Sezon 4'ü izleme etkinlikleri ve çeviri yayımlamamızı takip etmek için discord.gg/rezeroturkce davetiyle Discord sunucumuza katılabilirsiniz.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VI, Bölüm 31 – “Kulede İş Birliği Teşviki” 

Kısım VI, Bölüm 31 – “Kulede İş Birliği Teşviki” 

21 Nisan 2026 297 Okunma 50 dk okuma

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Clumsy

Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

——Neticede İkinci Kat Electra’nın fethiyle ilgili toplantının beklemeye alınmasına karar verilmişti.

Herkesin mevcut durumun üstesinden gelmesine imkân tanıyacak bir plan yapmayı başaramamış olsalar da her şeyi erteleme kararının ardındaki en büyük faktör—— Subaru’nun guruldamaya başlayan midesi olmuştu.

Subaru: “Dönüp bakınca uyanmadan önce iki günü bilinçsiz geçirmiştim ve sonra da hemen kulenin sınavlarıyla uğraştım… Midemin neredeyse sırtıma yapışmasına şaşmamalı.”

Konuşmaları ancak Subaru’nun midesi âdeta kükremeye başlayınca ve nihayet açlıktan ölmek üzere olduğunu fark edince sonlanmıştı.

Boş mideyle savaşılmaz demek çok da doğru olmazdı fakat açlığın, insanın doğru düzgün düşünme kabiliyetini etkilediği doğruydu. Bunun sonucunda Subaru’nun midesi memnuniyetsizliğini belli ederek guruldamaya başlayınca herkes bunu tartışmalarını şu an için özetleyip sonlandırmak adına bir fırsat bilmişti.

Subaru: “Dürüst olmak gerekirse bir parçam kısmen rahatladı…”

İkinci Katı aşma planı bir kenara bırakılıp Gözcü Kulesinin sunduğu “Sınavlar” gözlemlendiğinde ortaya belirgin bir kalıp çıkıyordu.

Sınavları hazırlayan kişinin ne kadar aşağılık olduğu farkındalığının yanı sıra Shaula’nın teşkil ettiği tehlikenin gerçek doğası da gün yüzüne çıkmıştı—— En başta herkes savaş gücü nedeniyle onun karşısında temkinli olunması gerektiğini düşünse de kafasızlığı ve Subaru’ya olan aşırı düşkünlüğü yüzünden kimsede o temkinlilikten eser kalmamıştı.

 Shaula:——Burada kalıp benimle eğlenmenizde hiçbir sakınca yok!

Günler, yıllar, hatta yüzlerce yıl geçse bile——

Sahiden de Shaula’nın bu cüretkâr beyanı herkese onun nasıl bir tehdit teşkil ettiğini anımsatmıştı. Olması gereken de buydu.

Subaru: “Böyle bir şey planlıyor falan olmasam da kulenin fethinin ortasında kaçma girişiminde bulunursak Shaula’yı kesinlikle düşmanımız kılacak bir kural varmış gibi görünüyor, değil mi…”

Zihnini kurcalayan Subaru, Shaula’nın bahsettiği kurallardan birini anımsıyordu.

Sınavın ortasında pes ederlerse, herhangi bir Sınav kuralını çiğnerlerse, Kütüphaneye saygısızlık ederlerse ve Kuleyi yok ederlerse. Bunlardan herhangi birini gerçekleştirirlerse Shaula bir kez daha, tıpkı Gözcü Kulesine girmeye çalışırlarken kalkıştığı gibi onlara düşman olacaktı.

Subaru bundan kaçınmak istiyordu. Hem savaş taktiği hem de duygusallık açısından isteği bu yöndeydi.

Subaru: “Ancak bilirsin ya. Shaula’nın dediği gibi yıllarca burada takılıp kalmak pek gerçekçi gelmiyor, bu yüzden gerçekten bunu pas geçmek isterim ama…”

Kulenin fethi meselesine baktıkça her türden stres dört bir yandan çirkin kafasını uzatıyordu.

Pleiades Gözcü Kulesi yolunda herkes bir ayı aşkın vakit geçirmişti bile. Yani Sınavları hiç takılmadan ardı ardına geçseler ve Kuleyi fethetseler bile Pristella’ya dönüş için de aynı süreyi geçirmeleriyle birlikte yaklaşık üç aylık bir yolculuk olacaktı.

Elbette Shaula’yı düşmanları yapacağı için yarı yolda pes etmek istenmeyen bir karar olurdu fakat Emilia ve Anastasia’nın aday olması gereği Kraliyet Seçimi süresi de dikkate alınmalıydı.

Toplamda üç yıl—— Bir yıldan biraz daha fazlası şimdiden geride kalmış, ellerindeki süre iki yılın altına düşmüştü.

Tabii ki biriktirilebilecek zaman da harcanabilecek zaman da inanılmayacak kadar sınırlıydı.

Beatrice: “Ama yarınların yarınları için endişelenip durursan hiçbir yere varamazsın, doğrusu. Şimdilik bugünü temel alan yarın önemli, sanırım. Bunun için de…”

Subaru: “Şimdilik karnım doyana dek yiyeceğim. Tamamdır.”

Beatrice: “Aynen öyle, doğrusu.”

Beatrice, parmağı Subaru’ya dönük şekilde bu kelimeleri kullandı.

Yemek hazırlıkları nedeniyle tartışmalar duraksayınca Subaru, bu fırsatı Kulenin çeşitli noktalarında turlamak için kullanmaya karar vermişti—— Boş zamanını yerleşim yerleri olarak belirlenen alanı gezerek geçiriyordu.  

Ve Beatrice de elini olabildiğince sıkı tutarak ona eşlik ediyordu.

Daima el ele tutuşuyor olma sebepleri Subaru’nun geçidinin hasarlı oluşu ve sözleşmeli Ruhu Beatrice’in onun hapsolmuş manasını toplayışıydı. Fakat bu sebep bir kenara atılsa bile Subaru Bearice’in elini tutmak ister, Beatrice de onu asla reddetmezdi.

Subaru: “Ayrıca tam iki gün boyunca bilinçsiz olduğum sırada benim için gerçekten endişelenmişsindir, haksız mıyım? Bu yüzden şimdilik dinlen ve seni şımartmama izin ver.”

Beatrice: “Aptalca yorumlar yapmayı kes, sanırım. Ben yalnızca sen uyurken toplamaya tenezzül etmediğim Manayı topluyorum, doğrusu. Betty daima elinden gelenin en iyisini yapmak ister, özellikle de bu Kuledeyken, sanırım. Hazırlıksız yakalanmaktan kaçınmak istiyorum, doğrusu.”

Subaru: “Öyle diyorsun ama ben uyurken ve Manamı bile çekmezken elimi tutan sen değil miydin?”

Beatrice: “O gerçekten de Manayla ilişkisizdi ama Betty’nin kalbini onarma amaçlı eylemler daima öyledir, sanırım.”

Beatrice göğsünü şişirip Manayla ilişkisiz niyetlerini gururla ifade ederken Subaru gülümsedi, bunun çok daha utandırıcı olduğuna değinmemeye karar verdi.

Ve ne olursa olsun onunla hemfikir olduğunu göstererek elini kaldırdı.

İkinci Katın “Sınavını” dikkate almaları gerekiyordu. Subaru Birinci Katın Sınavının da yoğun bir savaş gücü gerektirebileceğini düşünmeyi hiç istemese de bu olasılığı göz ardı edemezdi.

Ayrıca Subaru ve Beatrice ikilisi savaşın dışında bile işlevseldi. Ve bu nedenle Subaru’nun Beatrice’in daima formunun zirvesinde olmasına ihtiyacı vardı.

Subaru: “Tamamdır, Beako! Şimdilik iyiyim, o yüzden beni düşünmene gerek yok. Güzelce şişip dolgunlaşana dek Manamı çekmeye devam et!..”

Beatrice: “Betty bir sürü Mana çekse bile top gibi şişmeyecek, doğrusu! Ayrıca iyi hissettiğin hâlinle bile ne kadar Manan olduğunun farkında mısın merak ediyorum, sanırım. Elindeki azıcık Manayı da çekerek seni yeniden bayıltamam, doğrusu.”

Subaru: “Oi oi, durum böyleyse ne yapmayı öneriyorsun?”

Beatrice: “Yalnızca beni dinle! Hiç değilse karnını doyurmalı, dinlenmeli, gücünü ve Mananı toplamalı ve ayrıca sıkı çalışıp Betty’i yanında tutmalısın. Bu senin görevin, doğrusu.”

Subaru: “Artık tamamen toparladığıma epey eminim ve sırf yalnız hissetmemek için seni yanında tutmamı istediğine de… Ah.”

Diyen Subaru, hüsranla çekicilik karışımı karmaşık bir ifadeyi ustalıkla taşıyordu. Koridorun gerilerinden gelen adım seslerini işittiğindeyse yürümeyi kesti.

Subaru ve Beatrice’in varlığını hisseden Emilia, şaşkın bir şekilde yaklaşıyordu.

Ellerindeyse gümüş renge boyanmış metal bir kap taşıyordu—— Bir kova.

