natsuki Subaru’nun yaşayıp yaşamayacağına ancak ve ancak onlar karar verebilirdi, hakiki olanlar.
Subaru: “…Reinhard’la az buz tecrübem var.”
Belki de Subaru’nun mazisinde bulunanlardan bazılarının rengi yerli yerindeydi… Bir ihtimal, Subaru’ya renk algısını yitirten olay yaşanmadan evvel haşır neşir olduğu insanlar, o olay hiç yaşanmasaydı renklerinden bir şey kaybetmeyeceklerdi. Subaru bu ihtimale sımsıkı sarılmıştı.
Ancak Reinhard’la karşılaşmalarının ardından, onu da sanki ilk tanıştığı biri gibi renkten mahrum görünce tüm umutları suya düşmüştü. Reinhard her ne kadar göz alıcı birisi olsa da Subaru’nun gözünde kül grisinden ayırt edilir yanı yoktu. Kapkara gözüküyordu.
En nihayetinde Reinhard da insanoğlunun bir parçasıydı.
Yaşadığı müddetçe yalan söylememiş olmasının imkânı yoktu. Fazla söze gerek yoktu.
???: “Efendim!..”
Subaru’yla Halibel kalenin bir ucundan öbür ucuna koşarken yüksek bir ses kulaklarına ilişti.
Sesin kaynağına baktıklarındaysa koridorun diğer ucundan çıkanın upuzun sırma saçlarıyla, boylu poslu hizmetçi Frederica olduğuna şahit oldular.
Frederica, inceden de olsa Subaru’nun hoşuna gidiyordu. O yüzden――
Frederica: “Buraya kadardı… Şş!”
Kızcağızın ileri atılıp çocuğun canına kastetmeye çalışırken bir yandan da üslubundan ödün vermemesi Subaru’ya sevilesi gelmişti.
Elbette Frederica’nın bu hareketi Kararagi’nin en güçlüsünün göz ardı edebileceği gibi değildi.
Frederica: “Aa! Ahh!”
Hançerini ellerinden alıp, kızcağızı duvara yaslayarak bir kolunu tutmuştu. Halibel’in bu temkinli tutumu karşısında Frederica başını geriye yaslamaktan ileri gidemiyordu.
Frederica: “Niye bana engel oluyorsunuz, Halibel-sama? Krizi fırsata çevirip şu ciğeri beş para etmezi…”
Halibel: “Onu öldürebilirdin. Niçin buna niyetlendiğinin de pekâlâ farkındayım. Çoluk çocuksunuz, zaaflarınız da onun elinde. Su-san’ı ortadan kaldırıp özgürlüğünüze kavuşmak istiyorsunuz. Anlıyorum anlamasına da…”
Halibel kısık gözlerini fal taşı gibi açıp bakışlarını Frederica’ya çevirdi. Keskin bakışlar altında ezilen Frederica’nın incecik boğazından ufak bir ses duyuldu.
Halibel: “Şansınıza küsün ki ben patronun elinde zaafım var diye ona itaat etmiyorum. Su-san’a nezaketinin karşılığını vermek boynumun borcu, ondan itaat ediyorum.”
Frederica: “Nezaket mi? Bu herifin mi? Aklımla alay mı ediyorsunuz? Nezaketi batsın onun!..”
Duvara dayanmış, kan çanağına dönen gözleriyle Frederica, Subaru’ya bakıyordu. Hâlihazırda sipsivri olan dişleri uzamış, hanım hanımcık parmakları ise kocaman, hayvani bir hâl almıştı.
Frederica: “Ne olursa olsun… Ih!”
Halibel: “Su-san?”
Frederica öfkeden deliye dönüp şekil değiştirmişken Subaru ise gitgide yaklaşıyordu.
Frederica gözlerini kocaman açmışken Halibel de bir yandan Subaru’ya yaklaşmamasını temkinleyerek bağırıyordu. Ama Subaru geri adım atmadı. Böylece Frederica bir kolunu umutsuzca havaya kaldırıp Subaru’nun boynuna bir çizik attı.
Sonrasındaysa boynundaki atkının bağı çözülüp yere düştü.
Frederica: “…Hiih!”
Frederica bu manzarayı gördükten sonra genzinden anlamsız bir ses çıkardı.
Halibel de Frederica gibi ilk kez şahit oluyordu, hayretler içerisinde kalmıştı.
――Natsuki Subaru’nun boğazında kıpkırmızı parmak izleri bulunuyordu.
Subaru: “Bu iş böyle olmaz Frederica. Siyah beyaz hâlinle beni öldürmene müsaade edemem.”
Frederica: “…”
Donakalmış Frederica’ya yaklaşan Subaru suratını yaklaştırıp kesinliğini net bir şekilde ortaya koydu.
Belki de Frederica’da en ufak renk kırıntısı arıyordu. Ancak bu kadar mühim bir anda bile Frederica’da en ufak değişim söz konusu değildi.
Subaru: “Halibel-san. Frederica’yı al götür buradan, bırak kaçsın.”
Halibel: “…Su-san. Kılıç Azizi’ni buraya sokan köstebek kalıbımı basarım ki…”
Subaru: “Farkındayım.”
Frederica’nın kılını kımıldatamayan hâline bakarken Subaru, Halibel’in sözünü kesti.
Kelimelere dökülmese de Subaru anlamıştı. Frederica’nın neden böyle işlere kalkıştığı bariz ortadaydı. Frederica’nın duyguları, haddi hesabı olmayan iğrenç muameleler göz önünde bulundurulunca gayet de mantık çerçevesine oturuyordu.
