※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Clumsy
Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
???: “――Öyleyse, hadi başlayalım.”
Emilia yüzünde hafif bir gerginlikle güzel, kristal netliğindeki sesinin odada yankılanmasına izin verdi.
Çan sesini andıran sesiyle odadaki herkese hitap ediyordu―― Ya da belki de kendisini ikna etmek için konuşuyordu; her hâlükârda, narin kollarının ikisi de havadaydı.
Emilia: “――――”
Bu şekilde gözlerini kapatan Emilia, kaldırdığı iki elinde mana yoğunlaştırmaya başladı.
Hareketlenen büyük bir büyü gücü ve o gücü hassasiyetle idare edebilmek için sağlam bir konsantrasyon. Bu ikisinden birinin eksikliğini çektiği takdirde hedefine ulaşamazdı, bu yalnızca onun altından kalkabileceği bir girişimdi.
Emilia: “――――”
Yüzünde ciddi bir ifadeyle ulu büyücülüğünü sergileyen Emilia’ya odaklanmış sayısız bakış mevcuttu. Bu bakışların sahipleri, bir araya toplanıp Emilia’nın eylemlerini soluksuz hâlde izleyen kadın ve çocuklardı.
Kimileri el ele tutuşuyordu, kimileri de dua eder veya dilek diler gibi gözlerini kapatmıştı; titrer hâlde paylaştıkları şey yalnızca umut ve gerginlikti.
Subaru: “…Onlar için zor olmalı.”
Ve aynı odanın diğer ucunda Subaru, onca karmaşık duyguya maruz kalan Emilia’yı sessizce gözlemliyordu.
Bulundukları alan, Pristella şehrinin yeraltı tesislerinin bir parçasıydı.
Orası başlangıçta acil durum malzemelerinin depolandığı bir mahzendi. Şu andaysa hedefledikleri amaç uğruna neredeyse tamamen boşaltılmış hâldeydi. Taş mahzende hiçbir şey bulunmuyor, bu boşluk hâli de sevimsizliğini ve soğukluğunu vurguluyordu.
Ancak tam da bu sebeplerden ötürü şu anki amaçlarına uygundu.
Subaru: “Bunun iyi bir şey olduğunu söyleyemem gerçi.”
Beatrice: “Duygularını mırıldanıp durmayı bırak, sanırım. Biri seni duyarsa iyi olmaz ve Emilia’nın da konsantrasyonunu bozarsın, doğrusu.”
Kazara mırıldanan Subaru’nun yanındaki Beatrice, ona bu tavsiyede bulundu.
Bir eliyle Subaru’nun sol elini tutan, diğer eliyle de kıvırcık saçlarıyla oynayan kız, gözlerinin önünde gerçekleşen beyaz ritüeli izliyordu.
Soluk mavi gözleri, Subaru’ya olan saygısından ötürü acısını içinde tuttuğu izlenimini veriyordu.
Subaru: “Söz konusu Emilia iken her şey yolunda gidecektir. Bu kadar endişelenme.”
Beatrice: “…Yanlış fikre kapılma, sanırım. Betty Emilia için değil Subaru için endişeleniyor, doğrusu. Kelimenin tam anlamıyla herkesle empati kurmak kötü bir alışkanlık, sanırım.”
Subaru: “Anlıyorum.”
Elini tutan elin kuvveti artarken Subaru’nun dudakları, kızın endişeleri karşısında へ şekli aldı.
Beatrice’in ne söylemek istediğini de ne konuda endişelendiğini de biliyordu. Fakat bunu anladıktan sonra verdiği karar, şu anki kararlılığına dayanıyordu.
Bu noktada boyun eğemezdi. Can sıkıcı olacağını bilse bile yapamazdı.
Emilia: “――――”
Fısıldaşan Subaru ve Beatrice’in uzaklarında, Emilia’nın ritüeli süregeliyordu.
Tüm gücüyle konsantre olan, alnından boncuk boncuk terler dökülen Emilia’nın ağzından buğulu nefesler çıkıyordu. Muazzam miktarda manayı kontrol etmek için bedenen ve zihnen her şeyini veriyordu.
Elleri arasında belirmeye başlayan soluk mavi ışıklar belli belirsiz hâlde mahzeni kuşatıyordu.
Soğuk hava Subaru’nun görüşünü bulandırmaya yeterli olsa da o ürperti teninden içeri geçmiyordu, açıkta kalan kalbini kucaklar gibi narindi.
Hipotermi yaşayıp ölümün kıyısına gelen insanların soğuğu unuttuğunu duymuştu. Ekstrem soğuk, insanların ısıyı doğru düzgün algılama kabiliyetini ellerinden alıyor ve onlara canlarını çalmadan önce son bir sıcaklık bahşediyordu.
