※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Clumsy
Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Pleiades Gözcü Kulesine ulaşmak için yapılacak ölümcül Augria Kum Tepeleri fethi.
“Cadı Canavarı Efendisi” Meili’nin Subaru’nun grubuna katılması, tonlarca canavarı barındıran kum labirentini aşmaya yönelik özgüvenlerini arttırmıştı.
Onu da yanlarında götürme kararı almışlardı. Tabii bu kız Roswaal’a ettiği yardımdan ötürü tam bir yıl süren uzun, kısıtlı bir dönem boyunca hapis odasında tek başına yaşamıştı. Subaru yaşanan kalleşçe “bağırsak avı” vukuatından ötürü Meili’yi o odadan salmanın doğal olarak bazı tartışmalar doğuracağını biliyordu ama——
Roswaal: “Bunda hiiiiçbir yanlışlık yok ki? Emilia-sama ve Subaru-kun çıkmana izin verdiyse buna kim karşı çıkabilir ki? Kararları yanlış olsa ve onun kötü bir niyeti olduğu ortaya çıksa bile onun hedeflediği kişiler sizlersiniz, biliiiirsiniz.”
Roswaal bu sözlerinden sonra Meili’ye kolayca izin vermişti. Cevabının ayrıntılarıysa elinizde olmadan kulağa tam da Roswaal’ın söyleyeceği cinsten geldiğini düşüneceğiniz ayrıntılardı. Ama her hâlükârda Meili şimdilik Roswaal’ın onayını almıştı.
Böylece bir yıldır hapsedildiği yerden güven içerisinde salınmıştı.
Meili: “Mm~! Tam da düşündüğüm gibi, dışarının atmosferi çoook farklı. O sıkış tepiş odada o kadaaaar uzun süre durdum ki artık nefes almak zorlaşmıştı.”
Subaru: “Ama yine de sen aksini hisset diye bir sürü farklı şey yaptı, ha. Bilirsin ya, söylediğin kadar kötü olmamalıydı?”
Meili: “Geeerçekten mi? Düşünceliliğini takdir ediyorum ama bedeninle özgürce hareket edebilmek baaaambaşka bir his. Onii-san, ufak şeylerin kıymetini bilmeyi öğrenmezsen farkına bile varmadan onee-san ve Küçük Hanımın nefretini kazanırsın, biliiiiiirsin.”
Meili çokça doldurulmuş hayvanı tutarken dudaklarını büzdü.
Bu sırada Meili’nin “Onee-san” dediği kişi Emilia, “Küçük Hanım” dediği kişi ise Beatrice idi. Ayrıca Petra’ya “Petra-chan”, Garfiel’e “Sivri dişli Onii-san” ve Otto’ya da “zayıf görünümlü kişi” diyordu.
Meili: “Bu odada dinlenebilir miyim?”
Subaru: “Bana söylendiği kadarıyla sorun olmamalı. Pek sık kullanılmayan bir oda olmasına rağmen birileri gelip temizliğini yaptı, yani kirliliğinden falan rahatsız olmana gerek yok. Frederica biz valizlerimizi çıkartırken gelip işleri halletmiş olmalı.”
Meili: “…Tamam.”
Roswaal Malikânesi’nin batı kanadında bir alandaydılar. O alan, Meili’nin etrafına merakla bakınmayı sürdürdüğü odaydı—— yani özel hizmetçi odasının köşesinde bulunan odanın içi.
Meili hapisten kurtulmanın nasıl bir şey olduğunu adamakıllı tecrübe etmeye çalışıyordu. Tabii ki ihmal edilmemesi için malikâneye birilerinin bakması gerekiyordu. Peki onun rolü tam olarak neydi? Bir misafir miydi? Bir hizmetçi miydi? Rolü misafirlikten çok uzak değildi ama onu hizmetçi kılan kısmı atlamak da haksızlık olurdu.
Böylece hem misafir hem de hizmetçi olarak çağrılmak için yetersiz oluşundan ötürü malikânenin “iş birlikçi bir çalışanı” olarak etiketlenmişti. Hizmetçi katındaki bu odayla sanki iç bedeninin ikinci yarısını temsil ediyormuşçasına ilgileniyordu.
Hapis odasındayken sahip olduğu her şeyi buraya taşımış ve bu ruhsuz odaya bir renk getirmişti.
Meili: “Bilirsin, bu şekilde özgür kalsam bile burada ne kadar kalacağımı bilmiyorum. Huzurlu bir yaşam fırsatını andıran bir umut doğarsa anında toz olabilirim sonuçta.”
Subaru: “Ehh, esas önemli olan sorun yaratmaman. Yani beni o tüyler ürpertici annene götürmediğin sürece canın ne isterse yapabilirsin. Oh ama seni bekleyen görevi doğru düzgün yerine getirdiğinden emin olacağım. Sonrasında istediğini yapmakta özgürsün.”
Meili: “Yani diyorsun ki h-h-h-her şey hallolduğunda canım nerede isterse orada ölebilirim?”
Subaru: “Böyle şeyleri duymam gerekiyor mu cidden? Birinin nerede öleceğini neden umursayayım ki? …Bir zamanki alaycı, kendini beğenmiş ben olsaydım böyle söylerdim ama şu anda böyle şeyler söylemem.”
Kızın tüm eşyalarını odaya yerleştirmeyi tamamlayan Subaru, pencerenin önünde dikilen Meili’nin kafasını okşadı. Örgülü, kestane rengi saçlı kız ise Subaru kafasını okşamayı sürdürürken gözlerini kırpıştırdı.
Subaru: “Ekibimin ne olursa olsun canlarını dürüstçe riske atmaya hazır olmasını istiyorum. İstediğin kadar dışarı çıkabilirsin ama o şekilde çıkacak olursan mektubun söylediği tek şeyi takip etsen iyi edersin; yani bu vaktin tadını olabildiğince içtenlikle çıkartmalısın.”
