
1
Onu saray bahçesinde gördüğünde, Fourier Lugunica aniden olduğu yere çakılıp kaldı.
Rüzgâr altın sarısı buklelerini çekiştirirken, koca kızıl gözleri merakla sonuna kadar açıldı. Nefesini dışarı verirken, belirgin köpek dişlerinden biri küçük bir azı dişi gibi dışarı fırlamıştı. Henüz on yaşında bile olmayan genç çocuk, bahçeyi daha iyi görebilmek için açık balkondan aşağıya doğru sarktı.
Fourier tam da öğretmenlerinden birinden kaçıyordu ve öylece bakıp duracak vakti yoktu. Koridorun gerisinden adamın sesini şimdiden duyabiliyordu. Eğer yakalanırsa, o tehlikeli derecede sıkıcı dersine geri sürüklenecekti—— ama Fourier bunu bilmesine rağmen gözlerini önündeki manzaradan koparamıyordu.
Lugunica Kraliyet Sarayı’nın bahçeleri, sahip oldukları her bir yetenek ve bilgi kırıntısını sergileyen saray bahçıvanlarının eseriydi. Ortaya çıkan sonuç ise her mevsim farklı çiçeklerin ve tomurcukların açtığı, insanın başını döndüren muazzam zenginlikte bir manzara mozaiğiydi.
Ağaçların yaprakları serin esintinin kucağında usulca hışıldarken, havaya savrulan yapraklar dünyanın faniliğini fısıldayan bir yağmura dönüştü. İşte o büyülü bahçede Fourier, ışıldayan bir tomurcuğa rastladı—— bir kıza.
Genç kız hem kibar hem de güzel bir duruş sergilerken, yemyeşil saçları arkadan bağlanmıştı. Belli ki kaliteli bir kumaştan yapılmış, taze çimen rengindeki elbisesini büyük bir özgüvenle taşıyordu. Fourier durduğu yerden onun sadece profilini görebiliyordu ancak boynunun ve yanağının o duru beyazlığı, badem gözlerindeki kehribar parıltısıyla birleşince kızın taşan güzelliğinin ne kadar eşsiz olduğunu fısıldamaya yetiyordu.

Yine de her şey bundan ibaret olsaydı, Fourier’in kalbinde bu kadar derin bir iz bırakması mümkün olmazdı. Onun için sarayda karşılaştığı dünya güzeli bir kızın verdiği o geçici heyecandan fazlası olmazdı.
Fakat her şey bundan ibaret değildi.
Kız: “————”
Genç kız bahçede dikilmiş, gözlerini rengârenk çiçek dizilerine çevirmişti. Şayet sadece çiçeklerin o parlak renklerine hayran kalsaydı, mizaç olarak herhangi birinden farkı olmadığı anlaşılırdı. Oysa o, bahçenin merkezindeki gösterişli çiçekler yerine ta köşedeki tek bir tomurcuğu süzüyordu. Gözlerini ondan ayırmıyordu, sanki çiçeğin o saniye açılışını göreceğinden emin gibiydi…
???: “Fourier Majesteleri! Demek en sonunda bana kulak verdiniz!”
Soluk soluğa kalan öğretmeni, sonunda Fourier’in koridorda durduğu yere ulaştı. Yüzünde bariz bir rahatlamayla çocuğa baktı, ancak Fourier’in bahçeye o şekilde kilitlendiğini fark edince bu rahatlama yerini şaşkınlığa bıraktı.
Öğretmen: “Majesteleri?.. Dışarıda dikkatinizi çeken şey de——”
Fourier: “Hiçbir şey efendim! Hiç! Tek bir şey bile yok! Kesinlikle sizin endişelenmenizi gerektirecek bir durum değil!”
Adam, çocuğu bu kadar büyüleyen şeyin ne olduğunu anlamaya çalışırken Fourier bir hışımla öğretmenin üzerine atıldı. Manzarayı gizleme ümidiyle uzattığı eli öğretmenin yüzüne çarptı ve adam “Ah gözüm!” diye bağırarak geriye doğru sendeledi. Ancak Fourier’in bunu umursayacak hâli yoktu. Onun asıl korkusu, çiçeklerin başındaki o genç kızın bu kargaşayı duymasıydı.
Yüreği ağzında bahçeye göz attı. Tam o sırada gürültüyü duyan genç kız da bakışlarını onun olduğu yöne çevirdi. Fourier, göz göze gelmemek için alelacele bakışlarını kaçırdı.
Fourier: “B-Bu hiç iyi değil. Çok tuhaf hissediyorum… Belki de hastalanmışımdır? Yanaklarım alev alev yanıyor ve nefes almakta zorlanıyorum…”
Göğsündeki sızıyı ve nefes almakta ne kadar zorlandığını fark eden Fourier, burada durmanın kendisi için hiç de iyi olmayacağına kanaat getirdi. Yerde kıvranan öğretmenini bacağından yakaladığı gibi büyük bir süratle koridorun sonuna doğru kaçmaya başladı.
Öğretmen: “Ah, Majesteleri! Ah! Acıyor!”
Fourier: “Sık dişini! Seni kucaklayıp taşıyacak kadar güçlü değilim herhâlde! Ama seni böyle tehlikeli bir yerde de bırakamam. Ne de olsa ben kraliyet ailesine mensubum—— halkın gururuyum.”
Öğretmen: “Bana olan ilginize dolayı çok duygulandım prensim ama—— of! Belki koşmayı bırakıp da—— ah!”
Yanından geçtikleri her duvarda kafası yankılanan öğretmen acıyla inliyordu ama Fourier ona aldırış etmiyordu. Gözlerini yumduğu her an o kızı görmeye devam ediyordu. Kalbinin bu çılgınca atışının yegâne sebebi oydu ve ne kadar vakit geçerse geçsin, onun hayalini kafasından kovmaya gücü yetmiyordu.
Bahçeden uzaklara koştururken, orayı terk etme konusundaki bu isteksizliği Fourier için tam bir gizemdi.
2
Fourier Lugunica, bin yılı aşkın bir tarihe sahip olan Ejderha Dostu Lugunica Krallığı’nın kraliyet ailesine mensuptu. Hüküm süren kral Randohal Lugunica’nın oğluydu. Dolayısıyla taht üzerinde hak sahibi olan ve en yüksek onurlara layık görülen bir prensti.
Fourier: “İyi de ben sadece dördüncüprensim. Benden önce gelen ağabeylerim var. Tacın bana kalması yakın zamanda olacak iş değil. Bu durumda gece gündüz demeden sarf edilen bunca emek beyhude değil mi?”
???: “Ho-ho-ho! Bakıyorum da arsızlık konusunda kendinizi epey geliştirmişsiniz Majesteleri.”
Fourier derslerini bitirmiş, odasında dinlenirken bir ziyaretçisiyle sohbet ediyordu.
Miklotov’un sözleri üzerine Fourier yüzünü ekşitti. Karşısında gülen adam, saçı sakalı ağarmış, yaşını başını almış bir ihtiyardı. Bu kişi, krallığın akıl hocası kabul edilen İhtiyarlar Meclisi temsilcisi Miklotov McMahon’du—— devletin tüm iplerini elinde tutan Miklotov, tam anlamıyla bir bilgeydi. Öyle ki Fourier, kralın yokluğunda bile Miklotov başta olduğu sürece krallığın düzeninin bozulmayacağına dair fısıltıları çok kez duymuştu.