――Bu durumdan muzdarip olan sırf Frederica da değildi. O kalkışmasa başkası kalkışırdı. Ona mahsus bir öfke değildi.
Subaru: “Senin de dönmene gerek yok, Halibel-san. Ben kendimce bu hengâmenin icabına bakarım.”
Halibel: “…”
Subaru: “Nezaketime karşılığı fazlasıyla verdin. Bir kere en baştan borçlu hissetmene gerek de yoktu zaten… Ben biraz fırsattan istifade etmiş oldum.”
Kafasını sallayarak Subaru, hafifçe Halibel’e gülümsedi.
Halibel belki Subaru’nun onu önemsediğini düşünse de durum hiç öyle değildi. Halibel görünürde en ufak renk taşımıyordu.
Renk bir kere solunca tekrar geri dönüşü olmayabilirdi.
Bunun sebebi de Subaru’nun inanç hakkının elinden alınmasıydı.
Yani Subaru’nun gözünde ebediyen renkli kalacak hiç mi bir şey yoktu?
Madem öyle elde kalan tek dayanak da…
Halibel: “Su-san, sizinle doğru dürüst bir dostluk kurmayı canıgönülden istemiştim.”
Subaru: “…Kuyruğumu kıstırıp kaçmasaydım olabilirdik de.”
Subaru’nun niyetine saygı duyup Halibel, bu birkaç sözün ardından veda etti.
Subaru da vedanın kısasının makbul olacağı kanaatindeydi.
Ama son ana kadar dost olmaya çalışan yaverine havalı gözükmek istedi.
Subaru: “Frederica.”
Frederica: “…”
İsminin zikredilmesinin ardından Frederica yüzünü Subaru’ya çevirdi.
Savaşma hırsını kaybetmiş kadına karşı Subaru, ona fikirlerini beyan edip etmemekte kararsızdı.
Hiç değilse bir dönüt vermek istedi, ona böyle söylenmişti.
Subaru: “Eline sağlık, yemekler leziz olmuş. Öyle söylediler.”
――Frederica’nın bu enteresan sözleri anlamamış olma ihtimali yüksekti.
Son ana kadar Natsuki Subaru kızcağıza göre canavarın teki olarak kalmıştı.
Ne olacaktı sanki? Ha canavar kalmış ha kalmamış? Ne önemi var? Madem canavar gibi davrandı, canavar gözüyle de bakılacaktı.
Görmeyi umut ettiği sonucu alamamıştı. Fakat…
Subaru: “Şimdi, nereye gitsem acaba?..”
Halibel, Frederica’yı da alıp gölgeler içinde gözden kayboldu.
Natsuki Subaru geride bırakılmış, hayalleri yıkılırken bir başına kalmıştı.
Pandemonium’un durmadan sarsılması, Reinhard ile Cecilus’un mücadelesinin hararetlendiğine işaretti. Ancak uzaklardan duyduğu seslere bakılırsa saldırı yalnızca Reinhard’la sınırlı kalmamıştı. Örgütü yıkma fırsatı ellerine geçen olası düşmanlar da üşümüştü, bu kanıya vardı.
Düşman, düşman, düşman… Varsa yoksa düşman!
Böyle bir yaşam tarzını benimseyince insanın başından düşman eksik olmuyordu.
Subaru: “…”
Subaru bir çatala varmıştı. Bir anlığına nereye gideceğine dair kararsız kalmıştı.
Sağa gitse; en zayıf yanlarını gösterdiği kızın, Emilia’nın odasına varacaktı.
Sola gitse; en zayıf anını fırsat bilecek kızın yanına varacaktı…
Subaru: “――Ha?”
Nereye gideceğini ilk o an anlamıştı.
Subaru’ya doğru koşar adım gelen biri, elindeki bıçağı Subaru’nun sol yanına saplamıştı.
△▼△▼△▼△
Enteresan bir kalede, yine enteresan bir manzaraya karşı Emilia çıplak ayakla koşuyordu.
Pandemonium’da bir sene geçirse de Emilia’nın kalede görüp bildiği tek yer kendi bembeyaz odasıydı. Ne odasının ne de kalenin dışına tanıklık etmişti.
Ama Emilia tutumundan ödün verip de merakını gidermeyi yeğlememişti, onun gözü bu dünyada değildi.
Şu anda Emilia’nın gözü o çocuktan başka bir şeyi görmüyordu.
???: “Emilia-sama?”
Adının anılmasının ardından Emilia şaşırıp koşmayı bıraktı.
Pandemonium yıkılmaya devam ediyordu. Kale, kalelikten çıkmaya başlamıştı. Beyazlara bürünmüş bir koridorun kırık pencereleri arasında Emilia’yı masmavi gözlü, kızıl saçlı bir çocuk durdurmuştu.
Emilia: “Reinhard…”
Reinhard: “Durumunuz nedir, Emilia-sama? Sizinle denk gelebildiğime çok sevindim.”
Şu hâlde bile şövalyelik üslubunu ve duruşunu bozmamıştı, tavırları cesur, bir o kadar da nahifti.
Genç adam Emilia’yı görür görmez yanına koşmuştu. Reinhard Van Astrea başını öne eğdi. Fakat sağlığı itibarıyla vahim vaziyette olması Emilia’nın mor mor gözlerini hayretler içerisinde bırakmıştı.
Emilia: “Reinhard, yara bere içindesin. İyi misin?”
Reinhard: “Endişeleriniz adına minnettârım. Korkulacak bir durum yok, biraz fazla yaralanmış olabilirim.”