Subaru: “Bir kova, ha. Emilia-tan böyle zamanlarda bile elinden geleni yapıyor, eh. Şarkı söyleme pratiği mi yapacaksın?”

Emilia: “Fufu, neler diyorsun öyle, Subaru? Şarkı pratiği yaparken Kova-sensei’nin çok yardımını aldığım doğrudur ama şu anda gerçekten bunun zamanı değil, bilirsin ya?”

Subaru: “Doğru doğru. Ee, öyleyse kova yine nereden çıktı?”

Emilia: “Ehh… Kova-sensei’ye olağan işini yaptırıyorum elbette.”

Subaru’nun sorusu karşısında gülümseyen Emilia, kovayı ona uzattı. Ve içi suyla dolu Kova-sensei’nin gerçekten de olağan işini yaptığı ortaya çıktı.

Fakat kova var olma amacını yerine getirse de akıllarda beliren bir soru vardı.

Subaru: “Ah, ama, su nereden geldi? Kulenin etrafı çölle çevrili değil mi?”

Emilia: “Oh, hayır hayır, orada yanılıyorsun, Subaru. Eğer Kuleden geeerçekten ama geeeerçekten uzaklaşırsan Büyük Şelale’yi karşında bulursun. Ve orada biiiir sürü su var, yani…”

Subaru: “Sen de bir kova su için oralara dek gittin. Yalnızca benim için.”

Emilia: “Söz konusu sen olunca, Subaru, bunu yapmaktan hiç gocunmazdım ama öyle olmadı. Doğruyu söylemek gerekirse Yeşil Oda’daki ruh bize taze ve temiz su sağlayabiliyor.”

Her nedense bu sözleri söylerken yüzüne bir gurur yerleşmişti fakat Subaru, onun gerçekleri açıklamadan önce söyledikleri nedeniyle birazcık sersemlemiş durumdaydı.

Emilia Subaru için Büyük Şelale’den su almaya bile giderdi. Bu bilgi Subaru’yu inanılmaz mutlu etmişti.

Subaru: “Bu konuda mutluyuz, iyi güzel de bilirsiniz ya… O ruhlar cidden bir harikaymış. Yaraları iyileştirmenin de ötesinde işler yapıyorlar demek.”

Emilia: “Mesele yalnızca su üretmekse Beatrice ve ben de büyüyle yapabiliriz ama…”

Beatrice: “Kum Tepeleri ve Kulenin etrafındaki Miasma çok yoğun. Bundan etkilenen Manayla yaratılan suyu içmekten kaçınmak çok daha akıllıca olur, doğrusu.”

Emilia: “Aynen öyle.”

Subaru: “Anlıyorum, anlıyorum.”

Beatrice Emilia’nın tedirginliğini arttırırken Subaru, ortadaki problemin farkına vardı.

Normal bir yolculuk yapıldığı takdirde önem taşıyan içme suyu kaynağı bulma problemi, büyüye başvurarak bir şekilde çözümlenebilirdi.

Kişi Mana sahibi olduğu sürece ihtiyaç hâlinde üretebileceği için çok miktarda içme suyu taşıma ihtiyacı doğmazdı, yalnızca kap gerekirdi. Bu durumda büyü, işleri son derece elverişli hâle getirirdi.

Subaru: “Hava kirliliği değil, daha ziyade Mana kirliliği, ha. E yani, sizin için kötü mü? O suyu içmek?”

Beatrice: “Bedende ani bir değişiklik görülüp görülmeyeceğini bilmiyorum, sanırım. Ama ne kadar çok içersen bedenine o kadar çok Mana girer, doğrusu. Bu durumda da en kötü ihtimalle Subaru’nunki gibi bir fiziksel durumun oluşması ve Cadı Canavarlarının özellikle dikkatini çeker hâle gelmek gibi bir şey mümkün olabilir, sanırım. Düşünmek bile tüylerimi ürpertiyor, doğrusu.”

Subaru: “Bunu benim söylemem tuhaf kaçabilir ama bu şekilde yaşamak gerçekten zor…”

Subaru bu özel durumundan arada bir faydalansa da yalnızca son çare olarak başvurduğu ve sıklıkla kullanmadığı bir şeydi. Bundan öte, herhangi bir sebepten dağda bayırda yürüyüşe çıktığında kazara etrafının Cadı Canavarları tarafından sarılması gibi bir risk taşıyordu.

Yani seçme şansı olsaydı böyle bir fiziksel koşula sahip olmaması, sahip olmasından çok daha tercih edilesi olurdu.

Emilia: “Biz de bu yüzden mümkün olduğunca Yeşil Oda’nın ruhunun arındırdığı kaynak suyunu kullanıyoruz. Subaru aralıksız iki gün uyurken de aynı şeyi yapmıştık.”

Subaru: “Hmmm—— demek öyle oldu.”

Pleiades Gözcü Kulesinin yaşam koşullarından etkilenmişti.

Ve tam da kaynak suyu üzerine düşündüğü sırada bir şeyler aklına dank etti. Öncesinde Shaula’ya karşı temkinli olmasıyla bile ilişkili bir şeydi.

Subaru: “Su meselesi bir yana, yemek konusunda ne âlemdeyiz? Çölün ötesindeki o şehirde stok yapmış ama zorlanmıştık da.”

Emilia: “Rahat olabilirsin, Subaru, bu konuda endişelenmene gerek yok. Birazcık iş çıkarsa da yemekler bir yere uçup gitmedi. Hepsi de hâlâ ejder arabasında. Ama, umm…”

Subaru: “Ne kadar bölersek bölelim olsa olsa bir ay yetecekler, değil mi?”

İçme suyu meselesi bir kenara bırakılsa bile ejder arabasında taşınabileceklerin bir sınırı vardı. Üstelik taşınan yemekler yalnızca Subaru ve grubunun ihtiyaçlarıyla sınırlı değildi. Partner ejderleri Patrasche ve Gian’ın da yemeğe ihtiyacı vardı. Bu gerçeği de akıllarında tutarak bir ay yetecek kadar besin stoklamışlardı.

Kulenin sınavlarına girerken hedefledikleri şey yalnızca canlarını kurtarıp kaçmak değildi. Bu nedenle Pleiades Gözcü Kulesini adamakıllı fethedip en yakın şehre yönelmek için yalnızca bir ayları vardı.

Yani ellerindeki süre sadece o bir ay ile sınırlıydı.

 Emilia: “————”

Subaru: “Gerçekten burada koca bir ay geçirmeyi planlamıyorum zaten.”

Emilia: “Subaru…”

Emilia’nın gözlerindeki endişe belirtisini hisseden Subaru gülümsedi.

Önlerinde bir süre sınırı ve çokça zorluk vardı fakat onlardan kaçındıkları sürece hiçbir şeyin başlayacağı yoktu.

Subaru: “Her neyse, yalnızca bir günde… Ah, şey, benim yüzümden birazcık geç başladık tabii, yani adil olmak gerekirse Kuleye varışımızın üçüncü günüydü ama yine de çoktan birinci Sınavı hallettik ve Emilia-tan da ikincide kolayca galibiyeti kucakladı.”

Emilia: “G-Gerçekten ‘kolayca kucaklamış’ değilim aslında ama…”

Subaru: “Bu kısmı sağlam bir blöfle süsleyip püslemen gerekiyordu, neyse böylesi de tamamen iyi.”

Tam gaz bir kibirle birlikte parmağıyla Emilia’yı işaret eden Subaru, Beatrice’i yakınına çekerek çenesini onun kafasına yerleştirdi.

Bu sayede ikisi de Emilia’ya bakar hâle geldi.

Subaru: “Rakibin bir zamanların en güçlü Kılıç Azizi falan olmasının bir önemi yok. Beako ve ben parlak stratejilerimizle o tek gözlü, yemek çubuklu zampara piçe fırça atacağız.”

Beatrice: “Aynen öyle, sanırım. Suratına fırçayı atacağız, doğrusu.”

Emilia: “Fırça atacaksınız…”

Subaru: “Bugünlerde fırça atmak diyen mi kaldı sahiden?”

Emilia: “Sayılmaz! Hiç adil değil! Siz de söylediniz ya!..”

Tuzaklarına düşmüş olan Emilia, kıpkırmızı kesilen yanaklarını şişirdi.

Onlar klasik etkileşimlerine yeni bir ekleme yaparken Emilia, yüzündeki endişe birazcık silinmiş şekilde iç çekti.

Emilia: “Un, iyi, anlıyorum, gayet iyi anlıyorum. Subaru’nun ağzından işitince bana gerçekten kolay bir işmiş gibi hissettirdi. Ve bu da kulağa bir o kadar güvenilir gelmeni sağladı.”

Subaru: “Aynen, sen inanmaya, umut etmeye ve beni sevmeye devam et. Ben bu yüzden senin Şövalyenim, sonuçta.”

Emilia: “Bu doğru, değil mi? Öyleyse kendimi senin ellerine bırakacağım, biricik Şövalyem.”

Subaru: “Ah, az önce sevme kısmını inkâr etmemen beni birazcık sersemletti…”

Emilia: “——?”