Babasını yetersiz gösteren dedikodular Fourier’in hoşuna gitmese de Miklotov hırslarından arınmış ve kendini krallığa adamış sadık bir hizmetkârdı. Üstelik yaşlı adamın, yönetim konusunda pek de becerikli sayılmayan kraliyet ailesine hizmet etmek için elinden gelenin en iyisini yaptığı da bir gerçekti—— hâl böyle olunca Fourier bu tarz söylentileri kınamakta bir hayli zorlanıyordu.
Fourier: “Babam ve ağabeylerim bu işi beceremiyorsa neden sen kral olmuyorsun? Böylesi çok daha basit olmaz mıydı? Ne dersin?”
Miklotov: “Bu ihtiyar kalbime indirmek üzeresiniz Majesteleri, sizin konumunuzdaki birinin bu tarz lafları bu kadar hafife alarak konuşması hiç doğru değil. Hem her şeyi bir kenara bıraksak bile, böyle bir durum Ejderha ile yaptığımız anlaşmanın ihlali olurdu.”
Fourier: “Ejderhayla olan Kadim Antlaşma, tabii ya.”
Miklotov vakur bir şekilde onay verdi. Fourier başını masasına yasladı ve derin düşüncelere daldı.
Bahsi geçen bu Kadim Antlaşma, Lugunica Krallığı’nın neden Ejderha Dostu Krallık lakabını aldığının sebebiydi. İlahi Ejderha Volcanica ile yapılan bu yemin ve onun sunduğu himaye, krallığın yüzlerce yıl boyunca zenginleşip serpilmesini sağlamıştı.
Fourier: “Her şeyi Ejderha hallediyor… Hasatların bereketinden tut da krallığın emniyetine kadar her şey ona emanet. Üstelik bu lütuftan sadece onunla o kadim dostluğu kuran Lugunica Kralı’nın kanını taşıyanlar yararlanabiliyor. Tüm bu tablo, kulağa gerçek olamayacak kadar kusursuz geliyor.”
Miklotov: “Yine de Ejderha’nın kutsamasına sahibiz. Bu da başta Ulu Kral olmak üzere, sizin gibi yüksek makam sahiplerini bu krallık için en elzem kişidir.”
Fourier: “Öyle olduğunu duydum, hem de başımı ağrıtacak kadar çok kez.”
Miklotov: “Hımm. Ben de bunu dilimde tüy bitene kadar defalarca söyledim.”
Fourier dudaklarını büzdü ancak Miklotov büyük bir sükunetle sakalını sıvazlamaya devam etti.
Miklotov: “İşte bu hikâye yüzünden, bulunduğunuz makamın ehemmiyetini çok daha içten bir şekilde kavramınızı temenni ediyorum Majesteleri.”
Fourier: “Hımm, o zaman sanırım başka çarem yo—— Dur bakayım! Madem bizi mühim kılan tek şey damarlarımızdaki kan o zaman tüm bu derslerin pek de lüzumlu olmadığı anlamına gelmez mi? Peki buna ne diyeceksin?”
Miklotov: “Ho-ho, arsızlık yine baş gösterdi. Olayı bir de halkınızın açısından düşünün. Kanun gereği o koltukta kim oturuyorsa ona saygı göstermek zorundadırlar ancak neden bir kara cahile ya da zorbanın emri altında olmayı seçsinler ki—— bir bilgenin emrinde olmak varken? Zekâ, doğru dürüst işlenmeden çiçek açmaz. Aslan Kral’ın kanı da aynı şekildedir.”
Fourier: “Aslan Kral mı? Yine mi o modası geçmiş isim?”
Miklotov’un ses tonuna tuhaf bir heyecan yerleşmişti ama Fourier ona manalı bir gülüşle bakmakla yetindi. “Aslan Kral” tabiri, Ejderha ile o Kadim Antlaşma’yı imzalayan ilk hükümdar için kullanılan bir isimdi—— başka bir deyişle, bugünkü Lugunica Krallığı’nı kuran ilk kişiydi o. Kendisi tarihe “son Aslan Kral” olarak kazınmıştı.
Fourier: “Aslan Kral’ın soyundan gelenlerden beklentinin ne denli yüksek olduğunun farkındayım ancak taht sırasında bu kadar arkada kalmış bizler için bu çok büyük bir beklenti. Dünyanın dört bir yanını arasan da tarihe baksan da o bilgeler eşi benzeri olmayan kişiler. Yakın zamanda öyle birinin doğmasını hiç beklemiyorum.”
Miklotov: “Öyle diyorsunuz Majesteleri, lakin o asil kan henüz etkisini yitirmiş değil. Kraliyet soyunda her birkaç nesilde bir gerçek bir ustanın ortaya çıktığı bir gerçektir. İki nesil evvel de…”
Miklotov gayet akıcı bir şekilde konuşuyordu ama aniden durdu. Kırışık yüzü karardı, başını salladı ve “Hayır.” diye mırıldandı. Bir süre sonra devam etti:
Miklotov: “Özür dilerim. Dilim sürçtü. İnsan yaşlanınca hafızası pek güvenilir olmuyor.”
Fourier: “Senin hafızanı yitirmen bu krallık için felaket demek olur! Benim gibi haylazın tekiyle uğraşacağına git de sağlığına bak!”
Miklotov: “Majestelerinin bir haylaz olduğu kanaatinde değilim…”
Fourier onu odadan dışarı çıkarmaya çalışırken Miklotov biraz direnç gösterdi. Lakin yaşlı kemikleri, gençliğinin baharındaki bir çocukla aşık atamazdı.
Fourier: “Pekâlâ, şimdi…”
Geveze ihtiyarı kovalayan Fourier artık yalnızdı. Hemen kıyafetlerinden kurtulmaya başladı. Keyfine göre bir şeyler giydi ve göze çarpan altın saçlarını gizlemek için kafasına bir bandana sardı. Her ihtimali hesaba kattıktan sonra sessizce odadan tüydü.
Koridorda kimse yoktu. Fourier sessiz sarayın içinde büyük bir aceleyle koşmaya başladı. Dikkat çekmemeyi umuyordu, zira birinin onu görmesi hiç iyi olmazdı.
Yine son günlerde mesken tuttuğu yere gidiyordu. ——Her gün bahçeleri izleyip o kızı görmeyi düşlediği balkona.
3
Fourier balkona gayet rahat bir tavırla ulaştı. Korkuluklara tırmanmadan önce etrafta kimse olmadığından emin oldu ve aradığı kızı görebilmek için gözlerini dikip bahçeyi can atarak izlemeye koyuldu.
Fourier: “Hımm. Demek bugün de görünürlerde yok. Buraya kadar gelmek için bunca çaba sarf ediyorum lakin hepsi nafile. Bir prense böyle bir şey yapmak—— O kız sahiden pervasız. Tanrım.”
Hasretle aradığı sureti bulamayan Fourier tamamen pişmanlık içindeydi. Onu orada ilk gördüğü günden beri on gün geçmişti.
O gün göğsündeki o şiddetli çarpıntı tehlikeli göründüğü için arkasına bakmadan kaçmıştı lakin şimdi tam da o heyecanı yeniden tatmak arzusuyla onu tekrar görmeyi diliyordu.
Kalbindeki o sızı aslında hiç geçmemişti. Aksine, onun yüzünü her hatırladığında bu sızı yeniden canlanıyordu. Bu esaretten kurtulmasının yegâne yolunun ona kavuşmak olduğu kanaatine varmıştı.