Beyanının sonunda kızın kafasına hafifçe vurdu ve elini geri çekti. Öncesinde saçlarını okşayan o el tarafından hafifçe vurulan Meili ise Subaru’ya küçümseyici gözlerle pis bir bakış attı.
Meili: “…Onii-san, Küçük Hanım ve Petra-chan’ı böyle mi kazandın? Taaaanrım, sürekli sana karşı temkinli olmak bile yetmiyor.”
Subaru: “Aslındaaa böyle bir niyetim yoktu, bilesin.”
Meili’ye şahsi eşyalarını taşıma işinde yardım etmeyi sonlandıran Subaru, kafasını kaşıyarak odanın çıkışına yöneldi. Onca ıvır zıvırı getirmeyi tamamladıktan sonra bir de odaya düzen getirme işine yardım etmeye hiç niyeti yoktu. Üstüne üstlük Subaru’nun düzenleme anlayışıyla Meili’nin düzenleme anlayışı arasında aşılamayacak bir duvar mevcuttu.
Dolayısıyla kızın kendisinden hoşlanmamasıyla sonuçlanabilecek gereksiz bir şey yapmadan oradan ayrılmasının daha iyi olacağında karar kılmıştı.
Meili: “Ehh, sözlerine ihtiyatla yaklaşacağım. Ayrıca, çok geçmeden Augria Kum Tepelerinde hayatını bir kenara atacaksın zaten.”
Subaru: “Hayatlarımızı bir kenara atmayacağız; hayatlarımızı bir araya getireceğiz. Ve bunu yaparken de senin gücüne fena hâlde bel bağlayacağız, yani sana güveniyor olacağız.”
Meili: “Tamam, tamam.”
Meili elini ileri geri salladıktan sonra bir elini tutmakta olduğu Subaru’yu odanın dışına çıkarttı. Sonra da kutusundaki her şeyi tek tek çıkartarak -Subaru’ya bakmaktan kaçınırken sergilediği kayıtsız surat ifadesiyle- kendi odasında geçici bir düzen oluşturmaya başladı.
Tam da Meili’nin söylediği gibi burası, ne kadar kalacağını da geri dönüp dönemeyeceğini de bilememe hissini yaşatan bir odaydı.
Meili: “Eğleniyorum, ahhh.”
Meili, sınırsız bir coşku örneği sergileyen yürüyüşüyle kendi odasında kendisini şımartıyordu. Subaru da yalnızca favori doldurulmuş hayvanlarının odanın etrafına dağılmış olmasının doğurduğu tatminden kaynaklanan bu hoş, canlı manzarayı kısmen görerek izliyordu. Bu tam da onun yaşlarında bir kızın ilk defa kendi odası olduğunda sergileyeceği canlılık örneğiydi.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Meili’nin gruba eklenmesi kararıyla birlikte Heyecanlı Bilge Sorgulama Turu katılımcılarının sayı 7 olmuştu: “Subaru, Emilia, Beatrice, yardımcı olacak takipçileri -başka bir deyişle Julius, Anastasia ve Meili’den oluşan 3’lü- ve son olarak da nihayet dışarı çıkartılmış olan Rem.
İşte dünyanın doğusunda yer alan Augria Kum Tepeleriyle yüzleşecek olan 7’li buydu.
Augria Kum Tepelerine -yani dünyanın en ucunda yer alan ve gruplarına çok uzak olan bir noktaya- doğru izleyecekleri rota, doğudaki Roswaal Malikânesi’nden yine doğuya ilerleyen dümdüz bir çizgi şeklindeydi. Ancak bu defa yapacakları yolculuk, Su Kapısı Pristella Şehrine yaptıkları yolculuktan daha uzundu; yalnızca gidiş bile 20 güne yakın vakit alacaktı.
Başka bir deyişle bu yolculuk gidiş geliş toplamda 40 gün sürecekti. Sağ salim Gözcü Kulesine varır ve orada da birkaç gün kalırlarsa bu büyük sefer yaklaşık 2 ayı bulabilecekti. Buradaki problem ise——
Subaru: “Heey, Petra. Seni yalnız bıraktığım için üzgünüm. Daha iyi hissetmeni sağlayacağım.”
Petra: “Endişelenme~. Kızmadım. Sorun yok. Subaru-sama canının istediği kadar uzak, tehlikeli yerlere gidebilir, hep yaptığı şey sonuçta, haksız mıyım?”
Petra, Pristella vukuatı yüzünden bir ay geride bırakıldıktan sonra pek yakında iki aylık bir yalnızlığa daha maruz kalacak olmanın doğurduğu ağır depresyona boyun eğmiş durumdaydı.
Hizmetli üniforması -ki minyon bedenine pek yakışıyordu- sallanırken soğuk, net bir surat ifadesiyle malikânede aceleyle dolaşıyordu. Subaru ise onun arkasından ilerliyor ve bir yandan koştururken bir yandan da özürler dileyerek onun moralini düzeltecek bir şeyler söylemeye çalışıyordu.
Tabii ki Subaru’nun Petra’nın moralini nasıl düzelteceğini çözmek için delice çabalaması gerekiyordu ama kızların moralleri konusunda erkeklerle ilgili vardıkları genel bir varsayım mevcuttu. Bu genel varsayım da şöyleydi: “Nerede ve ne zaman olursa olsun moralleri bu şekilde bozulmuşsa sebep çoğunlukla erkeğin hatası olurdu.”