Bu sözleri söylerken Reinhard bir yandan da dudaklarını sıkmayı bıraktı.
Ama Reinhard dışarıdan bakınca çok ağır yaralı duruyordu. Gencin nasıl hâlen ayakta durabildiğini kız bir türlü akıl edemiyordu.
Şimşek hızındaki kesiklerle açılmış sayısız yara, dört bir yanını kaplamıştı. Durmak bilmeyen kanaması bembeyaz koridoru kırmızıya bürümüştü. Korkusuzca, namına yaraşır bir şekilde başını dik tutuyordu. Ateş kırmızısı saçları anlında karman çorman olmuş, yorgunluğu yüzünden okunabiliyordu. Yine de soluk alıp verişinde en ufak düzensizlik söz konusu değildi.
Beyazlar içindeki şövalyenin forması kir ve kanla kaplıydı, işin kötü yanı üzerindeki kan bir tek ona ait de değildi. Ama en can alıcısı da――
Emilia: “Kılıcın…”
Reinhard: “Hâlimiz ve vaktimiz Ejder Kılıcı’nın çekilmesi için makul, Ejder Kılıcı’nın kanaati bu yönde.”
Ne bir kez olsun kınından çıkarıldığı görülmüş ne de buna ihtiyaç duyulmuş, nesillerdir Astrea ailesinin yadigârı olmuş Ejder Kılıcı; kınından çıkmış bir vaziyette bembeyaz parlıyordu.
Bu kılıç, kaledeki kime karşı çekilebilirdi ki? Kime karşı çekilecek olabilirdi?
Reinhard: “Sizi sağ salim gördüğüme çok sevindim… Sizi buradan derhal çıkartacağım. Kalenin önünde bekleyen bir ejder arabası var, ona atlayıp Lugunica’ya…”
Emilia: “Lugunica’ya mı?.. Neredeyiz ki biz?”
Reinhard: “Kararagi Şehir Devleti sınırındayız. Girall Kızıl Tepeleri’ndeki gizli bir yerleşkedeyiz… Örgütün sığınağını bulmak çok zamanımızı aldı ama işinin ehli birer casus ve köstebekle bir şekilde su yüzüne çıkartabildik.”
Reinhard, Emilia’nın sorularını cevaplarken bir yandan da etrafını temkinlice kolaçan ediyordu.
Sarsıntılar devam etmesi, kalenin bir yerlerinde çarpışmaların sürdüğüne işaretti. Reinhard da bu çarpışmalara katılıp müttefiklerine arka çıkmak istiyordu.
Ne kadar yara bere içinde olursa olsun yine de Krallık’ın en güçlüsü… hatta dünyanın en güçlüsü o’ydu.
Onun varlığıyla Pandemonium’un yıkılışı an meselesi hâline gelmişti.
O burada olmasaydı――
Reinhard: “Emilia-sama, şu anlık ilk önceliğimiz…”
Kaç kurtar kendini, der gibi bir hâli vardı Reinhard’ın.
Ancak Reinhard’ın sözü Emilia’nın hareketleriyle kesilmişti. Birden ardını döndü.
Emilia: “…”
Kaşla göz arasındaydı.
Reinhard sırtından karnına doğru deşip geçen bir buzdan kılıçla yaralanmıştı. Donmuş kılıcın ucundan kanlar fışkırdı, iç organları dondurucu soğukla beraber mahvolmuştu. İlk kez böyle bir durumla karşı karşıya gelmesinin etkisiyle Kılıç Azizi yere kan kustu.
Reinhard: “Emilia-sama…”
Emilia: “Ah!”
Reinhard daha ne olduğunu bile anlayamadan dizlerinin üstüne düştü, bu manzaraya tanık olan Emilia da şaşkın şakın bembeyaz parmaklarına baktı.
Yaptığının hiç beklenmedik bir hareket olduğunun o da farkına varmıştı.
――Yaşananlar Emilia’nın yüreğindeki ihanet duygusuyla meydana gelmiş olsaydı Reinhard saldırıdan kaçınabilirdi.
Düşmanlık besleyerek yapılan saldırıları Reinhard içgüdüsel olarak bloke ediyordu. Aksi hâlde İlahi Korumalar’ı varlığını sürdürdüğü müddetçe Reinhard bu kadar gafil avlanamazdı.
Ama bulundukları yer Pandemonium’du ve Emilia kendi rızası doğrultusunda hareket etmemişti… İşin sonunda Reinhard hayati bir yara almıştı.
Emilia: “Olmaz, yapamam… Subaru’yu, hayır… Reinhard, olmaz… Subaru’ya dokunamazsınız. Subaru’nun bana ihtiyacı var…”
İnkâr edercesine kafasını sallayarak Emilia, niyetini iyiden iyiye gün yüzüne çıkartıyordu.
Bu beklenmedik hareketinin, Reinhard’ı gafil avlamasının, tek sebebi Reinhard’ın varlığı hem Pandemonium’u hem de Natsuki Subaru’yu tehdit ediyor olmasıydı. Kızcağızın içine böyle doğmuştu.
Yaptıklarının farkında olmasına rağmen kendini alıkoyamamıştı, aklından böyle geçiyordu.
Kendinden geçmiş Emilia’nın, Subaru’yu korumak için Reinhard’ı öldürmekten başka kaçarı yoktu.
Emilia: “Subaru, benim――”
Emilia ilk kez Subaru’nun kalbindeki yerini anlamıştı.