Subaru bu beyaz dünyada da buna benzer bir şey yaşanıp yaşanmadığını hayal meyal düşünse de bu düpedüz aptallıkmışçasına anında kafasını salladı.
Soluk mavi ışıklar odayı dolduruyor, soğuk hava merkezde birleşiyordu.
Ve o ışıkların ortasında da…
???: “――――”
Kanatları kıvrılıp katlanmış kocaman, siyah bir canavar bulunuyordu―― Yerde yatan siyah bir ejderha.
Tuhaf canavarlar bununla da kalmıyordu, ejderhanın etrafında toplanmış, aşağı yukarı insan ebadında sinekler de mevcuttu. Tüm bunların birleşimi insana kâbusvari bir manzara izlenimi veriyordu.
Ancak Subaru, bu manzara karşısında en ufak bir tiksinti duymuyordu.
――Yoo. Daha net olmak gerekirse, bu siyah ejderha ve insani sineklere karşı bir tiksinti duymaması gerektiğinin fazlasıyla farkındaydı.
Onlar birer kurbandı, hiçbir hatası olmayan masum canlılardı.
Şehvet Günahı Başpiskoposunun kötülüğünün kurbanı olarak insan dışı varlıklara dönüştürülmüş kişilerdi.
Subaru ve geri kalanlar henüz bu yeniden kalıplanmış bedenleri normale döndürmenin bir yolunu bilmiyordu. Bu yüzden bu önlemi almayı seçmişlerdi.
Subaru: “Yalnızca kaçınılmazı ertelemek olabilir ama…”
Beatrice: “Bize vakit kazandıracak ve bu bile başlı başına bir kurtuluş olabilir, doğrusu. İşleri aceleye getirmeye çalıştığında bakış açın daralır, normalde görebileceğin seçenekleri göremezsin. Bunun farkında olmamak ve bunu sonradan görmek… ikisi de zulümdür, sanırım.”
Beatrice, Subaru’nun mırıltılarını monolog denilebilecek bir şekilde yanıtladı.
Küçük, cılız iç çekişi yalnızca düşünmeye uzun, çok uzun vakit ayırmış birinin taşıyabileceği bir anlayış ve duyarlılık içeriyordu.
Sözlerinin burada sonlandığını hisseden Subaru, tek kelimelik bir karşılık dahi vermeden sessizce Beatrice’in kafasını okşadı.
Beatrice: “…Bu da neyin nesi, doğrusu.”
Subaru: “Hiçbir şey.”
Ne kadar vakit harcarlarsa harcasınlar doğru seçimi yapabilecekleri garanti değildi.
Bazen yeterli vaktin olsa bile doğru seçimi yapamayacağın durumlar olurdu.
Her hâlükârda vaktin varsa seçimin en iyisi olsun diye uğraşabilirdin.
Subaru’nun Beatrice’in dört yüz yılına verdiği yanıt buydu.
Ve şehri tesiri altına alan bu trajedi için de aynısının olmasını umuyordu.
Subaru: “――――”
Dorun noktasına ulaşan soğuk hava mahzeni doldurup Subaru’nun güçlü duygularıyla üst üste binerken nihayet havanın çatırdayışını andıran bir ses -Subaru’nun düşündüğü kadarıyla- yankılanmaya başladı――
Emilia: “…Sorunsuzca tamamlandı.”
Ve Emilia, buğulu nefesler vererek etrafında döndü.
O noktada hafiften nefes nefese kalmış şekilde hızlıca kafasını eğdi―― Arkasında, ruhları buzların içerisinde hapsolmuş, tüm bedenleri beyaz kristallerle kaplanmış o canlar duruyordu.
Subaru: “――Çıh“
O canların aile fertleri ağlıyor, sevdikleri gözyaşları arasında hıçkırıklara boğuluyordu.
Teşekkürden önce keder dolu feryatları yükselmeye, mahzende acımasızca yankılanmaya başlıyordu.
İşte o feryatlar, kim bilir ne zamana dek sevdiklerinden ayrı kalacak olmanın doğurduğu kederin sonu yokmuşçasına çok ama çok uzun süre boyunca yankılanmaya devam edecekti.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
???: “Şimdilik Emilia-sama’nın teklifi iyi sonuç vermiş gibi görünüyor… Bunun beni rahatlatmasında bir sakınca var mı?”
Toplantı salonundaki konferans ve Emilia’nın mutasyon kurbanlarını dondurma çabaları konusunda bilgilendirilen―― Otto, rahatlamış bir görünümle başını sallayıp onay verdi.
Sığınaklardan uzakta bir yerde, Otto’nun taşınmış olduğu özel bir hastane odasındaydılar.