Esasında Petra, malikânenin en belirgin kız gücünü teşkil ediyordu. O kız gücünü de kızların temsilcisi olarak gururla sergiliyordu. Bu malikâne onun ruh hâlinden zarar görmesi mümkün olan talihsiz erkeklerse yalnızca Subaru, Roswaal, Garfiel, Otto——dur bir saniye, biraz fazla olmadı mı? Ve bir saniye… söz konusu güç olunca tüm erkekler talihsiz değil miydi? Puck da uyanınca bu beylerin arasına katılacaktı. Acınasıdan da öte bir durumdu. Ama her hâlükârda——
Subaru: “Roswaal’la birlikte malikânede bırakılmanın seni nefes almanı bile zorlaştıracak kadar strese sokacağını biliyorum ama bunu da yalnızca bir başka görev olarak benimseyip elinden geleni ya…gooeh!”
Petra: “Ben böyle şeyler yüzünden öfkelenmem! Ben çocuk değilim! Ram-nee-sama ve Frederica-nee-sama yanımda olacakken böyle tuhaf şeyler söylemeyi kes.”
Subaru: “Bir erkeğin karnının ortasına kafa atan bir kızın çocuk olmadığını iddia etmesi…”
Petra’nın Subaru’nun bedeninin hayati bir kısmının acıdan uyuşmasına yol açması gerçekten de öfkeyi andırıyordu.
Subaru’yu çocuktan başka her şeye benzediğine ikna etmek içinse iki eliyle belini tutarak ve göğsünü kabartarak gururlu bir poz vermişti. Ancak bir kadının ruhu bedeninin yetişmesinden önce tamamlanırdı. Mesela Beatrice’in bedeni hiçbir zaman ruhuna yetişemeyecekti, bu yüzden ruhu bedeniyle birlikte sürükleniyormuş gibi hissettiriyordu ama…
Subaru: “Ama Petra, bu kafa atma işini geçen seferkinden daha yüksek bir noktada mı başlattın? Gerçi önceki kafa atışın esnasında, göğsüme doğru uçmadan önce parmak uçlarında yükseldiğini hissettiğim bir an oldu.”
Petra: “…Afallamış durumdayım. Beatrice sana söylemedi mi? Hey! Baksana! Bir ayda uzadım işte, sırtım gelişti, bacaklarım gelişti ve yüzüm de tatlı olmadı mı?”
Subaru: “Ah, biraz büyüdün sanırım? Boyun ve saçın uzamış yani. Ama senin yüzün her zaman tatlıydı.”
Petra Arlam Köyündeyken de güzel bir kızdı. O sırada malikânenin hizmetçilerden biri olması adına kapılması karmaşık bir durumdu, çünkü herkesin evlenmek isteyeceği kız imajına sahipti.
Daha spesifik olmak gerekirse, o sulu gözlülere meydan okumak isterse meydanın ortasında bir sumo güreşi turnuvası başlayabilirdi. En sonunda da yetişkinler oraya dalar ve bir şekilde pataklanan Subaru’yu havaya kaldırma kutlaması sona ererdi. Esrarengiz bir geçit töreni olurdu.
Her neyse, Petra köylüler tarafından sevilen bir kızdı. Malikâneye yardımcı olmanın doğurduğu kederini sıklıkla ifade eden bir kızdı. Subaru da gelecekteki olağanüstü Petra’nın hatırına onu malikânede bulundurmanın rahatlığını olabildiğince kullanmak istiyordu. Tabii aynı zamanda kendisinin malikânede bir gücü yoktu, yani bugünlerin kıymetini, bu sıradan yaşam tarzını unutmamayı sürdürecek şekilde bilecekti, gerçi——
Subaru: “Aslında olduğun o fazlasıyla eğlenceli kızı yansıtamıyorsun. Öfkesiyle bilinen kız kardeşine gelince… Sana sürekli çalışmanı söyleyerek seni ne kadar boğduğunun farkındayım.”
Petra: “Tam da öyle değil aslında…”
Subaru surat asan kızı teselli etmek için iki kolunu açtı. Petra ise hafiften tereddütlü bir jest sonrası Subaru’nun açık kollarının arasına atladı. Ve Subaru o küçük bedeni kucaklayarak onu ödüllendirircesine kafasını okşamaya başladı.
Petra: “Subaru… Yani Subaru-sama, yine tehlikeli bir şeyler mi yapacaksın?”
Subaru: “Tehlikeli olacağı tam anlamıyla kesin değil. Aslında kulağa sana tehlikeli olma olasılığını düşünmemen gerektiğini söylüyormuşum gibi gelebilir ama işin doğrusu gerçekten de makul derecede güvenli bir sefer olabilir.”
Petra: “Her iki sonucun gerçekleşme oranı ne peki?”
Subaru: “Sanırım 8’e 2 diyebilirim, en düşük olasılık güvenli olması olabilir.”
Petra: “Bana kalırsa bu kulağa bayağı tehlikeli geliyor.”
Konuşma esnasında bir şeyi geç açıklamak ve yalan söyleyememek Subaru’nun talihsiz eğilimlerinden ikisiydi.
Kollarında tuttuğu Petra’nın rahatsız olmaya başladığını hissedebiliyordu. Ardından onun neden böyle davranmaya başladığını anlamayarak iç çekti ve o anda Petra, alnını Subaru’nun karnına sürtmeye başladı.
Petra: “Endişeliyim. Subaru-sama hep böyle; malikâneye geldiğin ilk andan, seni köyde gördüğüm ilk andan beri. Tehlikeli görünmesine rağmen sürekli her yerde, her konuda gayret gösteriyorsun. Tembel Efendimden bir iki şey öğrensen fena olmazdı.”
Subaru: “I ıh. Roswaal onay damgasını bassa bile muhtemelen biz onu göremezken stresten alnında terler birikiyordur. Tabii hayatlarımızın tehlikeye girdiği meselelerde bir işe yaramadığında hemfikirim.”
Petra: “Cadı Canavarlarıyla yaşananlar zordu; cadı tarikatıyla yaşananlar zordu, toprak örümcekleriyle yaşananlar zordu, tanrıça heykeliyle yaşananlar zordu, Elior ormanında yaşananlar zordu, mezarları temizlemek de zordu. Ama buna rağmen sen Otto ve diğerleriyle Pristella’da Cadı Tarikatıyla dövüştün ve… hâlâ mücadeleyi bırakmadın.”