Subaru üst üste onu bulup kurtarmaya gelmişti, kızcağız da çocuğun hidayet arayışına bizzat şahit olmuştu. Bunlar olurken Emilia’nın imdadına da yetişmişti.
――Nasıl ki Subaru, Emilia’ya ihtiyaç duyuyorsa Emilia da Subaru’ya ihtiyaç duyuyordu.
Emilia: “Onu koruyacağım! Subaru’yu koruyamazsam ben ne yaparım?..”
Reinhard: “Emilia-sama, ne demek oluyor bu…”
Emilia: “…Puck! Lütfen!”
Şiddetli bir kükremenin etkisiyle buz gibi bir rüzgâr esti. Kızcağızın bembeyaz saçları koridorda dalgalandı.
Vücudunun her tarafındaki soğuk esintiler içinde öldürme niyeti taşıyordu. Şiddetli rüzgârda kendine mukayyet olmaya çalışırken Reinhard, geriye doğru atılıp üstünden geçtiği yerleri kan içinde bırakmıştı. Boğazından oluk oluk kan kusmasına rağmen kılıcını doğrulttu.
Masmavi gözlerinden Sonun Yaratığı ile Buz Cadısı’nın yan yana duruşu yansıyordu.
Puck: “Kusura bakma Reinhard. Konu Lia olunca boynum kıldan ince. Bu kadar bitap düşmüşken seni ben bile yenebilirim… kedisel gaddarlık da diyebilirsin.”
Emilia: “Ne olur, Reinhard! Geri çekil! Subaru’yla beni rahat bırak!”
Reinhard: “――Buna, müsaade edemem.”
Emilia’nın işleri bu raddeye getirip yine de tatlıya bağlama çabası karşısında Reinhard başını iki yana salladı.
Konuşup anlaşma faslı biteli çok olmuştu. Gafil avlanmıştı… Hatta öyle ki koşullar el verseydi uzlaşmacı yaklaşımı geri çevirmeyebilirdi. Yarası bu kadar hayatiyken mecburdu.
Ancak Reinhard’ın gönlü buna el veremezdi. Bu, göz ardı edilebilecek bir mesele değildi.
Reinhard: “Pleidas örgütünün elebaşı Arındıran Kral, Natsuki Subaru, başta Roswaal L. Mathers olmak üzere Krallık’tan, Vollachia İmparatorluğu’ndan, Kararagi Şehir Devletleri’nden ve son olarak Kutsal Krallık Gusteko’dan tamı tamına yüz yirmi altı bin yedi yüz iki kişinin ölümünden sorumludur.”
Emilia: “…”
Reinhard: “Bu rakam yalnızca doğrudan cinayetleri kapsamakta. Dolaylı yoldan aldığı canların sayısı kayda değer miktarda artış göstermektedir. Her ne olursa olsun bu suç göz ardı edilemez.”
Reinhard’ın sözleri ciddi bir karşı savunmanın yanında rica unsuru da bulunduruyordu.
Natsuki Subaru’nun kan donduran eylemleri karşısında Reinhard, Emilia’nın içinde bir şeylerin uyanmasını umut ediyordu.
Aslında Emilia da şoke olmuştu. Kızcağızın odasındayken üstlendiği tek görev uyurken Subaru’yu seyretmekti, çocuğun hiçbir faaliyetinden haberdar değildi. Malikâneden ayrılır ayrılmaz Roswaal’ın katledilmesini de Subaru’yla alakalı olduğunu az çok tahmin ediyordu.
Yaşadığı şokun ardından Emilia başını eğdi.
Şok yaşamıştı. Yaşamıştı yaşamasına ama buna sebebiyet veren Subaru’nun bunca zamandır işlediği günahlar değildi…
Emilia: “――Özür dilerim, Reinhard. Subaru hâlâ benim için çok kıymetli.”
Millete kan kusturtan bu adamın yaptıklarını öğrenmesine rağmen ona olan bağlılığı hiç sarsılmamıştı. Yaşadığı şok öğrendiklerinin etkisindendi.
Emilia’nın duyguları gerçeği öğrense bile en ufak değişmemişti.
Reinhard: “――Tıh!”
Emilia’nın itirafı karşısında Reinhard dudağını ısırmıştı. Ardından Ejder Kılıcı’na davranmaya yeltendi…
Reinhard: “Kılıç Azizi soyundan Reinhard Van Astrea.”
Emilia: “Adım Emilia, sadece Emilia.”
İsimlerini söylemenin hemen ardından kaşla göz arasında beyaz ışıklar saçan bir şok dalgası Pandemonium’un üst katını yerle bir etti.
Esir tutulup kurtarılmayı bekleyen Prenses ve Prenses’i kurtarmaya gelen parıl parıl zırhlı Şövalye öldüresiye çarpışmaya başladılar.
△▼△▼△▼△
Subaru: “Hay anasını!.. Şu şerefsizi var ya!..”
Subaru küfürler ede ede yalpalayarak yürüyordu.
Bir sağa bir sola adımlarını atarken de pıt pıt yere kan damlaları düşüyordu… Sol omzunun altına suikastçının teki bıçak saplamıştı. Acıdan beyni zonklamaya başlamıştı.
ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ
Subaru: “Renksiz it seni… seni elime bir geçireyim var ya gebertmezsem namerdim!”
Kan ter içinde kalmış bir hâlde Subaru koridorun duvarına dayanarak yürümeye çalışıyordu. Suikastçı bıçağı saplar saplamaz kaçıp gitmişti, Subaru da hayati yara almadığından acı içinde can çekişiyordu… Giriş salonunda kaybolup gitmesi gereken adam birden aklına geldi.