Subaru, olağan şakalaşmalarının arasına sıkıştırdığı sevgi sözcüğünün öylece yitip gitmesi yüzünden birazcık hayal kırıklığına kapılmıştı. Gerçi düzgün bir cevap alsa bile hissettiği telaş kaybolmayacağı için böylesi daha iyiydi.

Her neyse——

Subaru: “Bunu sormak için biraz geç kaldığımı biliyorum ama suyu getirmesi söylenen kişinin Emilia-tan olması biraz tuhaf değil mi? Bu tarz bir iş şey… tam olarak Şövalyene düşen bir iş de değil ama en azından emrindekilerin yapması gereken bir iş değil mi?”

Emilia: “Gerçekten sorun değil. Benim Şövalyem olabilirsin ama aramızda efendi hizmetkâr tarzı bir ilişki olmasını istemiyorum. Yalnızca bunu aklında tutmanı isterim, yani şimdilik sessizce şımarabilirsin. Şu anda iyileşme dönemindesin.”

Subaru: “Bu da neyin nesi, Emilia-tan?! Bana bu kadar yüz verirsen mutluluktan ölebilirim!”

Emilia: “Ayrıca bu akşamki yemekten de ben sorumluyum! Her şeyi tek başıma yapmak istiyorum!”

Beatrice: “İki beyanında da ciddiymiş gibi görünüyor. Onu çözmeyi bu kadar zorlaştıran da bu, sanırım.”

Beatrice, Emilia’nın sözleri karşısında hafifçe iç çekti. Sonra da Subaru’nun çenesi hâlâ kafasının üzerindeyken Emilia’ya el sallayarak,

Beatrice: “Baksana, Emilia. Subaru sen burada olduğun sürece rahatlayamayacak, doğrusu. Hem yemek hazırlıklarını da geciktiriyorsun, o yüzden hadi acele et de işe koyul, sanırım.”

Emilia: “Gerçekten mi? Tamam. Sonra görüşürüz öyleyse. Dört gözle bekleyin, olur mu?”

Beatrice: “Neşeyle bekliyor olacağız.”

Beatrice, omurgasız Subaru’nun yerine Emilia’yı gönderdi. Emilia’nın sözlerine verdiği yanıt, algılarındaki ince farkı yansıtıyordu.

Emilia: “Her şey hazır olunca size sesleneceğim, o yüzden çok uzaklaşmayın, tamam mı?”

Beatrice: “Dördüncü Katta olacağız, sanırım. Seslenişini duyup duyamayacağımıza gelince…”

Emilia: “Anlaşıldı. İyice bağırırım.”

Beatrice: “…Peki, peki doğrusu.”

Karşılıklı gülümsemelerden sonra Emilia elinde kovasıyla diğer elini sallayarak köşeyi dönüp kayboldu. Beatrice ise onun gittiğinden emin olur olmaz çenesi hâlâ kafasında olan Subaru’ya doğru bakarak,

Beatrice: “Ee, artık sakinleşmişsindir diye umuyorum, sanırım.”

Subaru: “…Evet, artık iyiyim. Gerçekten anlayamadım ama bir anda Emila-tan sahiden tatlı diye düşündüm, anlarsın ya. Sanki Emilia dışında hiçbir şeyin rengi yokmuş gibi, onun gerçek gülümsemesini görebildiğim için kendimi tamamen iyileşmiş hissediyorum.”

Beatrice: “Söylediklerinin tek kelimesini bile anlamadım, durum her zamankinden de kötü, doğrusu! Ve bunun yanı sıra…”

Subaru: “Bunun yanı sıra ne?”

Subaru Emilia’ya beslediği hisleri dümdüz bir yüz ifadesiyle şiir formatında dile getirmişti. Dolayısıyla Beatrice, sırtını onun göğsüne bastırarak,

Beatrice: “Kendini Emilia’yla bu kadar meşgul etmen hiç adil değil, sanırım. Senin partnerin Betty, doğrusu. Lütfen bu gerçeğin farkında olarak hareket et, sanırım.”

Subaru: “Sen, sen gerçekten minicik, dünya tatlısı bir şey değilsin de nesin acaba!”

Beatrice: “Mmgyah—— Doğrusu!”

Beatrice bir anda bu kadar tatlılaşırken Subaru, onu havaya kaldırıp yanaklarını yanaklarına dayayarak döndürdükçe döndürdü.

Subaru: “Sorun değil, rahat ol. Sen de benim için gerçekten önemlisin. Nasıl ifade etsem, ah, mesela şu anda etrafımdaki her şey çok güzel görünüyor ama sen bilhassa göz alıcısın. Seni seviyorum, Beako!”

Beatrice: “B-Be-Bekle! Anladım, anladım, tamam mı? Bırak beni artık! İndir beni, sanırım! Anladım artık, hadi indir beni, doğrusu!”

Fakat Beatrice kıpkırmızı bir suratla bağırıp dursa da Subaru onu yere indirmiyordu.

Ve Subaru bu şekilde Dördüncü Katın koridorunda mümkün olan her noktayı döne döne arşınlarken Beatrice de neşe içerisinde onun kollarında ilerlemeye devam ediyordu.

Emilia’nın yemek hazır seslenişine daha çok vakit vardı, dolayısıyla neşe dolu bağırışlarının koridorları boyayışı uzuunca bir süre devam edecekti.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Yemeğe kadarki süreleri kelimenin tam anlamıyla döne döne geçip gitmemişti.

Subaru, Beatrice’in sağladığı Dördüncü Kat bilgilerini edinme fırsatını da kullanmıştı. Kulede aktif olarak yaşayarak geçirdiği ekstra 2 gün nedeniyle bu konuda üstat Beatrice’ti, dolayısıyla Subaru’nun ondan öğrenmesi gereken çok şey vardı.

Gerçeği ne kadar yansıttığı bilinmese de her şeyden önce burası “Gözcü Kulesi” ismini taşıyordu.

Yine de yaşanılabilirliği konusunda herhangi bir endişe taşımaya gerek yoktu ve işin doğrusu, Dördüncü Katın ikamet alanında bile yaşam konforunu geliştirmek adına ekstra bir hamleye ihtiyaç duyulmuyordu. Özel odalar yalnızca tedavi tesisleri olan Yeşil Oda ve Üçüncüyle İkinci Katlara uzanan merdivenlere ev sahipliği yapan geniş odadan ibaretti.

Aşağıya uzanan geniş merdivenler dışında, belirli bir düzen olmaksızın sağa sola dağılmış çok sayıda ufak oda da bulunuyordu.

Subaru: “Bir haritamızın olmaması tuhaf hissettiriyor ama eminim olsaydı daha da tuhaf hissederdim. Bu Kule kesinlikle ürpertici bir dizayna sahip, bundan tamamıyla eminim. Böyle ne idüğü belirsiz yapılı binalardan cidden hoşlanmıyorum.”

Beatrice: “Neden bahsettiğini çok merak ediyorum doğrusu… Sınavların içeriğinin ne kadar tatsız olduğu görülünce genellikle her şeyin en kötüsü varsayılır, sanırım. Bu noktada yaratıcılarının ruhunu kınamamak elde değil, doğrusu.”

Shaula: “Ah! Bu yaptığın, bu yaptığın Ustamı kötülemektir! Seni ufaklık, resmen Ustamı karalıyorsun! Bu kuleyi o inşa etti, bunu biliyorsun! Bu yaptığı sana uyuyor mu, Ustam!? Sırf küçük diye onu şımartırsan sersefil hâlde büyüyecek, bilesin! Bu onu aptalca azarlaman gereken anlardan biri! Ve sonra da, ve sonra da, beni dilediğince şımartabilirsin! Hadi bekliyorum!”

Subaru: “Kapa çeneni artık…”

Büyük bir iş başarmışçasına yersiz laflar eden Shaula, Beatrice’i hatalı göstermeye çalışıyordu. Fakat aslına bakarsanız Beatrice pek de kötü bir şey söylememişti ve Subaru’nun canı açıklama yapmak istemiyordu.

Her defasında Subaru ile Shaula’nın Ustası ve Bilge’nin farklı kişiler olduklarını anlatmaya çalışmanın bir anlamı yoktu. Hele de bu yanlış anlaşılmadan faydalanırlarken.

Emilia: “Heeey, sürekli şakalaşıp muziplik yapmaya bir son verin. Shaula, sen de sessiz ol lütfen.”

Shaula: “Ee—— bunu kaldıramaam. Bu resmen aaayrımcılık. Ufaklıklaar arasında ayrımcılık.”

Emilia: “Beatrice gerçekten kötü bir şey yapsaydı Subaru onu adamakıllı azarlardı, yalnızca şımartmakla yetinmezdi. Ve bunu yapmadığına göre Beatrice azarlanmayı hak edecek bir şey yapmamış demektir. Hem ayrıca küçüklerin daha çok kıymet görmesi gayet doğaldır. Sabırlı olmak zorundayız, Shaula.”

Beatrice: “Betty buradaki herkesten yaşlı olsa da daima çocuk muamelesi görmem bana hiç yakışmıyor, sanırım…”

Subaru: “Tabii, tabii, ne kadar yaşlı olduğunla hava at sen.”