Fourier, eylemlerine yön veren sezgilerinden hiçbir zaman şüphe etmemişti. Bazen durup dururken, önündeki tonlarca ihtimal arasından tek bir doğrunun sıyrılıp öne çıktığını hissederdi. Bu hisle bulduğu yollar onu hiçbir zaman yanıltmamıştı. İster aritmetik ve tarih dersi olsun ister piyonlarla oynanan bir tahta oyunu olan Şatranjdaki bir hamlesi, bu sezgi hep tıkır tıkır işlemişti. Hatta radikal bir örnek olarak, yıllar evvel babası kralın bindiği ejder arabasının tekerleklerinden birinin kopacağını bile önceden tahmin etmişti.
Fakat tüm bunlara sadece birer tesadüf gözüyle bakılarak kulak asılmadı; tekrarlanması mümkün olmayan basit tahminler sayıldı. Bunu öğretmenine anlatmış olsa da adam saçmalık olduğunu söyleyerek homurdanmıştı. Fourier, kendisini normal insanlardan farklı kılan bu sezgiyi kanıtlamak için meseleyi üsteleyecek kadar cahil bir çocuk değildi.
Fourier: “Neyse. Şimdi önemli olan o kız. En azından adını bilseydim her şey çok daha kolay olurdu…”
Şu anki tek ipucu, kızın saraya girme izni olan saygın bir ailenin kızı olması gerektiğiydi. Eğer onu ne zaman ve nerede gördüğünü söyleseydi, muhafızlar ve hizmetçi kızlar ona yardım edebilirlerdi.
Fourier: “Ama insanlardan bir şeyler istemekten nefret ediyorum. Neden bilmiyorum ama onu aradığımı birinin bilmesinin oldukça sıkıntılı olacağını hissediyorum. Hımm…”
Kalp çarpıntıları, yaptığı şeyin pek de doğru olmadığına dair o alışılmadık his… Tüm bunlar Fourier’in kafasını karıştırıyordu. Onu bir gün bulsa bile aslında tam olarak ne yapacağını kendisi de bilmiyordu.
Fourier: “Ne yapmam gerektiğine herhâlde tanıştıktan sonra karar verebilirim. Önemli bir zatın bir şeyi çok fazla ince eleyip sık dokumanın korkaklığın bir başka biçimi olduğunu söylediğini hatırlar gibiyim… Mm!”
Kendi kendine mırıldanarak orada dururken, aniden görüş alanının kenarından bir şey geçti. Fourier, açık koridorun hemen altından geçip giden şahsın silüetini gözleriyle yakalayabilmek maksadıyla korkuluklardan aşağıya doğru eğildi. Taze çimen renginde bir elbise kolunun belli belirsiz silüetini gördü.
Renk tam tamına oydu, o kızın elbisesinden hatırladığı rengin aynısıydı.
Fourier: “Eyvah…”
Kendini çok fazla öne fırlatmış, dengesini kaybetmişti ve bir anda kendini balkondan aşağı yuvarlanırken buldu. Bahçe kaldırım taşlarıyla döşeliydi. Eğer kafasını onlardan birine vurursa sonu hiç iyi bitmezdi.
Bu genç kaçamağın bedelini hayatıyla ödemek üzereydi…
Fourier: “Aaah!?”
Ama işin aslı, hiç de korktuğu şey başına gelmedi. Gövdesinin yumuşak bir zemine gömüldüğünü ve bu şeyin düşüşün şiddetini kırdığını hissetti.
Fourier: “Bıff! Bıfaaah! Pıft! Bueh! Bu da ne? Yoksa bu—— toprak mı?!”
Yumuşak toprak yığınından kendini dışarı atan Fourier, ağzındaki yaprakları ve çamuru tükürdü. Görünüşe göre kaldırım taşları yerine bir çiçek tarhına inmeyi başarmıştı; mucizevi bir şekilde burnu bile kanamamıştı.
Kafasını kaldırıp yukarı baktığında, aşağı yuvarlandığı koridoru görebiliyordu. Neredeyse iki kat boyundaki bir yükseklikten çakılmasına rağmen tek parça kalabilmiş olması, galiba yine o kör talihin bir oyunuydu.
Fourier: “Vay canına. Şansıma bak. Küçük bir talihin insanı en zor durumdan bile nasıl kurtarabileceğini açıkça gösteriyor.”
Fourier, çamurlu avuçlarına bakarak hafif bir hayranlıkla konuştu. Eğer gerçekten şanslı olsaydı en başında zaten düşmeyeceği gerçeğini tamamen görmezden gelmişti. Kendisine banyo hazırlaması için bir hizmetçi bulması gerektiğini düşünerek çiçek tarhından dışarı atladı ve etrafına bakındı.
???: “————”
Ve kız tam orada durmuş, gözlerini kocaman açmış bir hâlde onu izliyordu.
Kız, yine o aynı güzel yeşil saçlara sahipti ve saçları hâlâ yukarıdan toplanmıştı. Hatırladığı o berrak, kehribar rengi gözleri vardı ve üzerindeki o çimen rengi elbiseydi. Fourier’in hafızasına kazınan kızın tam kendisiydi.
Fourier: “Oh… Oh! Oooh…”
Bunu fark eder etmez Fourier yanaklarının alev alev yandığını hissetti ve tek bir kelime bile edemez oldu. Zamanı geldiğinde ne söyleyeceğini çok iyi bileceğine dair duyduğu o güven, onu bu zavallı hâlde tek başına bırakıp gitmişti.
Fourier orada düşünmekten bile aciz bir hâlde dikilirken, gözleri hâlâ şaşkınlıkla açık olan kız yavaşça kafasını kaldırdı. Bir Fourier’e bir de yukarıdaki korkuluklara baktı—— bir kez, sonra bir kez daha. Fourier, kızın kendisinin yaralandığını sandığını işte o an anladı.
Fourier: “Ay, benim için hiç endişelenmene gerek yok! Bak? En ufak bir yerim bile incinmedi! Seni telaşlandırdığımın farkındayım ama hiç dert etmene gerek yok. Benim vücudum öyle sağlamdır ki âdeta bir silah gibidir!”
Fourier’in şaşkınlığı geçmiş değildi, yine de yara almadığını göstermek amacıyla kollarını iki yana açtı. Kız hiçbir tepki vermedi ama en azından onun sapasağlam olduğunu anlamış olmalıydı.
Fourier konuşmaya devam etmeyi çok istiyordu ama bir prense hiç yakışmayacak bir vaziyette kıza yakalandığının da fazlasıyla farkındaydı. Bu yüzden ayakları onu bir an önce oradan uzağa taşımak için sabırsızlanıyordu. Belki de onunla ikinci kez karşılaşmış olmakla yetinmesi gerekecekti.
Fourier: “Şey, yapacak bir sürü çok önemli işim var, o yüzden bana müsaade! Sana iyi günler dilerim—— Ha?”
El sallayıp çiçek tarhından dışarıya doğru hamle yaptığı sırada önünün kapandığını gördü. Kız tam karşısında durmuş, keskin bakışlarını doğrudan ona sabitlemişti. Sert bir ifadeyle konuştu.
Kız: “——Bu kadar uyduruk bahanelerin arkasına saklanıp sıvışabileceğini mi sandın, davetsiz misafir?”