Şerefsiz: “Buradan ötesi benim boyumu aşar. Kendinize dikkat edin, Natsuki-san.”
Düşmanın kucağında oturan elebaşının kafasını ezdikten sonra üç beş laf edip topuklamak on numara bir plan olurdu… Düşmanlarını övmek, Subaru’nun hazzettiği bir şey değildi.
Kısacası bu adam elini sürmek istemediği işleri yapmaya mükellef tutulmuştu. Kendi patavatsızlığından başa bela olabilecek bir düşmanı göz ardı etmesinin yaşattığı aşağılanmayla birlikte hüsranı öfkeye dönüşmüştü.
Fakat şu vaziyetinin öfkesini kusmaya el vereceği söylenemezdi.
Subaru: “Yaraşır bir son, yaraşır bir son…”
Şarıl şarıl kan akıyordu. Canını yakan sol yanını bir eliyle tutarak Subaru acı içinde söyleniyordu.
Yaptıklarına dönüp bir bakınca illaki bir gün ettiğini bulacağını Subaru da adı gibi biliyordu. Bilmesine rağmen yine de insanların ahı üzerindeydi, başına gelecekleri bir nebze olsun ertelemek adına cehennemin dibine kadar yolu vardı. En azından planı böyleydi, aklı ancak buna ermişti… Daha bu yola baş koyalı üç sene bile olmamışken vadesinin dolması içini karartıyordu.
Tiran’ın tekinin sonu olsa olsa böyle olurdu.
Son zamanlarda duyduğu güvensizlik zıvanadan çıkmıştı. Bu güvensizlik de yıkılışın temelini oluşturmuştu.
Ama hiçbir pişmanlığı yoktu.
“Keşke şunu, bunu yapsaydım.” gibi şeyler aklından geçmiyordu.
Yaptığının yanlış olduğunun farkındaydı, yanlışından dönmemeye de niyeti yoktu. Tek düşündüğü hayatında hep yanlış anlaşılmış olmasıydı, Subaru bata çıka yoluna devam etmekten başka bir şey yapmamıştı.
Daha çok boğuluyormuş gibiydi. Sanki denize düşmüş de bir soluğa hasret kalmıştı.
Sırf bu――
???: “――Subaru.”
Subaru: “…”
Ardında kan izi bıraka bıraka koridorda ilerlerken birisi Subaru’ya seslendi.
Bir anlığına Subaru kaşlarını kaldırdı, sesi tam olarak algılayamadı… Kimin seslendiğini bilmediğinden değil, ona seslenenin neden burada olduğunu çözememişti.
Çünkü kızcağızın odası kalenin diğer ucundaydı, kaçmaya çalışıyorsa burada durması mantıksızdı. O yüzden――
Subaru: “Ah, hop!”
???: “Seni tekrar gördüğüme ne kadar sevindim anlatamam…”
Subaru: “Emilia?..”
Kızcağız ona doğru koşar adımlarla yaklaşmış, koridorun ortasında onu kollarına almıştı. Kızcağızın güzeller güzeli yüzünü görene dek gördüklerinin gerçekliğini idrak edememişti.

Siyah beyaz dünyasına gümüş saçlar, mor mor gözler ve kiraz dudaklar birden renk katmıştı.
Bu renkten mahrum dünyada yalnızca Emilia rengarenk kalmış gibi bir his içine doğdu.
Subaru: “İyi de… neden?”
Emilia’ya bakınca boyanmış gibi duruyordu, Subaru bir türlü nedenini anlayamadı.
Emilia’nın sımsıcak kolları Subaru’yu ısıtıyordu, öyle bir sarılıyordu ki acıtıyor dese yeriydi.
En nihayetinde Subaru, Emilia’yı hep tek taraflı sevmişti şu zamana kadar. Ne olmuştu da Emilia, Subaru’nun yanına gelmişti?..
Subaru: “Emilia… Yaralanmışsın.”
Emilia: “Bir şeyciğim yok, sen hiç korkma. Bir şey olmaz.”
Emilia, Subaru’ya sarıldıkça sarıldı. Tekrar dönüp yüzüne baktı. Gülümseyip cesur bir tavır takınsa da her tarafı yara bere içerisindeydi.
Gümüş rengindeki göz alıcı saçları darmadağın olmuştu, saçının bazı yerleri kesilmişti, bu da dengesiz bir görünüm katıyordu. İncecik, beyaz geceliği parçalanıp kanlar içinde kalmıştı. Çıplak ayağında da ufak tefek acıtacak kesikler göze çarpıyordu.
Kızı tehlikelerden uzak tutabilmek adına şahsi odasına sayısız güvenlik önlemi konulmuştu.
Dahası, yanında Yüce Ruh da olması gerekirdi. Öyle ki kızcağızı her türlü tehdite karşı korurdu.
Subaru: “Başına bunlar gelirken Puck ne halt yiyordu?..”
Emilia: “Puck’ı soruyorsan… Geçti geçti, bir şey yok…”
Subaru: “?..”
Bir anlığına Emilia ne diyeceğini bilemedi. Ama kaşla göz arasında kelimelerini toparladı.
Subaru, Emilia’nın bu tepkisine şaibeli gözlerle baktı fakat Emilia gözlerini açar açmaz zar zor anlaşılan tereddütü öyle her yerde bulunamaz bir nimetti.
Emilia: “Subaru, kaçıp gidelim buralardan. Elimizi çabuk tutarsak kimse peşimize takılamaz.”
Subaru: “――Ne kaçması? Benimle mi?”