Subaru: “Otto o zamanlarda bizi neredeyse öldürecekti.”
“Otto çok fazla öldü”.
Tuhaftır ki Subaru bu konuda tamamen hemfikirdi ama onun öylece ölmemesini dilerdi. Otto ölecek olursa Subaru kendisinin daha fazla yaşamasına izin veremezdi
Tabii bunu ölüm bile bizi ayıramaz şeklinde bir dostluk olarak abartacak değildi.
Petra: “Neden bu işi Subaru-sama dışında biri yapamıyor ki? Biri—— başka biri… sen bu işi senden daha güçlü birine falan bırakmalısın, mesela Efendimiz gibi, sonuçta vakti var.”
Subaru: “Ben… seni anlıyorum. Roswaal’ın vaktini böyle sıklıkla boşa harcamasının ne kadar canını sıktığını anlıyorum. Ama Roswaal’ı ölümüne sürükleme teşebbüsleriyle bir şeyler eklemeyi bırakmalısın. Kampta inanılmaz bir gerginlik doğuyor.”
Mesele yalnızca Roswaal’ın Petra’nın çayına ıslak çamaşırların suyunu sıktığını fark etmemesinden ibaret olsaydı sorun yoktu. Ama düşmanlığıyla kötü niyetini açıkça belli etmeye başlarsa kötü olurdu.
Subaru işler bu noktaya gelmeden önce emredici bir tonla bu yorumda bulunsa da Petra, ciddi gözlerini Subaru’ya dikti. Görünen o ki yarım yamalak bir dalavere ve samimiyetsiz sözlerle onu ikna edemeyecekti. Ayrıca her şeyden öte Petra, Subaru’nun güvenliğinden ötürü fena hâlde endişeliydi.
Gereksiz ve dikkatsizce bir şeyler söylemek de Petra’nın gerginliğine saygısızlık etmek olurdu.
Subaru: “Neyse, ne kastettiğini anlıyorum. Gerçekten anlıyorum. Bilgenin kulesine giden yolun canavarlarla dolu olması gerektiği doğru; çöldeki labirentin rezalet olduğunun söylendiği de doğru. Ve en başta bizim kuleye yaklaşacak olmamızdan rahatsızlık duyan Bilgeyle konuşmayı hedeflememizin saçma olduğunu da biliyorum… ama buna rağmen yerimi başka birine hayatta bırakmam, mümkün değil.”
Petra: “…Neden? Subaru-sama, acaba kendi gücünü abartıyor olabilir misin? Bırakalım da Garf-san bu konuda utanç verici bir varsayımda bulunsun.”
Subaru: “Eleştirideki katılığın ciddi anlamda saçmalık düzeyinde! Bu işi Garfiel’e bırakmama imkân yok!”
Petra’nın eleştiri standardı öyle sertti ki kendisini duyan her erkeği titretebilirdi.
Garfiel’in güçsüzlüğüne yönelik tavrıysa sakinken yanlış beklentilerde bulunmak şeklinde nitelendirilebilirdi. Ancak Garfiel, o yanlış beklentileri gerçeklere dönüştürmek için ciddi bir çaba sarf ediyordu. Ayrıca muhtemelen bu durumdaki problem, “yanlış beklentilerde” bulunma kabiliyetini güç olarak yorumlamasıydı.
Dolayısıyla kendi gücüne dair yorumuyla gerçek gücü düşünülünce bu mesele Garfiel tarafından ele alınamazdı.
Subaru: “Garfiel’in izlenimiyle düşünme şeklini yan yana koyunca… şey düşünüyor değilim… bu iş için daha uygun birinin bulunamayacağını düşünüyor değilim. Ve her şeyden önce çöl labirentinden kaçmak için yapılabilecek bir hazırlık olsaydı hepsini Reinhard’a bırakmak daha güvenli olurdu.”
Petra: “Öyleyse neden bu işi onun yapmasına müsaade etmiyorsun?”
Subaru: “Ben de merak ediyorum. Şımartılmaya düşkün biri olmama rağmen onuru önemsemediğimi düşünürdüm.”
Esasında böyle bir şey yapmayı neden arzuladığını gerçekten anlamıyordu. Cüretkâr sözleri bu şekilde şekilleniyordu. Belki de ne zaman cüretkâr şeyler söylese durum bu oluyordu.
Subaru: “——Boş ver. Sonuçta bu, bizzat benim yapmak istediğim bir şey. Bu işe daha uygun biri olsa bile, o şekilde kazanma şansının daha yüksek olduğunu bilsem bile bunu ben yapmak istiyorum.”
Petra: “Neden?”
Subaru: “Utanç verici ama… onu uyandığında görecek ilk kişi olmak istediğim için.”
Petra: “————”
Kimden bahsettiğini belirtmemişti. Ve o belirtmese bile Petra anlamıştı.
Bilgenin kulesinde o kızı -derin uyku hâlini sürdüren o kızı- uyandırmanın bir yolu bulunabilecekse Subaru, bu yolu kullanan kişi kendisi olsun isterdi.
Bu işe daha uygun biri, başarı şansı kendisinden daha yüksek biri bulunabilecek olsa bile vazgeçemeyeceği tek şey buydu. Vazgeçmek istemiyordu. Bu da Subaru’nun egosuydu.
Subaru: “Hislerimi bir kenara atıp rasyonel bir bakış açısı izleyecek olsaydım… onu uyandıran kişi herkes olabilir derdim. Asla uyanamama şeklinde saçma sapan bir hastalık yayılacak olsaydı ve yalnızca o kişileri kurtarmaktan bahsetseydik bunun için bir aşı veya özel bir ilaç üreten kişinin kim olacağı umurumda olmazdı. Bu onları kurtarmak anlamına gelecekse süreci umursamazdım.”