Diyen Subaru bir yandan gülümserken bir yandan da sakinleştirmek için Beatrice’in kafasını okşadı.

Emilia’nın yemek hazır çağrısıyla birlikte tüm grup Dördüncü Kattaki geniş odada—— ejder arabaları ve valizlerin tutulduğu noktada toplanmıştı.

Bilinçsiz olmaları gereği yemeğe dahil olmayan Rem ve Anastasia dışında herkes ortamdaydı. Hepsi de karşılıklı oturmuştu.

O ikisi hariç herkes ortamdaydı cümlesinin gösterdiği üzere——

???: “——Başlamadan önce bir müddet konuşmama müsaade var mı acaba, Emilia-sama?”

Dedi odaya son varan kişi olan Julius.

Yaraları iyileşsin diye Yeşil Oda’ya resmen fırlatılmış olsa da ortaya çıkma nedeni kesinlikle yemeğe katılmakla sınırlı değildi.

Yemeğinin Yeşil Oda’ya taşınması teklifini reddetmişti.

Ve onun bu sorusuna cevaben masayı hazırlamış olan Emilia başıyla onay vererek…

Emilia: “Tabii ki, hiç şüphesiz. Ama gerçekten benim iznimi almana gerek yok, bilesin.”

Julius: “Şu anda Anastasia-sama ortamda olmadığı için en çok saygı gösterilmesi gereken kişi sizsiniz, Emilia-sama. Üstelik bencilce tavrımla size çoktan sıkıntı verdim. Bunun yalnızca bu vukuatla sınırlı olduğuysa kesin olarak söyleyemeyeceğim bir şey.”

Başını iki yana sallayıp her şeyi zarifçe dile getirerek bu karşılığı verdi.

Mütevazı tavırları da dürüst mizacı da her zamanki doğasının birer parçasıydı. Fakat ortamda bu konuşmayı olumlu karşılamayanlar da vardı.

???: “Ne kadar da takdir edilesi. Keşke en baştan böyle davransaydın.”

Subaru: “Ram…”

Ram: “Barusu yanımızdayken yeterince pervasızlık ve inatçılığa şahit oluyoruz zaten. Açıkçası aklı başında görünen biri tarafından hayal kırıklığına uğratılmak çok daha doğal. Umarım bunun gelecekte de tekrarlanmaması için özen gösterirsin.”

Ram, Julius’un keyfi eylemlerini böylesine sert bir şekilde değerlendirdi.

Sesindeki ve gözlerindeki soğukluk her zamanki gibiydi fakat Subaru, bu defa ifadesinin çok daha katı olduğunu hissetmişti. Olağan sertliğine rağmen kelimelerinin arasında belirgin bir endişe izi de mevcuttu.

Emilia: “Ram, bu defa biraz fazla ileri gittin.”

Ram: “…En içten özürlerimi kabul edin lütfen, Emilia-sama. Bundan böyle daha dikkatli olacağım.”

Sert davranışları için anında özür dileyen Ram, Julius’a da kaçamak bir şekilde başını salladı. Böylece meseleyi dallayıp budaklandırmanın bir anlamı kalmadı.

Zaten Ram’ı sağduyulu olmamakla suçlamak doğru olmazdı. Julius’a karşı herhangi bir kini veya nefreti yoktu. Yalnızca Rem’i kurtarmak istiyor ve bu uğurda gücünün izin verdiği her şeyi yapıyordu.

Julius: “Ben de Ram Hanım ve geri kalan herkesten içtenlikle özür dilerim. Herkesi çok endişelendirdim.”

Ram’ın sözlerinin yalnızca kendisinin ektiğini biçişi olduğunu tamamıyla anlayan Julius, başını eğerek meselenin kendi açısından da sonlandığını gösterdi.

Bu, Julius’un yemek başlamadan önce yapmayı arzuladığı şeydi.

Subaru, onun önceki tavırlarını anlayabiliyordu. Dolayısıyla onu çoktan affetmişti fakat Julius’un kendisini affedip affedemeyeceği bambaşka bir meseleydi.

Bu, kendini aklama ritüelini başlatmak için attığı ilk adımdı.

Emilia: “Tamaaam! Julius özrünü diledi. Ben de o özrü kabul ettim. Artık bu meseleyi tamamen kapatmış bulunuyorum.”

Ellerini çırpan Emilia, bu konudaki hislerini özetlerken Subaru ve arkasından Beatrice kafa sallayarak onay verdi.

Subaru: “Ehh, ben kendi adıma konuyu çoktan kapamıştım, dolayısıyla daha fazla uzatmak samuray yollarımız için utanç kaynağı olur.”

Beatrice: “Betty de benzer bir fikirde, doğrusu. Gelecekteki eylemlerinle yeniden yüz bulduğun sürece sorun yok, sanırım.”

Julius: “——Teşekkür ederim.”

Julius bu şekilde fısıldadı.

Meili ise ansızın o minnettarlık fısıltısına karşılık verdi. Bacaklarını yanlara yaymış şekilde yerde oturup bir yandan da örgüsüyle oynarken lafa girerek,

Meili: “Her şey yolunda değil mi~? Ölmedi sonuçta~ Her hâlükârda ben Bay Şövalye için pek de endişelenmedim zaten~”

Shaula: “Ustam sorun yok diyorsa benim için de sorun yoktur. Benden onay çıkmaz~”

Subaru: “Şey yo, onay çıkmaması bambaşka bir şey ama…”

Büyük ihtimalle Meili’nin sözleri Julius’u düşünmesinden değil de tamı tamına bu fikirde olmasından kaynaklanıyordu. Onunla hemfikir olan Shaula da aynı gemideydi.

Kuleye bağlı olan ve gerçek pozisyonu hâlâ gizemini koruyan Shaula bir yana Meili’nin de tüm bunlardaki rolü belirsizdi.

Ve böylelikle——

Ram: “————”

Julius’un özrüne doğrudan bir karşılık vermeyen, onu bağışlayıp bağışlamadığıyla ilgili tek kelime etmeyen tek kişi Ram oldu.

Yalnızca beyaz cüppesinin kapüşonunu kafasına geçirerek gözlerini yemeğine dikti.

Julius bu tavrı sessizce kabullendi. Geri kalanlar da aynı şeyi yaptı. Bu şahsi bir meseleydi ve herkes oluruna bırakmanın en iyi seçenek olduğu düşüncesindeydi.

Emilia: “——Eh, öyleyse hadi yemeklere yumulalım. Bugünkü aşçılar Ram ve bendik.”

Ram: “Ateş kullanamadık, bu yüzden birazcık erkekliğimizi konuşturduk. Bunun dışında iş görür olmalı.”

Emilia: “Hmm, doğru. Geerçekten iş görür… Gerçi iş görür kulağa biraz tuhaf gelmiyor mu?” 

Sözleri herkese mevcut durumlarını anımsatmıştı. Fakat bu soruyu sormak adına kafasını kaldırsa da ne Ram ne de başka biri tarafından yanıtlandı.

Her hâlükârda bu etkileşimin ardından herkes kıymetli öğünlerini yemeye koyuldu.

Ejder arabasında taşınan yemeklerin büyük bir çoğunluğu tütsülenmiş ya da kurutulmuş gıdalardı, dolayısıyla ham ve katıydılar—— Fakat büyünün bu alanda da büyük bir katkısı olduğu ortaya çıkmıştı.

Emilia’nın özel Buz Büyüsü aracılığıyla ejder arabasında ufak bir buzdolabı yaratmak mümkün olmuş, bu da taze malzemelerin uzunca süreler saklanabilmesini sağlamıştı.

Bu sayede grup bolca taze meyve alarak düzenli kuru etle birlikte diyetlerini dengeleyebilmişti.

Emilia: “Yine de çabuk bozulacak gıdaları bir an önce tüketmemiz gerekiyor.”

Subaru: “Bu konuda endişelenebildiğimiz için bile gerçekten şanslıyız, bilirsin ya. Sen sahiden E-M-S’sin*. Bu yolculukla birlikte aşçılıkta daha da iyiye gittiğine eminim, yani ömrümün geri kalanı boyunca bana her sabah miso çorbası yaparsın belki, ha?”

Ç.N: (Emilia-tan, Maji Shoku no Megami! Emilia-tan gerçekten bir Yemek Tanrıçası!)

Emilia: “Üzgünüm ama ne söylediğini anlamıyorum.”

Yine de Emilia’nın aşçılık becerilerinin geliştiği doğruydu.

Bizzat Emilia’nın talebi doğrultusunda yolculuklarda aşçılık işi nöbetleşe yapılıyordu. Elbette Emilia asla tek başına yemek yapmıyor, bunun yerine başka bir aşçının yaptıklarına ayak uydurarak eğitim alıyordu.

Bu sayede daisukiyaki tabaklarını kapkara hâle getiren kimse olmuyordu.

Çünkü Emilia, yemek işinin tabağı içermeyen kısmından sorumluydu.