Fourier, kızın sesinin tıpkı çehresi gibi son derece berrak ve güçlü olduğunu hissetti. Ne var ki kızın elinde parıldayan hançer, bu hayranlık dolu duygunun anında derin bir şaşkınlığa dönüşmesine yol açtı.
Fourier: “H-Hophop! Senin gibi bir kızın elinde öyle bir şeyle ortalıkta dolaşmaması gerekir!”
Kız: “Babam da bundan hiç hoşlanmıyor ama senin de gördüğün gibi, bazen elinin altında bulunması iyi oluyor. Sakın aptalca bir şey denemeye kalkma. Ve sırf kızım diye beni küçümseme. Saraya gizlice girmeye çalışanlara ne yaptıklarını öğrendiğinde görürsün gününü.”
Fourier: “Ha? Ne? Hıh?”
Kızın sesi artık bıçak gibi keskindi ve Fourier’in onu sakinleştirme çabalarına karşılık verecek gibi durmuyordu. Gözlerinde en ufak bir tereddüt yoktu. Onun gerçekten de içeri sızmış bir davetsiz misafir olduğuna inanmıştı.
Kız kesinlikle ondan daha büyük olamazdı, yine de çok büyük bir cesarete sahipti. Hayır, bunda cesaretten de öte başka bir şey vardı.
Kız: “————”
Hançerin kabzasını o kadar sıkı kavramıştı ki Fourier kızın parmak uçlarının beyazladığını görebiliyordu. Birine bıçak doğrultma konusunda hiçbir deneyimi yoktu. Titrememeye çalışarak, sadece yapması gerektiğini hissettiği şeyi yapıyordu.
Fourier kendisine bu tarz bir üslupla yaklaşılacağını kesinlikle beklemiyordu. O kızla yolları yeniden kesiştiğinde kızın ona karşı bu denli sert bir tavır takınacağını hiç düşünmemişti. Ancak yanılmadığı tek bir konu vardı——
Fourier: “Sen gerçekten de çok iyi bir kızsın, değil mi?”
İşin aslı, karşısındaki bu kızı kendi hayal ettiğinden bile çok daha fazla önemsiyordu.
Kızın ifadesi, Fourier’in mırıltısıyla sarsıldı.
Kız: “…Beni kandıramazsın. Gözlerimi yalanların ve hilelerin arkasını doğrudan görebilir.”
Fourier: “Gerçek hislerimi ortaya dökmüşken kırıcı bir yanıt. Bende bu kadar sevmediğin şey nedir? Bilmek isterim!”
Kız: “…Sırf öyle talep etti diye yüzünü saklayan birine inanacağımı mı düşünüyorsun?”
Fourier: “Hımm?.. Oh! Oh, anlıyorum, anlıyorum! Kusuruma bakma.”
Fourier sonunda kızın şüphesinin nedeninin kendi hatası olduğunu fark etti. Kafasına dokundu ve gizlenmek için kullandığı bandanayı buldu. Aceleyle onu çıkardı ve sarı saçları yüzünün etrafına döküldü. Bunun üzerine kızın gözleri daha da büyüdü.
Fourier: “Görüyorum ki kafanı karıştırdım… Görebileceğin gibi, ben bir yabancı değilim. Ben bu krallığın dördüncü prensi, Fourier Lugunica’yım! Yüzüme göz gezdirebilirsin.”
Fourier şoke olmuş genç kıza güvence vermeye çalışarak kendini tanıtırken alnındaki teri sildi. Elbette kızın şüphesi yok olacak ve o gülümsemesi bir çiçek gibi açacaktı…
Kız: “En derin özürlerimi sunarım, Majesteleri! Kendi hançerimi kendime çevirmek bile bunu telafi etmez!”
…Ama elbette, hiçbir şey hiçbir zaman o kadar kolay değildi.
4
Elinde hançer olan kız, Fourier’in kim olduğunu fark edince oracıkta dizlerinin üstüne çöktü. Bu onun için yer yerinden oynatacak bir gelişmeydi. Sarayda kaçak sızan biri sandığı kişiyi kıstırmıştı ama o bir prens çıkıvermişti. Üstelik silahını bile çekmişti—— bu durum onun zavallı kalbi için çok ağırdı.
Fourier: “Suçu senin üzerine yıkmayı niye düşüneyim ki? Şüphe uyandıran bir şahsiyet olduğumdan şüphe duymanıza kâfi gelecek şekilde, bandana ile kılık değiştirdim. Tamamen kendi kusurum olan bir yanlış anlama yüzünden halkımdan birini sorumlu tutacak kadar zalim biri miyim ben?”
Kız: “Lakin Majesteleri ile bu tarz bir tonda konuşmuş olmak… Bağışlanmayı hak etmiyorum. Lütfen, kararınızı beyan edin.”
Fourier: “Tuhaf bir şekilde inatçısın, değil mi? Görev duygun çok talepkâr! Pekâlâ, o zaman, dediğimi yap. Bana karşı suçluluk hissediyorsun ve keyfimin yerine geldiğini görmek için ne gerekiyorsa yaparsın. Öyle değil mi?”
Fourier tam o anda hançerini kendi karnına saplamaya hazır görünen kızı durdurmak için çaresizdi. Kız, “Evet, prensim,” diyerek yanıtladı ve bıçağını ona uzattı.
Kız: “Lütfen, Majesteleri, bana münasıp gördüğünüzü yapın. Her türlü cezayı kabul edeceğim.”
Fourier: “Şey—— ‘Münasip gördüğüm gibi’ mi, ‘Her türlü ceza’ mı? Yüreğim neden bu denli çarpıyor?..”
Fourier, önündeki ciddi kızın bakışı karşısında göğsündeki kalbinin hızla çarptığını hissetti. Yine de aklını toplamak adına kafasını silkeledi ve kalbini yatıştırmak için derin bir nefes çekti.
Fourier: “O zaman cezanı ilan ediyorum. Sen… Evet. Bir süreliğine vakit geçirmeme yardım etmeni emrediyorum. Ben biraz sakinleşene kadar keyfim için benimle sohbet et.”
Kız: “Ben… Majesteleri, bu nasıl bir ceza sayılır ki?..”
Fourier: “Dilini tut! Hiçbir itirazı kabul etmeyeceğim! Arzularıma itaat edeceğini söylememiş miydin? İsteklerim apaçık ortada. Karşı çıkamazsın. Dolayısıyla bu mesele kapandı. Tamam mı?”
Kollarını göğsünde kavuşturan Fourier, konuşmayı ani bir şekilde sonlandırdı. Genç kız bir müddet ona gözlerini dikti ve sonrasında elini ağzının köşesine dokundurdu.
Kız: “H-Hıhı!”
Kendini tutmaya çabalasa da ağzından bir kıkırdama kaçıverdi. Fourier onun kendi yaşındakilerden beklenen bir şekilde gülümsediğini ilk kez görüyordu. Dudaklarının kızca ve latif şekilde yukarı kalkışı, o gergin ve asık yüz ifadesini dağıttı.
Fourier: “Bir anlığına korkmuştum fakat hepsi nafileymiş sanki… Hımm?”
Fourier kollarını açarken, tesadüfen elinde hâlâ tutmakta olduğu hançere gözü ilişti. İşte o zaman onu fark etti. Hançer olağanüstü bir işçilik eseriydi, evet, ama kabza ve kın belirgin bir işaret taşıyordu. Ağzı açık bir aslana benziyordu ve Fourier için çok tanıdıktı.