Emilia: “Tabii seninle! Başka kimle kaçacağım? Saçmalama.”
Tavırlarından birazcık sinirlendiği anlaşılıyordu. Emilia parmağıyla Subaru’nun burnuna dokundu. Bu durduk yere gelişen olaylar silsilesi altında kalan Subaru’nun kafasında binbir türlü soru işareti dolanıyordu.
Bir kere Emilia’nın Subaru’dan çekinmesi gerekirdi.
Subaru: “Oysa sırf beni kıramıyorsun diye dönüp dolaşıp sana geliyordum…”
Emilia: “――Öyle mi? Yani, benim de aklımdan geçmiyor değildi de…”
Subaru: “Emilia?”
Bir elini göğsüne koyan Emilia melül melül bakıyor, yapayalnız kalmış gibi bir izlenim veriyordu.
Subaru kızcağızı malikâneden kaçırdığından beridir beraber yaşadıkları anılar bir bir gözlerinin önünden mi geçiyordu? Bugüne kadar kaç kez bu rezil rüsva adamın uyuyuşunu seyretmişti?
Ortak zamanlarında Subaru her ne kadar hidayete ermiş gibi hissetse de Emilia aşağılanmış hissetmekten kendini alıkoyamıyordu.
Emilia: “Sana çok kızgınım sanırdım Subaru. Meğer kızgınlığım bir tek ilk günlerimizde söz konusuymuş… Sonra sonra bana yardım eli uzattığının farkına vardım.”
Subaru: “Yardım eli mi?..”
Emilia: “Çünkü Subaru bana ihtiyacın vardı. Ömrühayatım boyunca kimsenin bana bu kadar ihtiyacı olmamıştı ama sen bu durumu tersine çevirdin…”
Subaru’nun aklında beliren söz ise “karşılıklı muhtaçlık” idi.
Subaru ancak Emilia’nın varlığıyla huzura kavuşabiliyordu, meğer diğer yandan da Emilia benzer hislere ortaklık ediyormuş. Kızcağız birlikte geçirdikleri zamanları özlemle anıp öyle zamanlara ihtiyacı olduğunu beyan etti.
Böylece ikilinin arasında karşılıklı muhtaçlığa dayalı bir ilişki oluştu, birbirlerine bel bağlıyorlardı.
Emilia: “Subaru, her daim seninle olmak istiyorum. Kaçalım mı?”
Subaru: “――Böyle söylemen çok hoşuma gitti ama…”
Kekeleyerek cevap veren Subaru, Emilia’nın itirafını kabul edemedi.
Çocuğun kalbi şaşkınlıkla çarpıyordu. Fakat az biraz farkına varmasıyla beraber daha gerçekçi bir yanıta ulaştı.
Emilia’nın beraber kaçma fikrinin bir oluru yoktu.
Reinhard yoldaydı. Her ne kadar Cecilus onu kalenin içinde eli kolu dolu bir hâlde bırakacak olsa da kalenin etrafı Arındıran Kral’ı tahtından indirmeye baş koymuş düşmanlarla kaynıyordu.
Subaru’nun kalenin dışında tek bir müttefiki kalmamıştı. Olası düşmanları gözaltında tutma taktikleri de şu hâldeyken bir halta yaramazdı. Tüm o olası düşmanlar kalenin dışında etten duvar örmüştü.
Emilia’yla beraber alıp başını gitmeleri olacak iş değildi.
Natsuki Subaru’nun sonu buracıkta gelmeliydi. Buracıkta hayatına bir son verilmeliydi――
Subaru: “…”
Emilia: “――Madem öyle ben de seninle beraber ölürüm.”
Subaru: “…”
Bu sözleri duymasıyla birlikte Subaru serseme dönmüştü. Hatta ne bıçaklandığında, ne Reinhard çıkageldiğinde ne de vadesinin dolduğunu anladığında bu kadar şaşırmıştı.
Emilia gülümseyerek Subaru’ya bakıyordu, ağzından çıkanlar tam anlamıyla sevgi ve şefkatin birer yansımasıydı.
Natsuki Subaru’nun sonu geldiyse Emilia’nınki de gelecekti. Buracıkta――
Emilia: “Gerekirse sonumuz beraber gelsin. Bana ihtiyacının olmadığı yerde bir saniye durmak istemiyorum.”
Subaru: “――Ah.”
Emilia: “Ne olur Subaru! Sana muhtacım! Yanında olmak istiyorum!”
Emilia çocuğun iyice koynuna girdi. Kızcağızın her tarafı kan revanken iç çekişini görünce Subaru, normalde hissettiğinin tam aksine ona ihtiyaç duyulduğu hissine kapılıverdi.
Nasıl ki o vaktizamanında Emilia’nın kucağına sarılıyordu, şimdi de Emilia çocuğun kucağına sarıldı.
Başından beridir Subaru, Emilia’ya muhtaçtı. Kızcağız sayesinde hidayete kavuşuyordu.
Şimdi ise Emilia, Subaru’ya muhtaç bir şekilde hidayet arayışına girmişti.
Şu anda Emilia’nın Subaru’ya ihtiyacı vardı, ondan medet umuyordu.
Böyle bir anın gelip çatacağı kimin aklına gelirdi ki――
Emilia: “Subaru?”
Emilia’nın omuzlarından tutarak Subaru kızcağızı itti.
Ardından kızcağızın karşısında hareketsizce durdu. Emilia’nın gözleri yaşadığı şokla fal taşı gibi açılmıştı, çocuk geriye adım attı.