Konusu açılmışken, yolculuk grubu arasında gerçek anlamda yemek yapabilenler yalnızca malikânedeki bir yılı aşkın hizmetkârlığı sırasında bu beceriyi geliştiren Subaru, aklına koyduğu her şeyi yapabilirmiş gibi görünen Julius ve son olarak da aşçılıkta şaşırtıcı bir derecede iyi olan Ram’dan ibaretti.

Pristella yolculuğunda bile kendilerini aşçılık görevine adayanlar yalnızca Subaru, Otto, Garfiel üçlüsü olmuş, onlar da düzenlerini taş kâğıt makas yoluyla belirlemişti.

Bu mesele bir kenara bırakılırsa——

Ram: “——bana bu şekilde baktığına göre söyleyecek bir şeyin mi var?”

Subaru: “…Yok, yani, biz bu yolculuğa başlayalı bir aydan fazla zaman geçti biliyorum ama hâlâ gerçekten inanamıyorum. Demek Ram yemek yapabiliyor, ha.”

Ram: “Ne söyleyeceğini merak ediyordum ama bu sözler…”

Subaru’nun anlamlı bakışlarını bahane olarak gören Ram’ın ona yönelik memnuniyetsizliğini gizlemeye hiç niyeti yoktu.  

Ram: “Ram’ın mutfağın yakınına yaklaşmamasının sebebi yemek yapamıyor oluşu değil, canının istemiyor oluşu. Buğulanmış tatlı patates içermeyen hiçbir yemekte parmağım olmaz.”

Subaru: “Demek bu yüzden… Ehh, öyle olsun madem.”

Ram: “Hmm, öyle işte… Neden yalnızca buğulanmış tatlı patatesin benim için bir istisna olduğunu ben de merak ettim gerçi.”

Kendi tercihlerini sorgularken yüzü karmaşık bir surat ifadesine büründü. Onu profilden izleyen Subaru ise kendi kendine iç çekti.

Söz konusu hangi ev işi olursa olsun Ram daima Rem’den sonra gelirdi.

Artık Rem’in tüm izleri dünyadan silinmişken Subaru, aralarındaki kardeşlik bağının görünürdeki gibi olmayabileceğini gözlemliyordu.

İşin doğrusu Ram’ın bir hizmetkâr olarak görev tanımında yer alıp almadığına bakılmaksızın kendisine verilen her görevi yerine getirebiliyor olması gerekiyordu. Bu nedenle Rem’in yokluğunun Ram’ın kabiliyetleriyle hiçbir ilişkisi olmayabilirdi.

Başka bir deyişle Ram, aklından geçtiği ve Rem’in sağlığı iyi olduğu sürece canı ne isterse yapabilirdi. Bunları yapmama sebebiyse büyük ihtimalle—— tembelliği değildi.

Subaru: “————”

Subaru, bu meseleleri kurcalamaması gerektiğini hissediyordu.

Şu anki Ram’ın bu konuda hiçbir fikrinin olmadığı kesindi. Ve Rem geri dönecek olursa da bu konuyu açmak gereksiz olurmuş gibi geliyordu.

Geri dönecek olursa değil, geri dönünce.

Subaru: “Böyle olacağını tahmin etmiştim aslında ama sen gerçekten sofra adabı nedir bilmiyorsun, değil mi?”

Shaula: “Ham, ham… Hah? Ustam, az önce bir şeey mi dedin?”

Shaula, kaşları çatık hâlde kendisine bakan Subaru karşısında birkaç kez gözlerini kırpıştırdı.

Bu dünyada güzel görünümlerini tamamen harcayan üst sınıf güzelliklerin sayısı azımsanamayacak seviyedeydi. Shaula da Liliana’yla aynı düzeyde olacak derecede, üst sınıfın da üst sınıfıydı.

Fakat şu anda bir yandan yemeğini ağzına götürürken bir yandan da diğer eliyle kafasını kaşıyordu.

Subaru: “Oi, ağzında yemek varken konuşma. Ya yemek ye ya da konuş, yalnızca birini yap.”

Shaula: “Tamaaam, öyleyse Ustamla konuşurum! Ustamla ebediyete dek konuşabilirim ben.”

Subaru: “Bu hâldeyken kim seninle konuşmak ister ki!.. Sessiz ol da yemeğini ye.”

Shaula: “Pekiiiiii.”

Sadakatinin düzeyine, Subaru’yla konuşmaya yemek yemekten daha çok öncelik verme arzusuna birazcık saygı duysa da tam da bu itaatkârlığa olan hazırlığından ötürü risk seviyesinin aslında düşük olduğunu hissediyordu.

Gerçekten de bir insan olarak doğası ve diğer tüm alanlardaki kabiliyeti ile herkese karşı teşkil ettiği tehdit düzeyi arasında tam bir dengesizlik söz konusuydu.

Meili: “Söylesene, yarı çıplak Onee-san~ Gerçekten, umm, oburca bir beslenme şeklin var, o kadar mı açtın cidden~?

Shaula: “Yok, yalnızca bu yemeek süpeer lezzetli olduğu için! Gerçekten yemek yemeyi büyük bir mesele olarak görmem, söz hakkım olsaydı yemekler sadece geldiği gibi giden şeylerdir derdim ama buu kadar leezzetli bir şey söz konusu olunca o yarı şeytanın çırağı olmayı umursamam!”

Emilia: “Eh? Benim çırağım mı? Yani, aşçılık konusunda mı?”

Meili’nin değindiği noktayla yetinmek yerine konunun ötesine geçen Shaula, her ne çiğniyorduysa yutarken parmağını Emilia’ya doğru şaklattı. Emilia irkilmiş şekilde yerinde sıçrarken de kafasını aşağı yukarı sallamayı sürdürerek,

Shaula: “Bu aşçılıık epey iyiymiş. Beni kandıramazsın. Aşçılığı da kavrayacak, bu işte hemencecik iyi olacak, Ustamın kalbine giden yola midesinden ulaşacak ve onu bu gece hiç uyutmayacağım!”

Meili: “Gerçek niyetin açığa çıkıyor~”

Emilia: “Shaula, ne hissettiğini anlıyorum. Ama bilirsin ya, aşçılık yolu çetin bir yoldur. Eğer gerçekten hazırsan seni çırağım olarak alma işini ciddi ciddi değerlendirebilirim.”

Subaru: “Emilia-tan, bilirsin ya, en tuhaf meselelerde arsızlaşıyorsun cidden.”

Ayrıca bugünkü yemeğin %70’i aslında Ram’ın emeklerinin sonucuydu. Dolayısıyla Emilia’nın aşçılıkla ilgili ne var ne yoksa çözmüş gibi hareket etmesi ve Shaula’nın kendisini amatör aşçılığa bu derece kaptırmış olması çok komikti.

Subaru: “Bunu aradan çıkarmak istiyorum ama dünyada bir sürü lezzetli şey var. Emilia-tan’ın yemekleriyse, ah… Şey, sırf onun elinden çıktığı için tam not alırlar ama bunun dışında son derece ortalama düzeydeler. Sen normal şartlarda ne yiyordun ki?”

Shaula: “Sorduğun için teşekkürler, Uustam. Benim beslenme alışkanlıklarım pek de özel değil. Genellikle ne indirirsem onu pişirerek karnımı doyuruyorum.”

Subaru: “Ne indirirsem derken… Eh, bekle, dışarıdaki Cadı Canavarlarını mı kastediyorsun?”

Shaula Subaru’nun sorusunu dinledi, sonra da kollarını seksi tepeciklerinin altında bağlayıp ardı ardına başıyla onay verdi.

Düzenli olarak Cadı Canavarlarıyla beslenmek normal denilemeyecek kadar tuhaftı. Dolayısıyla Subaru, bir uzmanın fikrini almak istercesine Beatrice’e dönerek doğal soruyu bakışlarıyla ona yöneltti.

Subaru: “Daha az önce Miasma bulaşmış suyu içmeme üzerine konuştuğumuzu biliyorum ama…”

Beatrice: “Cadı Canavarı eti bedene iyi midir kötü müdür konusunu düşünmek bile istemiyorum, doğrusu. Ama yalnızca bundan ibaret, öyle anında kötü etki edecek kadar tehlikeli bir şey değil, sanırım.”

Julius: “Belirli kayıtlara göre zamanında Cadı Canavarı eti yemeye kalkan birkaç araştırmacı olmuş.”

Subaru, parmaklarıyla Beatrice’in alnında beliren kırışıklıkları açarken Julius, ilginç bir bilgiyle sohbete dahil oldu.

Duraklayışının ardından herkesin ifadelerinin onu konuşmaya teşvik edişiyle de tek gözünü kapatıp yeniden başlayarak,

Julius: “Hâlihazırda farkında olduğumuz üzere Cadı Canavarlarında insanlara saldırma alışkanlığı mevcut. İster yürüyüş ister uzun yolculuklar esnasında yemek konusunda yeterince zora düşen kişi, kısıtlı topraklarda dolanan çok sayıda Cadı Canavarı bulabilir. Sonuçta canavarlar saklanmayı hiç düşünmezler. Daima saldırıya geçerler. Onları mağlup ederek sağlam bir besin kaynağı elde edileceği de barizdir. Yani bunu gerçekten aklından geçiren insanlar olduğu şüphe götürmemeli.”