Fourier: “Bu nişan—— dişlerini sergileyen bir aslan suretindeki bir arma. Karsten hanesinin bir üyesi olmalısı… Bekle. Meckart’ın kızı olmalısın! Öylesin, değil mi!”
Kızın kim olduğunu aniden fark ettikten sonra hançeri işaret ederek böyle dedi.
Kız çaresizce iç geçirdi ve ciddi bir biçimde kafasını salladı.
Kız: “Evet. Majestelerinin ayırt ettiği gibidir. Karsten Ailesinin lideri Meckart Karsten’ın kızıyım. Benim ismim Crusch Karsten. İlk önce kendimi takdim etmemek benim adıma korkunç bir kabalıktı.”
Fourier: “Adımı vermek benim seçimimdi. Ve yüzümü gizlemek de benim seçimimdi. Buna yeniden başlamaya gerek yok. Ama şaşkınlığımı hayal et—— meşhur Meckart Karsten’ın kızı.”
Crusch.
Fourier onun isminin tınısını kulaklarında sakladı, onu anılarına kazıdı.
Babası Meckart, bir dük hanesinden yüksek rütbeli bir soyluydu. Biraz çekingen bir izlenim bıraksa da kraliyet ailesinin tamamen güvenilir bir hizmetkârıydı. Bu kızı onun kızı olarak hayal etmek sadece zordu.
Fourier: “Crusch. Güzel bir isim. Yiğit ve asil duruşuna uyuyor.”
Crusch: “Majesteleri çok nazik. Ama teşekkür ederim.”
Fourier: “S-Sözlerimi iltifat mı sayıyorsun? Ah, doğru ya. Bunu sana geri vermeliyim.”
Alçakgönüllü Crusch’a hayranlıkla baktığının farkında olmayan Fourier öksürdü. Yanakları sıcak hissettirdi. Başka bir şeye odaklanma girişimiyle hançeri ona uzattı. Kız onu saygıyla aldı, göğsüne nazikçe bastırdı.
Fourier: “Senin için bir nevi hazine gibi görünüyor.”
Crusch: “…Babamdan bir hediye. Doğum günümü kutlamak için, yine de bana onu dikkatli kullanmam konusunda uyarıda bulundu.”
Sesi tereddütlüydü; belki de bu kimlik karıştırma hadisesinden dolayı hâlâ şaşkındı. Fourier, yollarını tekrar oraya bulmasınlar diye bilerek konuyu değiştirmeye çalıştı.
Fourier: “Kızının doğum günü için bir hançer mi? Meckart için bile bu biraz anlayışsızca görünüyor.”
Crusch: “Onu ben talep ettim. Babam ne istediğimi sordu ve ben de hanemizin reisleri tarafından nesilden nesle aktarılan armalı hançeri istediğimi söyledim.”
Fourier: “Esasında hiç de duyarsızca sayılmaz! Evet, bir hançer güzel bir hediyedir. Yanında bulundurmak için kullanışlıdır, hançerler!”
Crusch: “Benim kalbimi hoş tutmak için kendinizi yormanıza, gerek yok, Majesteleri. Zevklerimin diğer genç hanımlarınki gibi olmadığının farkındayım.”
Fourier’in sohbet esnasında fikrini değiştirmek için gösterdiği telaşlı gayrete bir nebze anlık bir tebessümle karşılık verdi.
Crusch’ın yaşındaki çoğu kız kendilerini süslemek için mücevher isteyebilirdi. Seçim hakkı tanındığında, hediye olarak ailesinin yadigâr hançerini seçecek olan çocuk cidden alışılmışın dışındaydı. Ancak, Crusch’ın o eşyayı ne kadar şefkatle tuttuğunu gören Fourier, böyle bir hükme varmak için acele etmenin yüzeysel olacağını hissetti.
Fourier: “Bunda ne sakınca var? Bir kız doğrudan bıçağın kendisine kafayı takmış olsa ve onu edinmek için çırpınsa durum başka olabilirdi. Fakat senin zihnindeki şey bu değildi, haksız mıyım? Sen aslan armasına kapılmıştın, değil mi? Ve böyle bir kıza karşı nasıl kötü bir niyet besleyebilirim? Ne de olsa, ben kendim de Aslan Kral’ın bir soyundanım!”
Crusch: “————”
Fourier: “Bir sorun mu var?”
Fourier konuşurken kendinden çok emindi, fakat Crusch yalnızca ona bakakaldı. Bu kız başlangıçta çok duygusuz duruyordu ve şimdiyse onun pek çok farklı yüz ifadesine şahit olmuştu—— her ne kadar bunlardan daha fazlasının gülümseme olmasını dilese de.
Crusch: “H-Hayır, yalnızca… ilk kez bir kimse amblemle ilgilenebileceğimi aklından geçirdi ve afalladım.”
Fourier: “Ah, demek öyle. Fakat gerçek bu, değil mi?”
Crusch: “Evet…Öyle.”
Crusch, Fourier’in bu tahmini neden bu kadar emin bir şekilde yaptığını anlamak istiyor gibi görünüyordu. Bu yüzden Fourier göğsünü gururla kabarttı ve dedi ki:
Fourier: “Bilesin diye söylüyorum, bunu düşünmem için özel bir neden yoktu. Hiçbir kanıt yok. Sadece kendi sezgim.”
Crusch: “…Majestelerinin samimi olduğunu görebiliyorum. Her saniye beni daha çok şaşırtıyorsunuz.”
Fourier: “Genel olarak konuşursak, ben her zaman ciddiyimdir. Yine de benim eksantrikliğim sıradan insanlar tarafından sıkça fark edilmeyen cinstendir. Heh-heh! Şimdi benden korkuyor musun?”
Crusch: “Hayır, efendim. Sadece hayranlık duyuyorum.”
Crusch çenesini geriye çekti, Fourier’in görebilmesi için hançeri yukarı kaldırdı. Narin parmak uçları mührün üzerinde gezindi ve kehribar rengi gözleri parıldadı.
Crusch: “Majesteleri benim evimin—— Karsten hanesinin armasının neden bir aslan olduğunun sebebinden haberdar mı?”
Fourier: “Şey—— evet, evet, elbette biliyorum! Ama… sırf usul yerini bulsun diye, bunu senin kendi dudaklarından duymak istiyorum. Aynı fikirde olup olmadığımızı kontrol etmeliyim.”
Crusch: “Elbette. Majestelerinin bildiği gibi, aslan arması aslen Lugunica Kraliyet Ailesinin amblemiydi.”
Bu durum dört asır evveldi, Ejderha ile antlaşma yapılmadan ve ulus Ejderha Dostu Krallık olarak bilinmeye başlamadan önce. O günlerde, Lugunica Krallığı aslan armasını dalgalandırmıştı ve hükümdarı Aslan Kral olarak adlandırılmıştı.
Bilge ve güçlü olan bu hükümdarlar tüm halka rehberlik etmişlerdi. Son Aslan Kral Ejderha ile antlaşmasını yaptığında bu unvan yitirilmişti ve Lugunica’da Ejderhalar aslanlardan daha çok hürmet görür hâle gelmişti.