Petra: “…Hı hı.”
Subaru: “Ama hislerim devreye girince işleri kendi yolumla yapmak istiyorum. Onları kurtaran kişi ben olayım istiyorum. Onları uyandıran kişi ben olayım istiyorum. Her şeyimi verip her şeyi kurtarmak istiyorum.”
——İşte bu yüzden, bu yolculuğa çıkan kişi Natsuki Subaru olacaktı.
Ondan güçlü pek çok kişi vardı.
Ondan güvenilir pek çok kişi vardı.
Ondan akıllı pek çok kişi vardı.
Harikulade özelliklere sahip pek çok kişi vardı.
Ama Natsuki Subaru tüm bunları görmezden gelecek ve bu yolculuğa çıkan kişi olacaktı. Bunu yapmasının tek sebebi de onu kurtardıktan sonra o kız tarafından övülmek isteyişiydi.
Subaru: “Seni bencilliğimle hayal kırıklığına uğrattığım için üzgünüm.”
Petra: “——Gerçekten de hayal kırıklığına uğrattın. Söyleyeceğin hiçbir şey hislerimi değiştiremez.”
Subaru: “Hmm?”
Subaru’nun utanmazlığını beyan edişinin ardından Petra’nın kafası, nefretine hazırlanan Subaru tarafından okşandı. Ama çıkarttığı belirsiz sesin ardından kafasını Subaru’nun kollarından kaldırdı.
Subaru, onun iri, yuvarlak gözlerinin koca bir gözyaşıyla örtüldüğünü görünce şaşırıp——
Petra: “Ey!”
Subaru: “Yine mi kafa saldırısı?!——”
Petra sivri kafasını aşağı doğru savurduğu gibi alnı, Subaru’nun karnına büyük bir acı verdi.
Savunmasız hayati organlarını hedef almış -bu da Subaru’nun dizlerinin üzerine çökmesine yol açmış- ve bu sırada Petra, beklenmedik bir sıçrayışla kollarından kaçıvermişti. Tüm bunlardan sonra da bir gözünü kapatarak dil çıkarttı.
Petra: “Subaru-sama, seni aptal! Bencilsin işte! Git de canın ne isterse yap!”
Subaru: “Gıh, uh…”
Petra: “Çünkü 2 ay sonra geri döndüğünde gerçekten güzel bir kıza dönüşmüş olarak seni şaşırtacağım. Büyüyüşüme yakından şahit olamadığın için dilediğince pişman olursun artık!”
Subaru: “Bu gerçekten de talihsiz bir durum.”
Bir çocuğun büyüme periyodunda o kadar ani şekilde değişmesi normal değildi. Ama Petra göz kamaştırıcı bir 13 yaş yaşıyordu. 2 ay sonra da tamamen farklı bir izlenime sahip olabilirdi.
Subaru: “Dürüst olmak gerekirse ben de 7. ve 8. sınıf arasında 19 santim uzamıştım…”
Petra: “Ha? Bu birazcık imkânsız görünüyor…”
Ehh, bu Subaru’nun boyunun kısa olmasından kaynaklanan nadir rastlanır bir durumdu. Bu sırada Petra, onun bahse girdiği beklentilerin boyutunu bozsa da olayın hemen ardından yumruğunu sıktı.
Sonra da iki yumruğunu birden Subaru’ya doğru uzatıp beyanını yaptı.
Petra: “Heeer neyse! Senin yapacağın şu: gideceksin, herkesi endişelendirip sıkıntıya sokarak tehlikeli yerlere gönlünce seyahat edeceksin ve sonra da her zaman yaptığın gibi geri döneceksin.”
Subaru: “Sen öyle söyleyince insanların başına bayağı bela oluyormuşum gibi geldi…”
Gerçi işe bu şekilde bakınca Petra’nın Subaru’yu tasvir etme şekli şaşırtıcı bir şekilde kulağa yanlış gelmiyordu. Her hâlükârda Subaru da kendi iki elini iterek yumruklarını Petra’nınkilerle buluşturdu.
Subaru: “Sürekli Petra’nın canını sıkıyorum ama ben yine her zaman yaptığım gibi düşüncesizce tehlikeli yerlere gideceğim ve sen de -ardı ardına- çeşitli şeyler yapmayı tamamladıktan sonra normal bir şekilde geri dönmemi bekleyeceksin. Yolculuğumuzdan döndüğümüzde bizi karşılamak Petra’ya mahsus bir hak.”
Petra: “… Frederica-neesama veya Ram-neesama’nın benden önce bir şey söyleme hakkı olmayacak, değil mi?”
Subaru: “Tabii. Söz veriyorum.”
Petra: “Efendimiz de buna dahil?”
Subaru: “Sen bundan endişe duymasan bile döndüğümüzde karşımda bulduğum ilk kişi Roswaal olursa ben darbe yerim zaten.”
Petra: “…Mm, anlıyorum. Tamamdır, ikna oldum.”
Böylece Subaru’nunkiyle eşleşen yumruklarını indirerek iç çeken Petra’ya muzaffer bir ruh akmaya başladı. Sağlam bir akıştı ve koca bir bağışlayıcılık şekline bürünmeliydi ama——
Petra: “Tanrım, bu Subaru-sama’ya yapacak hiçbir şey yok…”
Bu beyanıyla herkese seslenirmiş gibi bir izlenim vermişti. Uygun olamıyordu. Bunlar Subaru’nun şahsi düşünceleriydi.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Bunalım derecesinde endişeli olmasa da malikânede var olan belirsiz meseleyi çözüme kavuşturmak için nihayet o odaya adımını attı.
Subaru: “————”
Subaru’nun doğal olarak nefesini tutup adımlarını hafiflettiği vakitler, bu odaya girdiği anlardan ibaretti. Tabii bu odaya yüksek sesle şarkı söyleyerek ve ayaklarını vura vura girse bile odadaki durum kesinlikle değişmezdi.