Subaru: “Ee, peki işler onlar için iyi sonuçlanmış mı?”

Julius: “Görünüşe göre beslenme meselesini geliştirmek adına pek çok iniş çıkışla karşılaşmış, deneme yanılma gerçekleştirmişler. Lakin herhangi bir gelişme mümkün olmamış. Elbette o etleri yiyenler zehirli olmadıklarını görmüşler ama…”

Subaru: “Ama?”

Julius: “Tadında bir problem varmış sanırım.”

Subaru, problemin tat olması konusunda şaşkına dönmüş görünüyordu.

Tadı kötüyse çeşitli baharatlar veya çeşnilerle kaplamak iyi bir çözüm olurdu. Vahşi canlıların etlerinin ham ve topraksı bir tadı olduğu doğruydu fakat madem zehirli değillerdi, öyleyse hiç değilse birazcık daha çabalamaları gerekirdi.

Julius: “Kayıtlı bilgiler bununla sınırlı. Shaula Hanım, sizin şahsi tecrübeniz nasıl?”

Shaula: “Tatları kanalizasyon suyuyla yıkanmış kum gibi. Tam anlamıyla.”

Subaru: “Ah, baharatın fayda etmeyeceği cinsten yani.”

Shaula: “Ustam biraz denemek isterse bir Aç At Kralını bütünüyle pişirebilirim. Acayip mide bulandırıcı, çılgınca müptelası olursun. Yalan söylüyorum.”

400 yıldır ne derece akıl almaz bir beslenme şekli olduğu öğrenilince herkes oybirliğiyle onu zayıf sofra adabı konusunda suçlamamaya karar vermişti.

Bu sırada Subaru bütün hâlde pişirilmiş Aç At Kralı teklifini kibarca reddetti. Zaten hâlihazırda alevli olan Cadı Canavarını pişirme fikri başlı başına yeterince rahatsız ediciydi.

Subaru: “Yemek konusunda endişelenmenin gerçek bir problem olduğunu düşünüyordum ama…”

Kendisini yere bırakarak yüzünü örttü.

Gözlerinin önündeki Shaula ışıl ışıl bir gülümsemeyle tüm yüzü aydınlanmış şekilde, insanların gözlerini yaşartacak bir hızla ağzına çeşit çeşit yemek tıkıştırıyor ve onun beslenişini izleyen Emilia’nın annelik içgüdüleri aşçılığını iyice geliştirmesine teşvik edecek derecede kuvvetleniyordu.

Bir ay, fazlalıkları da dahil olmak üzere ellerindeki besinlerle onlara kalan tüm vakit bundan ibaretti.

Ve Subaru, Shaula bu şekilde yemeye devam ederse zaman sınırımız daha da geriye çekilebilir diye düşünüyordu.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Yemeğin sonlanışının ve kaynak suyuyla banyoların yapılışının (bedenlerini silmekten ibaret bir aktiviteydi) ardından gün sona erdi ve yataklara dağılma vakti geldi.

Mevcut durum ışığında Kuleyi Fethetme Takımının geceyi önlerindeki çıkmazı aşmak adına bir plan yapmaya çalışarak geçirmesi gerektiği söylenebilirdi ama hepsi de bu şekilde olmayacağı düşüncesinde hemfikirdi.

Yarına dair meselelerin yarına dair benlikler tarafından çözümlenmesini beklemek—— Bugün hallolacağına inanç beslemekten daha uygundu.

Subaru: “Yalnızca yüzümüze tokadı yiyecek değiliz ya canım. Birazcık daha vakit harcayabiliriz.”

İkinci Katın Sınavının koşulları düşünülünce en kötü senaryoyla ertesi gün hiçbir planları olmaksızın işe atılmaları gerekebilirdi.

İncelikli bir çözüm geliştirmek yerine ellerinden geleni yapıp hücuma geçmek—— Gerçi dürüst olmak gerekirse hepsi de rakibi gerçekten ezip geçmekten kaçınmak istiyordu. Hiç değilse sınav sorumluları olan Birinci Jenerasyon Kılıç Azizi’nin onları öldürmeye niyeti yoktu.

Ya da belki de yalnızca konuşarak bu engeli aşmanın bir yolunu bulabilirlerdi. Tıpkı Emilia’nın sadece birkaç cümlelik sohbetle kazanma koşullarını kopardığı gibi.

Subaru: “Ehh, başımı dik tutabilmek için yapmam gereken neyse yapmalıyım. Bu yüzden iyi beslenmek, iyi dinlenmek ve daima formumun zirvesinde olmak zorundayım.”

Yanaklarını çimdiklerken aklından bunları geçirdi, sonra da o gün için tüm endişelerini bir kenara bıraktı.

Emilia ve diğerleri de büyük oranda Subaru’yla hemfikirdi—— ya da daha ziyade şevkleri öyle kırılmıştı ki başka şansları kalmamıştı.

Ve böylece geceki toplantı sona ermişti. Herkes dinlenip ertesi güne hazırlanmak için geçici olarak yatak odası şeklinde kullanılan ejder arabasına geçmişti. Ya da hiç değilse olması gereken buydu.

Beatrice: “Subaru, Betty Emilia ve diğerleriyle kalacak, doğrusu.”

Subaru: “O-Oh, anladım. Seni endişelendirdiğim için üzgünüm, Beako. Çok geçe kalma. Yoksa büyümen durur ve böyle ufacık kalırsın… Yo, böyle çok tatlısın aslında. Tamamdır, Beako, geçe kalmayı ihmal etme.”

Beatrice: “Endişelenmene gerek yok, Betty bundan daha fazla uzamayacak, sanırım. Sonsuza dek tatlı olacağım, doğrusu. Erken uyusam bile böyle kalacağım yani, sanırım.”

Esneyişini tamamlayan Subaru, Emilia’yla el ele uzaklaşan Beatrice’e el salladı.

Subaru: “Emilia-tan, Beako’ya iyi bak. Yarın görüşürüz.”

Emilia: “Hıhı, yarın görüşürüz… Subaru, sen de çok geçe kalma, tamam mı?”

Emilia, doğrudan yapmamasını söylemek yerine bu sözlerle yetinerek Büyük Merdivenlerden alt kata yöneldi. O görüş açısından çıktığındaysa Subaru, birkaç kez gerinerek Dördüncü Kat koridorunda ilerlemeye başladı.

Hedefi barizdi. Sarmaşıklarla örtülü bir kapı, yani Yeşil Oda’nın girişi.

Ve orada——

???: “Sen misin, Subaru?”

Subaru: “…Ah, sen de buradasın.”

Kapının önüne ulaşan Subaru, iri gözlerle kendisini izleyen Julius’a rastlamıştı.

Tam da odaya girmek üzereyken Subaru gelmiş, uzunca bir süre gözlerini dikip baktıktan sonraysa bilmiş bilmiş çenesini tutmuştu.

Julius: “Anlıyorum. Bu odaya girmek için aynı sebebi paylaşıyoruz anlaşılan.”

Subaru: “Aklımızda farklı insanlar olduğuna epey eminim ama… Ee, bu gecelik sana bırakayım mı?”

Julius: “Gerek yok…”

Subaru’nun teklifi karşısında kafasını sallayan Julius, kapalı kapıya baktı. Takip eden anlık bir sessizlik sonrasındaysa bir çift sarı göz yeniden Subaru’ya çevrildi.

Ve sonra da kapıdan bir adım uzaklaştı.

Julius: “Bu seferlik fedakârlık yapması gereken taraf benim. Düşününce bu sabaha dek tam iki gün boyunca bilinçsizdin. Sonrasında toparlandığını ona söyledim ama yine de gece yanında olmanı özlemiştir eminim.”

Subaru: “…Eh, şey, madem benim için hakkından vazgeçiyorsun, öyleyse ben de teklifini memnuniyetle kabul edeceğim.”

Onun zarif tavrını taklit eden Subaru, Julius’a kaçamak bakışlar atarak kafasını kaşıdı.

Julius’un ifadesinde herhangi bir memnuniyetsizlik ifadesi görmese de Subaru, insanların hislerini çözmeye çalışma işinde kötüydü. Hele de karşısındaki gerçek hislerini gizliyorsa durum daha da beter olurdu. Yani şu anda Julius’un hislerini çözmesi resmen imkânsızdı.

Subaru: “Sen iyi misin? Ona eşlik etmek istediğine eminim çünkü.”

Bu nedenle iç çekerek aklındaki şeyi doğrudan söylemeyi seçti.

Julius ise hafif bir gülümsemeyle,

Julius: “Eğer mümkün olsaydı uyandığında kesinlikle Anastasia-sama’nın yanında olmak isterdim… Ama yalnızca bundan ibaret, uyandığı zaman ona söyleyecek doğru kelimeleri bulamayacağımı hissediyorum. Kendimi bu konuda kaybolmuş hissettiğim doğrudur. İçler acısı bir durum.”