Crusch: “Ejderhanın lütfuyla, krallık zengin ve refah dolu bir hâle geldi…”
Fourier: “Ve Aslan Kral’a artık ihtiyaç kalmadığında, aslan arması yerini bugün sahip olduğumuz ve Ejderhayı taşıyan armaya bıraktı. Doğru ya—— şimdi hatırlıyorum! Aslan arması kaybolmadı, aksine hükümdar tarafından özellikle çok değer verilen bir tebaaya hediye edildi. Ve dişlerini gösteren aslan——”
Crusch: “——Ailemin, Karsten Hanesinin sembolü hâline geldi.”
Miklotov’un tükenmek bilmeyen kelamları ve Fourier’in sürekli kaçtığı o sınıflar nihayet bir amaca hizmet etmişti. Yine de hayatı boyunca, eski bir unvan olan “Aslan Kral” sözünü bugünkü kadar sık duyduğu çok nadirdi.
Fourier: “Aslan Kral…”
Crusch: “Sahiden de Aslan Kral.”
Bu, pek çok kişi tarafından neredeyse tamamen unutulmuş bir unvandı Fourier bunu serbestçe telaffuz etmeye çalıştı ama kendini bunu yapamaz hâlde buldu. Crusch ona katılırken dudaklarında oynaşan gülümseme onu ansızın durdurmuştu. Bu, geçmişten gelen eski ve solmuş bir ismi hayal meyal hatırlayan birinin gülümsemesi değildi.
——Aksine, unutulmuş krala karşı duyulan bir hayranlığı, hatta bir sevgiyi ifade ediyordu.
Fourier: “Eeyooş!”
Crusch: “Majesteleri!? N-Ne yapıyorsunuz kendinize?”
Fourier boş bir gülümsemeye kapılmanın eşiğindeydi. Bunu önlemek için yanağına sert bir tokat atmış, Crusch’ı ürkütmüştü.
Crusch: “İyi misiniz, Majesteleri? Bir şey mi oldu?”
Fourier: “H-Hiiç. Önemsiz bir mesele. Yanağıma bir böcek kondu. Bu kadar küçük yaratıklar tarafından bile sevilmek benim yüküm!”
Fourier’in yanağı kırmızıydı ve gözleri sulanıyordu, ancak Crusch yeterince ikna olmuş görünüyordu ve,
Crusch: “Anlıyorum…”
Çektiği acının buna değdiğine ikna olan Fourier, içten içe kendi kararını övüyordu. Sonra konuşmayı yeniden Aslan Kral konusuna döndürmeye çalıştı.
Fourier: “Crusch. Görüyorum ki Aslan Kral’a karşı olağanüstü bir takdirin var. Sebebi nedir?”
Crusch: “Özel bir nedeni yok. Hem bu, Kraliyet Sarayı’nda tartışmamız gereken bir şey mi?..”
Fourier: “Ne, birisi kulak misafiri olursa sorun mu olur? O zaman bu bizim sırrımız olsun, senin ve benim. Şahsım adıma, kesinlikle kimseye söylemeyeceğim. Ben asla bir söze ihanet etmem!”
Kendisinden son derece emindi. Bir anlık sessizliğin ardından, Crusch yeniden gülümsedi. Kraliyet hanedanının asil üyelerinden biriyle konuşuyordu. Sır diye bir şey olamazdı. Ona göre Fourier, kraliyet kanından olduğunu unutmuş gibi görünüyordu. Biraz donakalmış bir hâlde ona baktı.
Crusch: “Bazen bir düşünceye kapılıyorum. Hanemin armasının anlamını bilmeme ve krallığımızı koruyan Ejderha ile yapılan antlaşmadan haberdar olmama rağmen, bunun benim bu küçük bedenim için fazla gelebileceğini düşünüyorum.”
Fourier: “Nasıl bir düşünceye?”
Crusch: “Aslan Kral’ın zamanında, şimdiki gibi sahip olduğumuz istikrara sahip değildik. Ama bu durgunluğa da sahip değillerdi. Ejderhanın lütfu hayatlarımızı kolaylaştırıyor—belki de fazla kolaylaştırıyor.”
Fourier: “————”
Fourier onun sözleri karşısında yutkunurken buldu kendini. Kendi sessizliğe bürününce, Crusch’ın dudakları tekrar bir gülümsemeyle kıvrıldı. Ancak bu, az önceki sevgi dolu gülümseme değil, bir şekilde yetişkin görünen mesafeli bir ifadeydi.
Crusch: “Majesteleri krallığa saygısızlık ettiğim için beni cezalandıracak mı şimdi?”
Fourier: “Tüm samimiyetimle, bunu aramızda tutmanın en iyisi olduğunu düşünmeye başlıyorum. Bu konuşmanın öyle herkesle paylaşılmaması gerektiği konusunda haklısın. Yine de…”
Fourier, Crusch’ın fark ettiği şeyi bütünüyle kavrayamıyordu. İster akıl yürütme ister mizaç farkı deyin. Genç prens kızın karakterini daha yeni tanımaya başlamıştı ve onun üzerinde düşündüğü şeye bir cevap verebilecek vaziyette değildi.
Crusch, söyledikleri üzerine Fourier’in bocaladığını görünce gözlerini yarı yarıya kapattı, omuzlarındaki derman tükendi.
Crusch: “Söylediklerimi unutun, efendim. Bunu haddini bilmeyen bir kızın saçma sapan mırıldanmaları olarak kabul edin. Erkek kardeşim yok, ama yine de ben bir kadınım. Hanemin armasına yakışan bir hayatı… bir aslanın yolunu intihap edemiyorum.”
İntihap edemiyorum, kelamını derin bir teslimiyet edasıyla sarf etti. Umutsuzca yapmak istediği ve yapamadığı bir şey vardı. Genç bir kız olan Crusch’ı diğer kızlardan kesin olarak ayıran şey kuşkusuz buydu. Fourier’in dikkatini böylesine tamamen çekmiş olmasının nedeni de buydu.
Delicesine atan kalbinde bir sıcaklık hissetti. Azı dişini andıran sivri dişini göstererek söze başladı.
Fourier: “Saçmalık mı? Bırak başkaları öyle söylesin. Ama sen kendin asla bunu kabullenmemelisin.”
Crusch: “…Majesteleri?”
Fourier, yanlış anlaşılmanın ve saçmalık ya da mantıksız gibi kelimelerle kestirip atılmanın acısını çok iyi biliyordu. Geçmişte bu durum pes etmesine neden olmuştu—bunu itiraf etmesi gerekse dahi, buna rıza göstermek zordu. İlgisini çeken kızın, kendisine duyduğu merakı kıvılcımlayan şeyden vazgeçtiğini görmek ona ağır geliyordu.
Fourier: “İçinde nasıl arzular barındırdığını ya da ne yapmak istediğini bilmiyorum. Ama bugün karşımda duran kızın, o hedefe ulaşmak için harcadığı çabaların bir sonucu olduğuna eminim. Şimdi o zamanı boşa harcanmış gibi görüyorsun sanki, ama…”
Kızın huzurundaki duruşu onu âdeta büyülemişti—— yüzü, sesinin tonu ve birlikte geçirdikleri o vakit. Âşık olduğu tüm bu şeyler, kızın sırf o arzusunu gerçekleştirmek için verdiği aralıksız çabanın bir eseriydi şüphesiz. Bu yüzden gösterdiği bu direnç, kendi içindeki derin tutkunun ateşinden besleniyordu.
——O dilekten vazgeçmek vahim bir hata olurdu. Fourier bunu bedeninin her bir zerreleriyle biliyordu.