Emilia kafasını kaldırıp Subaru’ya bakıyordu.
Sonrasında dudakları titreye titreye kekeleyerek Subaru’nun ağzından kelimeler döküldü.
Subaru: “İnanmıyorum…”
İnkâr edermişcesine kafasını sağa sola sallayarak Subaru, Emilia’ya baktı―― korku dolu gözlerle.
Emilia: “Suba――”
Subaru: “Hayır, kes şunu! Ne olur! Dur! Yapma! Olmaz! Dur! Dur! Dur! YALVARIRIM
DUR!”
Korkuydu. Korkuyordu.
Korku doluydu. Korkudan başka bir şey yoktu. Yalnız korku vardı. Bir tek korku.
Korku, korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku, korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku, korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku, korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku, korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku, korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku, korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku, korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku, korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku, korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku, korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku, korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku, korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku, korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku, korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku, korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku, korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku, korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku, korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku korku, korku――
???: “Cadının pis kokusu üzerine bu kadar sinmişken…”
Kulaklarını kapadı.
Başını tuttu.
O sesten kaçmaya çalıştı, yükselen çığlıktan, kulakları çınlatan tınıdan.
???: “――Daha ne kadar işin içinde parmağın yokmuş gibi davranacaksın?”
Kulaklarını kapasa da.
Başını tutsa da.
O sesten kaçmaya çalışsa da yükselen çığlıktan, kulakları çınlatan tınıdan. Nafile.

???: “――Ablam ne kadar da nazik.”
Subaru: “Ben ne bileyim lan bunu, HAAA!.. Hık!”
İnsana boğazından kan getirtecek kadar yüksek sesle çığlık atan Subaru geri adımlar attı.
Emilia doğrulup çocuğa ne olduğunu sorsa da çocuk onu duyamadı.
Tatlı, cana yakın, narin sözlerle Subaru’ya yaklaşmaya çalışsa da Subaru farkında değildi.
Kızcağızın ne sesi ne de tek bir kelimesi duyulabiliyordu. Ya da çocuk duymak istememişti.
Nazik olmayın bana. Yaklaşmayın bana.
Niye koynuma girmeye çalışıyorsunuz? Yılan mısınız?
Olmaz böyle şey!
Kaç kişinin hayatını kararttım haberiniz var mı sizin?
Emilia’nın bunlara göz yummaması lazım.
Akıl alır gibi değil!
Ben mi değiştirdim kızcağızı?
Natsuki Subaru’nun salaklığı, Emilia’ya bel bağlaması, Emilia’ya güvenmesi, Emilia’nın yanına gidip kendine gelmesi, Emilia’nın kucağında salya sümük ağlaması, Emilia’nın pijama giyerek onu sakinleştirmesi―― Bunlar mı kızcağızı değiştirmişti?
Natsuki Subaru’yla beraber Emilia da mı değişmişti?
Subaru: “Benden nefret etsen, dövsen, sövsen daha iyiydi!”
Emilia: “…”
Emilia’nın rengi gitgide soluyordu.
Emilia’nın üzerindeki renkler soldukça da siyah beyaz dünyayla bir hâle geliyordu.
Yalandı, yalan olmak zorundaydı. Bu yalanı da Subaru’nun dünyasını karartmıştı.
Gümüş saçlı, mor gözlü Emilia―― Subaru’nun inanıp güvendiği Emilia’nın güzelliğine güzellik katan renkleri sönüyor, söylediği yalan onu grinin tonlarına bürüyordu.
Bu gerçeği kabullenemedi. Emilia asilzadeydi ve öyle de kalacaktı.
Kızcağız her ne kadar nefret etse de ona ihtiyacı olan birine sırt çeviremiyordu.
Çünkü çocuk, kızcağızın nahifliğini kalbinin temizliğinin yüzüne yansıması olarak görüyordu, bu yüzden de Subaru’yu affedemezdi. Subaru kızın kolları arasında boğuluyordu.
Ama Emilia’nın da değiştiğinin farkına varınca…
Subaru: “Bana nazik davranma!..”
Subaru: “Öyle ya da böyle illaki bir huyumdan nefret edeceksindir! Benden şüphe edeceksindir! Niye, önünde engelim diye! Beni öldürme planları yapacak, arkamdan konuşacak, sövecek, sayacak eninde sonunda da beni sırtımdan bıçaklayacaksın!”
Subaru: “Madem öyle bana ta en başındaki gibi nefretle yaklaş! Hiç değişmeden ilk günkü gibi kalsaydın her şey güllük gülistanlık olurdu! O günlerde nasıl nefret ediyorsan yine et. O günlerde nasıl nefret ediyorsan――”
Birden kelimelere dökülen şey öfkeydi.
İçinde boğulduğu öfkesini yeryüzündeki herkese ve her şeye kusuyordu.
Kendini boğulmaktan kurtarmak için de umutsuzca ardı arkasına soluk alıp veriyordu. Ama bu hâle düşmüşken Emilia bile ona ihanet edebilirdi.
――Eninde sonunda değişecek biri, gün gelecek ona ihanet edecekti. Ha şimdi etmiş ha sonra.
Subaru: “Gün gelecek beni sırtımdan bıçaklayacaksın, hiç bana âşıkmış triplerine girme!”
Emilia: “――Hih!”
Emilia çocuğa bir elini uzatmak istese de Subaru titreye titreye siyah beyaz kızı tutup bir kenara fırlattı.