Subaru: “‘Çok endişelenmiştim, uyandığına sevindim.’ gibi bir şeyle lafa girmen fena olmaz. Esas mesele sonrasında ne geleceği. Onu da… ah, şey, onu da sana bırakıyorum.”

Julius: “Pfft-”

Subaru: “Oi, ne diye gülüyorsun! Bilesin ki son derece ciddiyim!”

Subaru ciddi olsa bile Julius bu meseleye pek sıcak bakmıyor gibi görünüyordu. Ardından topukları üzerinde dönerek şaşkın bir ifadeye bürünen Subaru’yu arkasında bıraktı.

Julius: “Canın ne isterse özgürce söyleyebiliyorsun—— Bunu kıskanıyorum.”

Subaru: “Daha ziyade bana aptal diyormuşsun gibi hissettirdi. Oi, nereye gidiyorsun?”

Julius: “Senin için vaktimden feragat ediyorum. Ejder arabasına dönüp dinleneceğim. Bugün olup bitenlerden sonra birazcık bitkin düştüm.”

Sırtı hâlâ Subaru’ya dönük hâlde elini kaldıran Julius, uzaklaşmadan önce bu sözleri ardında bıraktı.  

Subaru, Julius gerçekten “Sınavın” onu birazcık yorduğu hakkında şaka yapacak kadar iyi miydi yoksa yalnızca öyle mi davranıyordu sorusunun cevabını bilemiyordu.

Bilemiyordu ama——

Subaru: “——Julius, yine de Anastasia uyandığında yanında olman daha iyi olur. İşimi bitirdiğimde seni almaya geleceğim, o yüzden buna hazır olsan iyi edersin.”

Julius: “————”

Subaru: “Sana önceden haber vereceğim ama benim sırtımda senden daha çok pişmanlık yükü olduğuna eminim. Bu yüzden tavsiyem bu yönde. Uy gitsin.”

Subaru, koridorda kaybolan Julius’un ardından bu şekilde bağırdı. Yanıt gelmediği için duyup duymadığından emin değildi. Fakat Julius’un bu sözleri yanlış anlamayacağı kesindi. En azından Subaru’nun inancı bu yöndeydi.

Subaru: “İçeri giriyorum.”

Kafasını sallayıp Julius’la ilgili tüm düşüncelerini silkinip atan Subaru, kapıyı iterek Yeşil Odanın içerisine adımını attı. Solgun ve hafif bir ışıltıyla aydınlanan odaya hâlâ yeşillikler hükmediyor ve iki kız, sarmaşıktan yatakların üzerinde yatıyordu.

Anastasia girişe yakın yataktaydı, Rem ise gerilerdeki bir yatakta.

Subaru: “Ve sen de arkadasın, ha.”

???: “————”

Patrasche, odayı ziyaret eden Subaru’ya hafifçe homurdanarak karşılık verdi. Onun geleceğini bilirmiş gibi bir hâli vardı.

Belki de biliyordu. Subaru sarmaşıktan yatağının kenarına oturabilsin diye kendiliğinden kımıldayıp yer açmıştı.

Subaru: “Gerçekten harika bir kızsın… O yaralar da güzelce iyileşiyor, ha.”

Subaru acı bir gülümsemeyle Patrasche’nin siyah pulları üzerinde ellerini gezdirdi.

Yeraltında Aç At Kralına karşı çarpışırken aldığı yaralar geride kalan üç gün içerisinde epeyce iyileşmişti. Normal şartlarda Subaru’nun yaralarının gerçek boyutunu bilmesine izin vermezdi. Fakat bu defa kendisini güçlü göstermek yerine toparlanmaya içtenlikle odaklanmış durumdaydı.

Subaru: “Gerçekten bu ruha minnettarlığımı yeterince göstermem mümkün değil. Bu oda olmasaydı her şey ne kadar zorlaşırdı kim bilir…”

Subaru, hayatını kaybetme pahasına bile olsa Patrasche’nin az da olsa yaralanmasına asla iyi gözüyle bakamazdı. Onun gözünde en iyi sonuç daima sıfır yaralanmaydı ama Augria Kum Tepeleri yolculukları esnasında alınan yaraların boyutunun bu düzeyde olması nedeniyle kendisini şanslı hissediyordu.

O olayda yalnızca Subaru ve Patrasche yaralanmıştı. Yeniden işlevsel standartlara dönebilmelerini ise tamamen bu Yeşil Odaya borçluydular.

Buna bir de İkinci Kat “Sınavının” yaralı ikilisi Julius ve Anastasia eklenince Yeşil Odanın varlığı sahiden mucizevi bir hâl almıştı. Birileri bunların yaşanabileceğini bilip önceden önlem almış gibiydi âdeta.

Subaru: “İyi öyleyse.”

Patrasche’ye olan sevgisini onaylamayı sonlandıran Subaru, derin bir nefes aldıktan sonra odanın ötesindeki yatağa—— Rem’e yöneldi.

Oraya ulaştığındaysa sarmaşıklar ipek misali kayıp bir noktada birleşerek oturması adına bir nevi sandalyeye çevrildi.

Subaru: “Adamım, gerçekten iyiliğinin de bir sınırı olmalı.”

Yeşil Oda’nın ruhuna olan sonsuz minnettarlığını daha az önce dile getirmiş olsa da bunun daha iyi bir muamele uğruna gerçekleştirilen bir pohpohlama olarak görüldüğünü hissediyordu.

Aslında niyeti hiç de bu değildi ama yine de sunulan teklifi geri çevirmedi.

Subaru: “Julius Rem’in gece beni özlediğinden bahsetmişti, ha…”

Bu konuda yanılıyordu.

Durum hiç de böyle değildi. Çünkü gece geç saatlerde, hiç kimseler tarafından rahatsız edilmezken sohbet etmeyi bekleyen taraf elbette ki Rem değil, Subaru’ydu.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

——Subaru, omuzları hafifçe sarsıldığında bir terslik olduğunu fark etti.

Subaru: “——Ah?”

Yüzünü yataktan kaldırarak birkaç kez gözlerini kırpıştırdı. Fiziksel tepkilerinin aksine zihni tepki vermekte çok daha yavaş kalıyordu.

Derken yavaşça zihni de bedenine yetişti. Ve o anda fark etti.

Subaru: “Ben… Ben uyuyakalmışım galiba?”

Elini çenesine götüren Subaru, gerçekten uyuyakaldığı şeklindeki şaşırtıcı gerçek üzerine düşündü.

Görünen o ki hâlâ Yeşil Oda’daydı, Rem’in yatağının dibindeki sarmaşıktan sandalyede oturuyordu ve tamı tamına o pozisyonda uyuyakalmıştı. Fakat sandalyenin şekli hatırladığından biraz farklı gibiydi.

Hafızasındaki sandalyenin arkalığı yoktu. Ama şu anki sandalyede uykusunda onu destekleyecek geniş bir arkalık vardı ve Subaru’yu rahatlatabilmek adına olabildiğince yumurtavari bir şekil almıştı. Odanın ruhu beyin yakıcı derecede iyiydi.

Öylesine rahattı ki esnemeleri gerçek bir uykuya dönüşmüştü.

Subaru: “Demek ben de çok yorgunmuşum… Eh, Patrasche?”

Uyuyakalışı hakkında mırıldanan Subaru, Patrasche’ye—— kendisini uyandırmak için uzun kuyruğuyla dürten kibar hanımefendiye döndü.

Sarmaşıktan yatağının üzerinde kıvrılan biricik yer ejderi, onu bir şeyler konusunda uyarmak adına uyandırmıştı. Dolayısıyla Subaru da onun baktığı yere doğru gözlerini kısıp baktı ve…

Subaru: “——Uaah, yok artık.”

Sandalyesinden fırladığı gibi -Patrasche’nın baktığı yere- Yeşil Oda’nın girişinin yanındaki yatağa doğru koşturdu—— Yani Anastasia’nın üzerinde yatıyor olması gereken yatağa!

Evet “olması gereken” yatağa koşturmuştu, çünkü Anastasia orada değildi. Ve bunu fark ettiği saniyede Subaru’nun yüzü tüm rengini yitirdi.

Subaru: “B-Bu konuda Julius’a nutuk çeksem de…”

Sırf Subaru uyuyakaldığı için Julius, uyandığında Anastasia’yı karşılayamamıştı. İstese onunla yüzleşemezdi bile.

——Ama maalesef ki tek sorun bu değildi.

Subaru: “Uyandı ve sonra?.. Nereye gitti? Tuvalete mi? Beni uyandırmadan mı?”

Mesele gerçekten tuvalete gidip gitmediği değildi. Mesele Anastasia’nın—— yo, daha doğrusu Echidna’nın uyanıp hemen burnunun dibindeki Subaru’ya en ufak bir bilgi vermeden odadan sıvışmış olmasıydı.

İkinci Kat Sınavının hemen sonrasında öylece ortadan kaybolduğunu düşününce—— O da mı tıpkı Julius gibi Reid’le tekrar karşılaşmaya gitmişti acaba? Yo, Subaru bunu hayal etmek bile istemiyordu.

Subaru: “Yatağı hâlâ ılık… Çıkıp onu aramam lazım.”