Yine de -belki de istemsizce- sırf o odadaki yatağında yatmakta olan, ona gereğinden fazla baktığı anda kalbinin sızlamasına yol açan kızın hatırına kendisini tutma kararı almıştı.
Eğer uyanabilecek olsa, bunun şimdi şu anda gerçekleşmesini isteyeceği derin bir uykudaydı.
Ancak bu gerçekleştiği takdirde, derin uykusunu böldüğü takdirde lanete benzer bir cezayla karşılaşacağını hissediyordu. Sonsuz rüyalarla dolu derin bir uykuya dalmış bu kız, onun gözünde işte bu kadar kıymetliydi.
Subaru: “Böyle söylüyorum ama tabii ki bu yalnızca benim fazlaca öznel inancım ha…”
İnançsız bir ses tonuyla böyle söyleyen Subaru, oturmak üzere yatağın yanına bir sandalye çekti. Böylece bir ay üzerine odaya adımını atarak durumu bir yıl öncesine göre hiçbir değişiklik göstermemiş hâlde derin uykusunu sürdüren Rem ile yüz yüze geldi.
Subaru: “Geri döndüm ama seni görmeye gelmekte bu kadar geciktiğim için üzgünüm. Halletmem gereken bazı işlerim vardı… ve biraz da tereddüt ettiğim için bu ziyareti son anda gerçekleştirdim.”
Rem: “————”
E bu sonuç barizdi -tabii ki- ama derin bir uykuda olan Rem’den hiçbir yanıt gelmedi. Bir karşılık alamayacağını bile bile ona seslenen Subaru’nun yüzünde sakin bir ifade vardı. Bu, Natsuki Subaru’nun yalnızca bu kıza gösterdiği bir ifadeydi.
Yalnızca Emilia’ya gösterdiği, her şeyi bir kenara atmaya hazır olduğunu anlatan kararlı ifadesi vardı.
Yalnızca Beatrice’e gösterdiği, ona canı pahasına güvendiğini anlatan inançlı ifadesi vardı.
İşte bir de yalnızca Rem’e gösterdiği, sıklıkla gizlemeye çalıştığı güçsüzlüklerini ifşa ettiği bu ifade vardı.
Subaru: “Acaba konuşmamın mahzuru olur mu?.. Esasında sana söyleyebileceğim çok fazla şey var, biliyor musun? Maalesef seni daha önce ziyaret edemedim çünkü Su Kapısı Şehri Pristella’daydım ama orada cidden bayağı şey yaşandı. Büyük bir hengâme oldu, öyle ki sana bütün gece anlatsam bile daha anlatacak bir sürü şey kalır… Gerçi bu dünyada sana tüm bunları anlatabileceğim daha çok vaktim var.”
Subaru elini yatağın içerisinde kibarca kaydırarak göğsüne bir battaniye örtülmüş kızın elini aradı ve onun elini tutarak konuşmaya başladı.
Uzun parmak uçları ile narin, solgun kollarının yumuşaklığı ve ılıklığı belirgin olsa da her nedense kan sirkülasyonundan—– yoo, yaşam belirtisinden yoksundu.
İçinde yaşamını koruyan yalnız bir güç mevcuttu. Ancak o yaşamı sürdürme rolünü üstlenen bir güç yoktu.
Rem, bu çelişkili durumla birlikte, zamanı donuk hâlde, derin bir uykuya mahsur kalmayı sürdürüyordu. Ancak——
Subaru: “Nihayet sana kavuşacak olabilirim.”
Rem: “————”
Subaru: “Tabii ki beklentilerimin fazla yüksek çıkması ve sonunda tatmin olamamam mümkün. E tabii ki Bilgenin isminin hakkını veremeyip hiçbir işe yaramaması ve hakkındaki yanlış bilgiler yüzünden özür dilemesi de mümkün.”
Rem: “————”
Subaru: “Ama…”
Oburluğu yenmek dışında bir çözüm yolu daha kendisini göstermişti.
Başka insanlar beklentilere kapılıp böyle bir yolculuğa çıkarak elde edecekleri sonuçlar karşısında hayal kırıklığına uğrayabilecek olsa da Subaru’nun bu yolda aradığı yanıt, nihayet elle tutulur görünen bir umut sembolü teşkil ediyordu.
Subaru: “Çünkü paniklemekle o kadar meşguldüm ki Echidna’ya soramadım.”
Mabet’te, cadının mezarında, gerçeküstü bir çay partisine katılıp Echidna ile birlikte Açgözlülük Cadısıyla buluştuğunda cadıları reddetmiş, onların kontrolünden kaçmıştı. Natsuki Subaru bu kararı kendi kırılgan ruhunu korumak adına vermişti ama aynı zamanda bu, Rem’i kurtarmak için yardımı dokunabilecek o kişiyle arasına mesafe koyma kararı aldığı anlamına geliyordu.
Tabii ki Echidna’nın Başpiskoposların güçlerini kullanma şekilleriyle ilgili ne derece bilgiye sahip olduğunu bilmiyordu. Ama belki -koşullarını açıklamış olsaydı- Cadının bildiklerini işittikten sonra bir çözüm bulabilirdi.
Doğru kararı verdiğine güveniyordu ve cadının taleplerini kararlılığını anlatan şekilde anında reddetmişti. Ama vakti tükeniyordu ve geçen mevsimlerin Rem’i ardında bıraktığını hissettikçe acaba kararım gerçekten doğru muydu diye endişe etmeye başlıyordu.
Onu kurtaracağına kalbinin en derinlerinden söz vermiş olmasına rağmen henüz bunu başaracak kati bir eylemde bulunmuş değildi. Tek yapabildiği, içerisinde bulunduğu çıkmazın doğurduğu kapana kısılma hissinden sıyrılmak olmuştu ve şimdi de nihayet Rem için bir şeyler yapabilecekti.