Sarsılmanın etkisiyle kız koridorun kenarına düşmüş, dayanağını kaybetmişti. Bir anlığına Subaru tereddüte kapılsa da korkusu tüm duygularını bastırıyordu.
Emilia da artık sakin kalamadı.
Bu da bir gün geçer, lafı artık tutunduğu son dalı olmuştu―― Kızcağızın ona muhtaç kalacağı aklının ucundan geçmezdi.
――Emilia bir gün onu affedecekti.
Bugünleri görmemeyi umut ederdi ama o gün gelip çatmıştı.
Böylece Subaru, bu siyah beyaz dünyada bir başına kalmıştı. Artık elinin altında bulundurduğu tek bir dayanağı kalmıştı.
Emilia: “!..”
Emilia yere yığılırken çığlık atarak bir şeyler söyledi.
Subaru kızcağızı ardında bırakıp koşmaya başladı.
Sol yanında daha da acı hissetmiyordu. Acıyı falan umursamıyordu.
Her şeye bir nokta koyarken bir dileği vardı. Subaru’nun tüm dünyası renklerden arınmıştı.
Geriye bir tek o kalmıştı.
Subaru’nun boğulurken tutunabileceği son daldı…
――Öyle bir varlıktı ki bu hiçbir zaman değişmeyecek, her daim Subaru’dan nefret edecekti.
Emilia: “!..”
Aklı başında olmayan Emilia’nın sözleri yine aklı başında olmayan Subaru’ya ulaşamamıştı.
Kötülük yuvası Pandemonium’un yıkılışı gitgide ivme kazanıyordu.
Çöküşün eşiğindeki, renkten mahrum dünyaya Subaru adımını atmıştı.
Subaru: “…”
Natsuki Subaru, kendi odasına varmıştı, hâlâ sapasağlamdı.
Emilia’nın şahsi odasına kurulduğu gibi bu odaya da sıkı bir güvenlik önlemi alınmıştı―― Çünkü bu odada da tıpkı Emilia gibi kılına zarar verilmemesi gereken birini barındırıyordu.
Emilia’yı tehlikelerden uzak tutmak için odasına tıkmıştı ama bu odada durum farklıydı.
Hemen yanı başına kurulmuş düzeneği Subaru açtı.
Kitaplığın ardına gizlenmiş kapıyı Natsuki Subaru’dan başkası açamazdı.
Subaru usulca kapıyı araladı.
Odanın diğer ucundan duvara asılmış zincir sesleri yankılandı.
Bu zincirlerle ses çıkartırken pespembe gözler Subaru’ya doğru bakıyordu. Gözlerin sahibi konuştu.
???: “――Nihayet ölmeye geldin herhâlde, Barusu?”
――Kendi canına kıyma arzusu taşıyan kız sırf öfkesi yüzünden kan kırmızısı dudaklarıyla gülümsedi.

S O N
#Umarım keyif almışsınızdır. Epey bir süredir, zaman zaman aralıklı olsa da, bu çeviri üzerinde çalışıyordum. Elliden fazla saatimi gömdüğümü söyleyebilirim. Diliyorum ki sizler de okurken ne kadar üzerine uğraşılmış bir iş olduğunu fark etmişsinizdir. Bu süreçte bana yardımcı olan Re:Zero âlimi arkadaşlarıma ve özellikle Bertiel’e çok teşekkür ederim. Gerek düzenleme gerek ise çeviri safhasında çok yardımları dokundu. Aşağı yukarı 5 senedir çeviri ve düzenleme işleriyle haşır neşirim. Bu süre zarfında çeviriden uzaklaştığım dönemler olmadı diyebilirim. Resmî televizyon kanallarına bile iş vermiş biri olarak ilk kez bu kadar büyük çapta bir şeyi çevirdiğimi söylemem gerek. Okurken keyifli vakit geçirdiyseniz ne mutlu bana.
#Okuduktan sonra da bunu izlemenizi tavsiye ederiz:

Ellerine sağlık admin çok güzel olmuş gece gece de keyif verdi
ellerinize sağlık
çeviri için teşekkür ederiz
sloth if ne zaman gelir en çok onu merak ediyorum
çevirisine başladık ne zaman biter dersen onu bilmiyorum ama yakın bir zamanda kısa ön söz bölümü gelecek, bölüm bölüm ilerleyeceğiz
Çeviri için çok teşekkür ederim
Elinize sağlık
Elinize sağlık
Sonunu hiç beklemiyordum laa şok oldum.
Elinize sağlık.
Elinize sağlık çok güzel olmuş
Çok iyiydi lan
Harika olmuş elinize sağlık
Emeklerinize sağlık çeviri için teşekkürler
knk neden üzgünsün??? üzgünsen söyle dermana dert bulunur (bu terslikte bir iş var) neyse güzel bir söz yazayım bari
“bazı şeyler zaman alır, zamanda bazı şeyleri bizden…”
Tam da olması gerektiği gibi son buldu. O kadar can aldıktan sonra Subaru bu günahlarından dolayı huzur bulamadı ve ölüme kendi ayağıyla gitti
Sonu çok garipti la
Etkileyici…
Harikaydı
Ellerinize sağlık
Harika
İnsanoğlu yaşattırdığını yaşamadan ölmezmiş
rem ölmese iyiydi de şaka bir yana güzel hikaye haa çeviri için teşekürler onii-chan!!
admin rem if ne zaman devam edecek ya 🙁
Sona bak lan hiç beklemiyordum.Çeviri için teşekkür ediyorum.
Anlamadığım birkaç yer dışında baya güzeldi…