Fourier: “Benden daha akıllı olduğuna kanaat getirdim. Fakat aklın benimle pek alakası yoktur. Yanlış düşünüyorsun! Yanıldığını biliyorum!”
Crusch: “Majesteleri?.. Aradığım şeyin de mi yanlış olduğunu kastediyorsunuz?”
Fourier: “Bilmiyorum! Ne yanlış bilmiyorum. Ama bir şeyler yanlış.”
Crusch, Fourier’in bu patavatsızca çıkışı karşısında şaşırmış görünüyordu. Fikirleri geçmişte fazlasıyla eleştirilmişti. Etrafındakilerden farklı olduğu, yanlış düşündüğü kendisine tekrar tekrar söylenmiş ve sonunda kendi düşüncelerinden şüphe duymaya başlamıştı. Özünde, Fourier’in bu patlaması o diğer reddedişlerle aynı şey değildi.
Fourier: “Bana öyle kabullenmiş bir şekilde gülümseme! Belki sözlerin saçmalıktır, ama onlar sana ait. Ben gülmeyeceğim ve gülen kim varsa senin nereye doğru gittiğini görecek vizyona sahip değildir. Ondan ne çıkacağını—— nasıl bir çiçeğin açacağını asla bilemezsin. Sen henüz sadece bir tomurcuksun! Ve tam olarak olgunlaşmadan önce nasıl harika bir çiçeğin ortaya çıkacağını kim söyleyebilir ki?”
Fourier bu benzetmeyi akıl edebilmiş olmaktan bir hayli gurur duyuyordu. Çiçek tarhına döndü ve köşedeki olgunlaşmamış tomurcuğu işaret etti.
Fourier: “Ne gördüğünü bilmiyorum, lakin o filize baktığınız vakit yüreğinizi bildim. Çünkü, emin olun ki, o yürek benimkiyle aynıdır!”
Crusch: “————”
Fourier: “Ö-Öyleyse… Öyleyse başkalarından farklı olduğun için kendini suçlama. Bu hiçbir anlam ifade etmez ve önemsizdir. Farklılıklarımız olabilir, ama aynı şeylerde aynı güzelliği görüyorsak, o zaman her şey bizim için iyi gidecektir!”
Fourier coşku dolu bir edayla, “Nasıl ama?” diye bağırarak yumruğunu havaya kaldırdı. Crusch, onun bu harareti karşısında afallamış, gözleri ardına kadar açılmıştı. Sanki bir şey onu çekiyormuşçasına, sessizce o da çiçek tarhına yöneltti bakışlarını.
Ardından dile geldi…
Crusch: “Bugün buraya onun çoktan çiçek açıp açmadığını görmeye gelmiştim.”
Fourier: “Tahmin etmiştim. Onu öyle büyük bir merakla süzüyordun ki.”
Crusch’ın kafası karışmıştı.
Crusch: “Majesteleri beni burada ilk defa görmüyor mu?”
Fourier: “Oh! Uh, hayır, bu ilk kez! Ben sadece …sezgilerimle konuşuyordum! Evet, tam olarak öyle!”
Crusch bu garip sözler üzerine Fourier’in üstüne gitmedi, yalnızca gülümsedi. Sessizce…
Crusch: “Aynı şeylerde aynı güzelliği gördüğümüzü düşünüyorsanız…”
Derken çehresindeki gerginlik dağıldı.
Crusch: “O hâlde efendim, bu tomurcuk açtığında onu sizinle birlikte izleyebilir miyim? Benim gibi sıra dışı birinin sizin duyarlılıklarınızı paylaşıp paylaşmadığını öğrenmek için?”
Fourier: “Oo? Ooh! İzleyebilirsin! Elbette izleyebilirsin. Bundan çok keyif alırım!”
Fourier, Crusch’ın gülümseyen daveti karşısında boynundan yukarısı kızararak tam bir coşku nöbeti içinde cevap verdi. Bu garip ama eğlenceli diyaloğa sadece rüzgârda sallanan çiçekler—— ve tek bir tomurcuk şahitlik ediyordu.
5
???: “Demek genç efendi Fourier’in gönül yarasının kaynağı Crusch Karsten, öyle mi?”
Lugunica Sarayı’nın kitaplıklarla kaplı bir odasında, Miklotov bir rapor alıyordu. Yaşlı bilge adamın önünde duran kişi, Fourier’in eğitiminden sorumlu özel öğretmeniydi. Prens her zaman maymun iştahlı olmuştu, ancak son zamanlarda odaklanmakta her zamankinden bile daha çok zorlanıyordu. Öğretmen sorunun ne olduğunu anlatınca, Miklotov başıyla onayladı ve uzun sakalını sıvazladı.
Miklotov: “Mmm. Anlıyorum. Saygıdeğer Lort Meckart’ın kızı. Bir hayli tuhaf bir kız olduğunu duymuştum… Belki de Majesteleri Fourier’i ona çeken şey tam olarak buydu.”
Öğretmen: “Korkarım bilmiyorum, efendim. Ama genç hanımefendi ile Majestelerinin yakın ilişkide oldukları bir gerçek gibi görünüyor. Geçen gün, birlikte bir çiçeğe bakmak için bahçeye gittiklerini öğrendim…”
Miklotov: “Ne kadar tatlı. Ama bu durum derslerini ihmal etmesine yol açarsa…”
Öğretmen: “Er, şey, bu konuda, efendim…”
Öğretmen, Miklotov’un sözünü kesti. Bilge adam kaşını kaldırdı.
Öğretmen: “Bir şey diyecek olursam, Majesteleri derslerine eskisinden daha bile fazla odaklanmış durumda. Belki de genç hanımla olan tanışıklığı onu…”
Miklotov: “…Kendini en iyi hâliyle sunmaya mı yöneltti? Evet, gerçekten ne kadar tatlı.”
Miklotov, öğretmenin isteksizce yarım bıraktığı cümleyi tamamladı.
Hava biraz gergindi, ancak hemen ardından Miklotov’un bakışları keskinleşti ve dikleşti. Yaşlı adamın bakışlarına hedef olan özel öğretmen, boğazının kuruduğunu hissetti. Miklotov sordu:
Miklotov: “Peki ya genç efendi?.. Asil kandan bir alamet sergiledi mi?”
Öğretmen: “Ahem, o—— hayır, görünüşe göre göstermiyor… En azından benim gördüğüm kadarıyla.”
Miklotov’un gözlerinden bir umutsuzluk geçti. Yaşlı bilge derin bir iç çekti.
Miklotov: “Öyle mi? …Belki de Aslan Kral’ın ikinci gelişi sadece bir rüyadan ibarettir…”
Hayal kırıklığını gizleyemedi. Ne yaşlı adamın düşünce yapısı ne de dilekleriyle tam olarak empati kurabilen özel öğretmen, yalnızca sessiz kalabildi.
Bilge adam, Aslan Kralların hüküm sürdüğü günlerdeki o akil hükümdarın ikinci gelişini arzuluyordu. Fakat öğretmen, bunda ne gibi bir anlam olabileceğini merak ediyordu. Krallık, Ejderhayla yapılan antlaşma ve sağladığı lütuflar sayesinde güvendeydi. Kraliyet ailesinin yalnızca soyu devam ettirmesi gerekiyordu; kendilerinden bundan fazlası istenmiyordu.