Pek çok kişiyi -Rem’le aynı kadere mahkûm Pristella vatandaşlarını- kurtarmak adına Pleiades Gözcü Kulesi’ne doğru bir yolculuğa çıkacaktı. Ancak gerçek amacını belirtmek gerekirse bu yolculuğun esas sebebi Rem’di; başka hiçbir şey esas sebep olmaya aday olamazdı.
Evet mantıksız ve uygunsuz bir durumdu ama buna rağmen Subaru——
Subaru: “Seni kurtaracağım, Rem. Buna yemin ederim.”
Nasıl Rem -bir zamanlar- kırılgan günlerinde Subaru’nun yanında olduysa şimdi de Subaru, birinin eline en çok ihtiyaç duyduğu bu vakitlerde onun yanında olmak, ona elini uzatmak istiyordu.
???: “——Acı verici.”
Subaru: “——!?”
Gözlerini sımsıkı kapatıp kararlılık dolu kelimelerini sıralayan Subaru, bu sesi işiterek ansızın kafasını kaldırdı.
Gözlerinde akıl almaz bir şaşkınlıkla Rem’e baksa da onun hâlâ gözleri kapalı, eli Subaru’nun elinde sessizce yatmakta olduğunu fark etti. Bu durumda bu sesin sahibi——
???: “Kızın elini bırak Barusu. O eli sımsıkı tutma şeklini görmek bana acı veriyor.”
Subaru: “…Oh, Ram’mış.”
Arkasına dönen Subaru, Ram’ın kapı girişinde dikilir hâlde soğuk gözleriyle kendisini izlediğini fark etti. O bakışlarla rahatladıktan sonra da Rem’in elini düşündüğünden daha sıkı tuttuğunu fark ederek hızlıca serbest bıraktı.
Ram: “Sorun yok, Subaru’nun Rem’in bembeyaz* parmaklarını cinsel arzularla kirletmesini izlemeye katlanabilirim.”
Ç.N: (Aslında parmakları betimleyen kelime bembeyaz değil, whitebait-like. Whitebait ise meze olarak yenen, sıklıkla sürü hâlde dolaşan minik beyaz bir balık cinsiymiş. Uyuyan kıza balık parmak, hamsi parmak falan deyip çirkinleşmek istemedim 😀)
Subaru: “Şöyle söylemesen olmaz mı? Senin yüzünden az önceki kararlılığımın tamamen mide bulandırıcı bir şeye dönüştüğünü hissedeceğim.”
Subaru’nun Rem’in elini bırakışının ardından odaya giren Ram, o eli tuttu. Ve kardeşinin incecik, beyaz parmaklarını kibarca okşayan abla, Subaru’ya yandan pis bir bakış attı.
Ram: “Kararlılığın gerçekten o kadar saf mıydı? Kendini dikkatlice yorumla da konuşmanı tekrar yap… Cinsel arzularını Rem’e aşırı benzeyen bana yansıtacak olursan Ram’ın tüylerini ürpertir ve arkasını dönüp koşmasına yol açarsın.”
Subaru: “Sakin ol. Fiziksel görüntünüz inanılmaz benzese de ikiniz arasındaki ışıltı farkına işaret ederken asla kafam karışmaz.”
Ram: “Demek öyle. Sanırım sıkıntı yok öyleyse. Ama nihayet onu uyandırmaya çalışmanın bir yolunu bulursan ve kim olduğunu hatırlamaz hâlde onunla buluşmayı başarırsan Rem huzurlu bir ruh hâli içerisinde olmayacak. Boş sohbetlerimiz esnasındaki onu tarif ediş şeklin yalnızca çılgın fantezilerinden ibaret değilse uyandığında senden nefret etmemesi şaşırtıcı olur.”
Subaru: “Bana inancın tam olarak ne kadar düşük acaba?.. Hâlbuki birbirimizi bayağıdır tanımıyor muyuz?”
Ram: “Haah.”
Her zamanki gibi burnundan homurdanan Ram, yerinden kalkmak üzere olduğunu anlatan bir harekette bulundu. Ve kalkarken de odaya genel olarak şöyle bir bakarak,
Ram: “Benim ayrılık hazırlıkları yapmam gerekiyor, yani birinin Rem’e ikinci bir set kıyafet hazırlaması lazım. Kıyafetleri pek terli değil, aslında değiştirmeye gerek yok ama… vücudunun yine de bir silinmesi lazım.”
Subaru: “———”
Ram: “Burnunun altında bir şey büyüyor, mide bulandırıcı.”
Subaru: “Gerçekten söyleyecek bir şey olmadığı için tek kelime etmemiştim ama tek kelime etmememe rağmen gördüğüm muamele bu mu yani!?”
Rem’in—— ismi ve anıları yenilmiş olan Rem’in bakımı, fiziksel bedeninden tepki almalarıyla ilişkisizdi. Vücudunu silmek veya kıyafetlerini değiştirmek gibi şeyler yapmanın elle tutulur, makul bir sebebi yoktu.
Bunları yapma sebepleri yalnızca Subaru’nun arada bir kendisini rahatlatabilmesi, etrafındakilere Rem’in varlığını anımsatabilmesi, terk edilmesine izin vermemesiyle ilişkiliydi.
Subaru: “————”
Tüm bunları yapmasının nihai sebebi düşünülünce -Subaru’nun bir konuşma yapması ve Ram’ın kardeşinin bedeniyle ilgilenmesi gibi şeyler- hiçbiri gerçekten ilerleme göstergesi gibi görünmüyordu.
Subaru da insanları lüzumsuz denilebilecek şeyler yapmaktan alıkoymuyordu çünkü insanların kendisi bunu dile getirmeden de eylemlerinin gerçek bir sonuç vaat etmediğinden haberdar olduğunun farkındaydı.
Subaru: “Artık Rem gerçekten kardeşinmiş gibi hissetmeye başlama vaktin gelmedi mi?”