Anastasia’nın yatağı hâlâ hafiften ılıktı. Bir de Patrasche’nin Subaru’yu uyandırdığı gerçeği vardı.

Yani Anastasia’nın gidişinin üzerinden çok uzun bir süre geçmemiş olmalıydı.

Subaru: “Patrasche! Rem sana emanet! Ve doğru ya, beni uyandırdığın için teşekkürler!”

Patrasche: “————”

Yanıtını olabildiğince kısa tutan Subaru, ayrılmadan önce Patrasche’ye el salladı.

Kızın tam olarak nereye gidebileceğini bile bilememek kalp atışlarını hızlandırıyordu. Onun yerinde Subaru olsaydı ilk önce Emilia ve Beatrice’in iyi durumda olduğundan emin olmak isterdi—— Yani öyleyse doğal olanı onun da Julius’un olduğu yere yönelmiş olmasıydı.

Subaru: “Ama yo, bekle, şu anda içindeki kişi Eridna. Bu kadar basit bir sonuç çıkmasına imkân yok. Peki öyleyse…”

Bu sorunu çözmek için yeterli insan gücüne sahip değildi. Dolayısıyla uyuyakalma utancını ifşa edeceği anlamına gelse bile diğerlerine ulaşmalı ve Anastasia’yı bulma konusunda yardımlarını almalıydı——

Subaru: “——Ha?”

Fakat tam da diğerlerine seslenmek için merdivenlerden inerken duraksadı.

Afallamıştı. Kesinlikle kulede olmaması gereken bir şey, inanılmaz anormal bir şey bulmuştu.

Subaru: “————”

Subaru’nun sersemlemiş suratının önünden hızlıca bir şeyler uçuvermişti.

Dar koridorda beyaz kanatlarını kocaman açmış bir kuş, yolunu bulmaya çalışıyordu.

Subaru: “Kulenin içerisinde… neden bir kuş var ki?”

Kulenin içerisinde olmaması gereken bir varlığı, bir kuşu görmenin şaşkınlığıyla Subaru’nun dudaklarından bu kelimeler döküldü.

Pleiades Gözcü Kulesinin penceresi yoktu. Dış dünyaya tamamen kapalı bir binaydı, tek bağlantıysa Beşinci Kattaki devasa kapıydı.

En azından Subaru böyle düşünüyordu ve Dördüncü Kattaki rehberi Beatrice de dışarıya açılan bir pencerenin varlığını hiçbir şekilde sezemediğini söylemişti.

Subaru: “——Çıh! B-Bekle!”

Büyük bir terslik olduğunu hisseden Subaru tam da kuşun arkasından koşmaya başlayacakken bir anlığına tereddüde kapıldı. Hemen kuşu mu takip etmeli yoksa önce diğerlerine seslenip Anastasia’yı bulmalı, kuş meselesini sonraya mı bırakmalıydı?

Neticede kuşu takip etmeyi seçti. O kuşu gözden kaybederse karşısına daha büyük bir tehlike çıkabileceğini hissetmişti. Basitçe, böyle bir önseziye kapılmıştı.

Subaru: “————”

Elbette kuşlar Subaru’yu dinleyip sırf o seslendi diye uçmayı kesece kadar naif canavarlar değillerdi. Dolayısıyla bu kuş da Subaru’dan uzaklaştıkça uzaklaşıyor, koridorun derinliklerine ilerliyordu.

Subaru ise kuşu kovaladıkça kovalıyordu ve çok geçmeden de——

Subaru: “——!? Gözden kayboldu!? B-Bu da ne demek oluyor!”

Koridorun sonuna ulaşan Subaru, bu şekilde bağırdı.

Koridor kulenin şeklini almış şekilde daireseldi. Fakat hemen hemen yarısı civarında bir duvar yolu kestiği için daire, bir noktada bağlanmıyordu.

Bir saat gibiydi. 12.00’da başlarsanız saat yönünde ya da tersi yönde 06.00’ya dek gidebiliyordunuz ama ötesi yoktu.

Subaru bunu biliyordu, yani kapılardan biri açılmadığı takdirde kuşu yakalayabileceğinden emindi fakat——

Subaru: “Duvara çarpıp düşmüş gibi de görünmüyor. Burada ne haltlar dönüyor?”

O bir çift kanadın nereye kaybolduğu konusunda kafası karışan Subaru, defalarca etrafını arayıp taradı.

Ama maalesef ki etrafta bir kuşun girebileceği açık bir kapı yoktu. Yani kuş bir anda belirip aynı hızla bir anda kaybolmuştu. Subaru, bir düşün puslu perdesine sarıldığını hissediyordu.

Ancak rüya görmediğini teyit etmesi çok sürmedi.

Subaru: “——Bunlar kuş tüyleri, değil mi?”

Dönüş yolunda yere düşmüş beyaz tüyleri keşfetti. Hâlâ şüphelerini korusa da durumsal bir bakış açısıyla incelendiğinde o beyaz tüyler kesinlikle kovaladığı kuşa ait olmalıydı.

Bu da kuşun gerçekten var olduğunun kanıtıydı. O tüyleri alıp Emilia ve diğerlerine “Kulenin içerisinde bir kuş vardı!” diyebilirdi ama nihayetinde mevzu hiçbir yere varmazdı.

Her şeyden önce Anastasia’nın nereye kaybolduğu sorusunu cevaplamazdı——

Subaru: “Dur bakalım, dur bakalım… Eğer burada tüyler varsa, o hâlde…”

O noktada bir şeyler olmalıydı.

Bu düşünceyle tüylerin düşmüş olduğu noktadaki duvarı ve zemini arayıp taradı. Taş zemini ve tavanı inceledi, yakınlardaki odaları kontrol etti, hatta duvarın bazı taşlarına bastırdı.

Ancak hiçbir sonuç alamadı ve nabzının her geçen saniye daha da hızlandığıyla kaldı. Gerçekten gidip yardım çağırmalıydı artık—— İşte tam da bunu düşündüğü anda…

Subaru: “Ah!?——”

Avcunu tüylerin düştüğü noktada gezdirirken olanlar oldu. Parmakları hemen yanı başındaki duvarı okşadı ya da Subaru öyle düşündü. Gerçekteyse parmaklarının bir illüzyonmuşçasına duvarı aşıp geçtiğini fark etti.

Parmaklarını dikkatlice bastırmaya çalıştığında da aynı şey tekrarlandı, yani hayal görmüyordu.

Subaru: “Ama buradaki duvarları kontrol ettiğimden oldukça eminim.”

Bu adamakıllı araştırma yapmakta başarısız olduğu anlamına gelmese de belinin yukarısındaki o illüzyon duvar az önce katıydı.

Girişi örten hayali bir duvar—— Böyle bir şeyi en son Petelgeuse ve Cadı Tarikatı o mağarada saklanırken görmüştü.

Subaru: “Kazanmak için her şeyi riske atacağız, ha.”

Sürünerek ilerlenirse o hayali duvardan geçilebilirdi.

Subaru da uzunca bir tereddüt sonucunda sürünerek duvarın diğer tarafına geçmeye karar verdi. Büyük ihtimalle kuş da bu şekilde kaybolmuştu.

Eğer bu duvar kulenin dışına veya belki de farklı bir kısmına açılıyorsa——

Subaru: “Puah!”

Duvarın ötesindeki karanlık Subaru’nun beklediği kadar uzun sürmedi.

İllüzyon duvardan dalıp çıktı ve sualtına dalıp çıkan biri gibi derin bir nefes aldı. Belirli bir sebep olmaksızın karanlığın içerisindeyken nefesini tutmuştu.

Hızlıca dışarının havasını fark etti—— Yüzüne soğuk rüzgârlar çarpıyordu.

Subaru: “——Voaa.”

Gözlerini açarak yavaşça dış dünyanın karanlığına alışmalarını sağladı.

Uçsuz bucaksız ufuk boyunca dört bir yana yayılan kum denizi, Augria Kum Tepeleri, Subaru’nun aklının ermeyeceği bir yükseklikten görünüyordu. Ve bu manzarayı ışıl ışıl sayısız yıldızın doldurduğu karanlık bir gökyüzü izliyordu.

İşte orada——

???: “————”

Kulenin balkonu olması gereken noktada bir kuş sürüsü tarafından çevrili şekilde, mor saçları yıldız ışıkları altında parıldayarak duran kişi de Anastasia’ydı.


#Shaula’ya acımaya başladım ya. Manyak falan ama 400 yıl bir kulede tek başına kalıp ‘kanalizasyon suyuyla yıkanmış kum’ tadında yemekler yiyip de bu hâle gelmemek her yiğidin harcı değildir. Neyse yakında bir olay olur, yine bizimkilere düşman kesilir falan, acımam da sona erer herhâlde 😀

#Peki Subaru’nun duvarda bir nokta bulup geçerek kendisini balkonda bulması, güzelim bir gökyüzü, kuşlar ve Anastasia’yla karşılaşması? Bir sonraki bölüm neler olacağını epey merak ettim doğrusu. Orada görüşmek üzere!

5 1 oylama
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
0 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
Inline Geri Bildirimleri
Tüm yorumları görüntüle