Bu yüzden öğretmen, Fourier’in kişiliğinin daha tuhaf yönlerini Miklotov’a rapor etmedi. Çocuk bazen açıklanamaz bir sezgiye kapılırdı. Ancak öğretmen, onun masa oyunlarında ve aritmetik egzersizlerinde gösterdiği anlık kavrayışları sadece birer tesadüf olarak görüp önemsememişti. Bu olayları, Fourier’in bilge kral olmaya uygun olduğunun işaretleri olarak değerlendiremeyecek kadar gerçekçi biriydi.
Ve Miklotov’un mantığıyla empati kurmakta başarısız olduğu gibi, Fourier’in becerikliliğini de anlayamıyordu. Bu özel öğretmen yetenekli biriydi ancak krallığın sıradan bir vatandaşından fazlası değildi. Bu makamlara ulaşmasının başlıca sebebi, boş kalan her pozisyonu dolduracak yeterli memurun bulunmamasıydı.
“Öyleyse, umarım Majesteleri en azından günlerini sağlıkla geçirir. Bunun böyle kalmasını temin etmek adına şu ihtiyar kemiklerimi biraz daha hırpalayayım…”
Bilge biri olmasına rağmen Miklotov zihin okuyucu değildi. Öğretmenin, Miklotov’un duymayı çok istediği o açıklamaya aslında kalbinde sahip olduğunu bilemezdi. Ve Fourier, başkalarının kendisinden ne umduğundan habersiz yaşıyordu. Bu bir tür trajediydi, ama aynı zamanda kaderin büyük cilvelerinden biriydi.
——Fakat bunun gerçek anlamının gün ışığına çıkması çok, çok uzak bir gelecekte olacaktı.
6
Bundan sonra Fourier Lugunica, kendisine umutla bakanların umutlarının yavaşça yerini çaresizliğe bıraktığını hiçbir zaman fark etmeyerek, günlerini her zamankinden daha tatmin edici buldu.
Crusch’a söz vermesinden birkaç gün sonra, tomurcuğun harika bir çiçeğe dönüşmesini izlediler. Çiçeği gördüğü andaki tebessümü, Fourier’in zihnine net bir şekilde kazınmıştı.
Crusch: “——Çok güzel, değil mi Majesteleri?”
Fourier: “Şüphesiz, kesinlikle öyle! Bunu asla unutmayacağıma inanıyorum.”
Fourier tam olarak neyi sonsuza dek hafızasına kazıyacağını kendine saklamaya karar verdi. Bahçedeki buluşmaları o günden sonra sıklaşarak devam etti. Crusch ne zaman saraya gelse bahçeyi ziyaret ederdi ve Fourier her zaman orada olurdu. Fakat Crusch, birlikte o çiçeğin açışını gördüklerinden beri bir şekilde farklıydı. Birbirlerini daha çok gördükçe, kızın bir şeyleri değişmeye başladı.
Fourier: “Artık saçlarını arkadan bağlamıyorsun.”
Dedi günlerden bir gün.
İlk karşılaştıklarında saçları toplanmıştı ve genç kızlığın tam bir temsili olan bir elbise giymişti. Fakat son zamanlarda, onu ne zaman görse uzun saçlarını serbest bırakıyordu ve elbiselerinin tasarımları daha hafif bir hâl alıyordu.
Crusch: “Bunu Majestelerinin söylediklerine borçluyum.”
Diyerek yanıtladı Crusch hafif bir tebessümle. Fakat Fourier ne demek istediğini hayal bile edemiyordu. Böylesi bir değişime ilham vermek için ona ne söylemiş olabilirdi ki?
Crusch: “Anlamanıza gerek yok, efendim. Yine de teşekkür ederim.”
Fourier: “Hrm! Ama bilmeden nasıl içim rahat edecek? Zihnimi öyle meşgul ediyor ki!”
Crusch, Fourier’in bu patlamasına yanıt olarak hiçbir şey söylemedi, yalnızca kalçasına doğru uzandı. Hançer orada asılı duruyordu ve Fourier, kızın aslan armasına dokunmayı alışkanlık hâline getirdiğini fark etti. Hemen yanı başında duruyor olmasına rağmen, bir anda Aslan Kral onu kendisinden çekip almış gibi hissetti.
Fourier: “Aslan Kral’a oldukça sevdalısın, değil mi?”
Crusch: “Yanlış anlıyorsunuz, Majesteleri. Ben sadece ülkesine sadakatle hizmet eden ve kralın en büyük hizmetkârı olarak tanınan atamla gurur duyuyorum…her ne kadar bunu oldukça sık yaptığımın farkında olsam da.”
Prens’in somurtkan tavrını fark ettikten sonra kızaran yanakları, yapmaya çalıştığı savunmayı ele veriyordu. Bu durumdan giderek daha az memnun olan Fourier, kızın hançerine kederle baktı.
Fourier: “Ama Aslan Kral artık yok. Onu istediğin kadar el üstünde tut; başka hiç kimse asla…”
Crusch: “————”
Fourier: “Eee—— yoo! Yani—— mecazi anlamda söylemiştim! Ben öyle——”
Ağzından kaçan sözler Crusch’un kalbine saplanmış olmalıydı, zira Fourier dediklerini telaşla geri almaya çalışırken kız ezici ve kederli bir sessizliğe büründü. Sonunda ellerini birbirine vurdu ve dedi ki…
Fourier: “Çok iyi! Eğer istediğin buysa, o zaman kendimi aradığın kişiye dönüştüreceğim!”
Crusch: “Efendim?”
Fourier: “Bu krallığa olan sevginin, Aslan Kral’ın senin onurlandırılmış atanda gördüğü şeye yaklaşıp yaklaşmadığını görelim! Neden olmasın? Aslan’ın kanı damarlarımda akıyor, değil mi? Bunu yargılamaya fazlasıyla hakkım var!”
Crusch’un bu zihinsel jimnastik karşısındaki şaşkınlığı yerini bir tebessüme bıraktı.
Fourier: “Hmm! Bana gülüyor musun? Şunu söylemeliyim ki, kusursuz mantığımla kendimi bile etkiledim!”
Crusch: “H-Hayır, ben… özür dilerim. Sadece… Majesteleri öyle muhteşem bir insan ki…”
Fourier: “Ah-ha! Merak ediyorsun, değil mi, benim de Aslan Kral kadar bir sadakat yeminine layık olup olmadığımı? Çok güzel. Beni yakından izle. Sen benim layık oluşumu yargılarken ben de senin sadakatini yargılayacağım. Sonra, Aslan Kral ile onun en sadık hizmetkârı arasındaki o bağı bir kez daha canlandıracağız!”
Crusch: “Ah… Ahahaha!”
Fourier: “Gülmeseneee!”
Ne var ki kızın neşesi açan bir çiçeği andırıyordu ve nitekim Fourier de çok geçmeden ona eşlik etti.
Ettikleri yeminin ciddiyetle edilip edilmediğini kimse bilmiyor. Ancak ikisi bundan çok sonra da birbirleri için değerli kalmaya devam ettiler ve zamanla aralarına bir başka genç adam daha katıldı. Bu gerçekleştiğinde Fourier, bu yeminin başlattığı bağdan ilham alan bir rüya görecekti.
Demek ki bu, yalnızca bir rüyanın—— Fourier Lugunica’nın rüyasının başlangıcıydı.


Bu gibi bölümlerin devamını bekleriz çeviri için teşekkürler
Çeviri için tebrikler!
çeviri için teşekkürler devamını bekliyoruz