Ram: “————”
Subaru, tüm bu işleri ilgili bir şekilde yapan ve uyumakta olan Rem’e nazik bakışlar atan Ram’a beklenmedik bir şekilde bu soruyu yöneltti.
Ram cesurca Rem’le ilgilenme işini üstlense de diğer yarısını temsil eden kıza dair hiçbir anısı yoktu. Bu kız kendisine öyle çok benziyordu ki bir ilgileri olmadığını iddia etmek mümkün değildi. Ama yalnızca Ram’ın ona yönelik gerçek hislerini değerlendirmeye alacak olursanız ilişkilerinin güçsüz olduğunu söyleyebilirdiniz.
Yine de bu şekilde geçen günler koca bir yılı bulmuştu. Ve Rem’e dair anılarını yitirmiş olsa da yeni, farklı anılar biriktirmiş olması mümkündü. Belki de Ram’ın içerisinde kati anılar şekillenmişti.
Ram: “İçten duygular öyle kolayca ortaya çıkmaz. Hâlâ ona dair hiçbir anım yok ve bu kızın uyanık hâline hiç tanık olmadım. Tabii muhtemelen benim gibi mükemmeliyet ve asalet sahibi biri olduğunu hayal edebiliyorum.”
Subaru: “Mükemmel olduğu kesin ama onu çok da asalet sahibi şeklinde anımsamıyorum. Hatta şaşırtıcı bir şekilde pervasızlık derecesinde aceleci davranıp beni endişelendirdiği çok vakit olmuştu.”
Rem’in ara sıra sergilediği pervasız bir yanı vardı.
Rem ise Subaru’nun bu sözlerini rüzgârı andıran cansız bir sesle “Anlıyorum” şeklinde yanıtladı.
Ram: “Hatırlamadığım anılardan söz etmek hoş olsa da yalnızca geriye dönmekten ibaret. Bu da pek düşkün olmadığım bir şey, Barusu.”
Subaru: “Öyle mi? Öyle diyorsan buna bir son vereyim.”
Ram: “…O uyandıktan sonra, eğer anılarımı tekrar kazanırsam, onunla ilgili konuşacak çok şeyim olacak. Ama anılarımı geri kazanamazsam, her şey yalnızca onun uyanmasıyla sınırlı kalırsa, o zaman o ne kadar konuşmak istese de ben…”
Kardeşinin yüzüne kaçamak bir bakış atan Ram, ifadesi değişmeyerek kakülleriyle oynadı. Ve Rem’in saçı solgun alnına özgürce dökülürken Ram, hafifçe iç çekti. İfadesi
Subaru’nun gözüne acımasız ama aynı zamanda nazik gelmişti.
Hiçbir şey hatırlamasa da ona dair anılarını yitirmiş olsa da aralarındaki bağ ortadan kaybolmuş değildi. Ve o bağ kaybolsa bile yeniden oluşamayacağı anlamına gelmezdi. Bunlar Subaru’nun düşünceleriydi.
Subaru: “Eh, sen hepsini bana bırak. Bilgenin Gözcü Kulesini fethedecek ve Rem’i kesinlikle uyandıracağım. Ve sonra da siz iki kız kardeş duygusal bir kavuşma yaşayacaksınız.”
İşte Subaru, fazlasıyla parlak bir tutum ve kasıtlı olarak yüksek bir sesle böyle söyledi. Subaru ve Ram arasında yaşanan bu anın hiç değilse odadaki sessiz atmosfere uymadığı barizdi.
Subaru’nun yaptığı konuşma karşısında Ram’dan aldığı tek karşılıksa fazlasıyla kafası karışık bir bakış oldu.
Ram: “Ne diyorsun sen, Barusu?”
Subaru: “Ha?”
Sonrasında Ram, Subaru’nun aptal gibi görünmesine yol açan bir bakış attı.
Ram: “Ram da yolculuğunuzda size eşlik edecek, yani olayı bu şekilde dile getirmen bayağı küçümseyici oldu. Duygusal bir kavuşma olacaksa Ram da gönlünce hareket edecek.”
Subaru: “Ama benim bundan hiç haberim yoktu ki!”
Subaru’nun gözlerinin şaşkınlıkla irileşişi karşısında Ram, daha da hor gören bir bakış attı.
Tabii o bakışa rağmen Subaru kendisine söylenmeyen bir şeyi bilemez, işitmediği şeylerden haberdar olamazdı, yani esasında mantıksız bir durumdu.
Ram: “————”
Subaru’nun kendisine neden bahsettiğini soruşu karşılığında Ram, duymak istemediğini anlatırcasına kulaklarını kapattı.
Hazırlık günü ağır ağır ilerliyordu ve açık bir konuşma yapma fırsatları olmayacaktı.
——Ram’ın kendisine eşlik etme kararı, Ram ve Rem kardeşleri kavuşturma hedefi.
Onları aydınlatacak Bilgeyle buluşma, Pleiades Gözcü Kulesini fethetme amacıyla başlayan bir yolculuk.
Toplamda koca bir aile teşkil edecek 8 katılımcı. İşte önlerinde uzanan durum buydu.
△ △ △ △ △ △ △
#Ve büyük sefere son olarak Ram da katıldı. Gerçekten öyle karmaşık ve ilginç bir grup oldu ki günleri nasıl geçecek çok merak ediyorum doğrusu… Ve her şeyin sonunda Rem gerçekten uyanır mı, uyanırsa neler olur sorularının cevabını da çok merak ediyorum. Aslında ediyordum demek daha doğru olur çünkü havada uçuşan spoilerlar sağ olsun çoğu şeyi istemeden öğreniyorum. Neyse en azından artık spoiler yazarken çoğunlukla üstünü kapatıyorsunuz hiç değilse, buna da şükür 😀 Hadi bir sonraki bölümde görüşmek üzere!