Yatakta yatan Otto’nun durumu hâlâ değişmemişti, iki bacağı da acılar içerisinde bandajlara sarılıydı. Yine de Sahra Hastanesinden ayrılmayı başarmıştı ve engelli bacaklarının bayağı ilerleme kaydetmiş gibi göründüğünü söylemek mümkündü.
Açıkçası Otto, şehir defansına katkı sağlayan cesur insanlardan biriydi bu yüzden daha kaliteli bir tıbbi bakım görmesi iyi olurdu. Ancak Otto onlara bunu söylememiş, Subaru da etrafındakileri düşünerek bir şey söylememeyi seçmişti.
Subaru: “Hiçbir şey söylemeden de gösterilen misafirperverlik… *Wabi-sabi’nin gerçek anlamı bu.”
Ç.N: (İnsanın içinde dingin bir melankoli duygusu veya ruhani bir özlem uyandıran nesne veya ifade.)
Otto: “Kendin burada olsan da Natsuki-san, aklın her yere dağılmış hâlde; her zamanki gibi, o yüzden sıkıntı yok, ama neyse… Gayretlerin için size teşekkür ederim, Emilia-sama.”
Başını sallamakta olan Subaru’yu görmezden gelen Otto, kendisini ziyarete gelen Emilia’ya gayretleri için teşekkür etti. Bu teşekkürü işiten Emilia ise kaşları düşerek,
Emilia: “Hıhı, teşekküre gerek yok. Daha da önemlisi, Otto-kun’a danışmadan başıma buyruk hareket ettiğim için özür dilerim. Ama yalnızca benim yapabileceğim bir şey olduğunu düşündüğüm içindi.”
Otto: “Ah, sorun değil. Eylemlerinin kıymetli ve iyi olduğu barizdi, bu yüzden öfkelenmedim. Ayrıca işini bilme çerçevesinde de oldukça kıymetli hareketlerdi.”
Emilia: “İşini bilme çerçevesi mi?..”
Otto: “Ne kastettiğimi anlasaydın daha iyi olabilirdi ama anlamadıysan, sen bile anlamıyorsan… Yoo, nasıl ifade etsem… Bu konuda, dürüst olmak gerekirse hangisinin daha iyi olacağına karar vermem gerçekten zor.”
Subaru: “Düşünme, hisset. Bunun adı E.M.T.”
Emilia eylemlerinin sonucunun pek de farkında değildi. Subaru ise birkaç büyülü kelimeyle Emilia’nın tavrı karşısında afallamış olan Otto’nun yanına kaymıştı. Sonra da “daha önemlisi” şeklinde devam ederek,
Subaru: “Bacakların bir müddet iş görmeyecek gibi duruyor, haksız mıyım?”
Otto: “Pristella’nın şu anki durumuyla bundan daha kapsamlı bir tedavi almak zor, değil mi? Şehirdeki Şifa Sanatları Kullanıcısı sayısı tüm yaralılarla ilgilenecek kadar fazla değil. Bana kalırsa başka bir şehirdeki hastaneye taşınmak daha iyi olur ama görünen o ki Kiritaka-san komşu şehirlere olabildiğince ulak göndererek Şifa Sanatları Kullanıcılarını talep etmiş. Bu yüzden o yerlerden birinden bir Şifa Sanatları Kullanıcısı gelsin diye sessizce bekliyorum, belki de böylesi malikâneye dönmekten daha akıllıca olacaktır.”
Tıhaha şeklinde güçsüz bir kahkaha atan Otto, bir müddet ön saflardan çekilmeye mecburdu.
Otto’nunki kadar ağır yaralar, şifa büyüsünü oldukça etkin şekilde kullanamayan bir Büyücü tarafından kolaylıkla tedavi edilemezdi. Ferris veya Yasaklı Kütüphanedeki Beatrice seviyesinde birine ihtiyaç vardı.
Subaru: “Ferris mütemadiyen Crusch ile ilgileniyor ve bizim Şifacı Özel Saldırı Birliği Liderimiz de Pristella’da dolanıyor… Aile meselesi tabii ki.”
Emilia: “O üçlü, anne ve iki kardeş, değil mi? Ejderha formundaki kişi de baba, yani dört kişilik bir aileler sanırım.”
Orada olmayan Özel Saldırı Birliği Liderleri―― Yoo, ona böyle dememek daha iyiydi; kastedilen kişi Garfiel’di.
An itibarıyla Garfiel, eksiklik çekilen noktalarda onarım işlerine olabildiğince yardımcı olmak adına şehirde dolanıyordu. Doğası gereği kibar ve iyi kalpli bir genç adamdı. Bu şehirle hiçbir bağı olmasa bile yardıma ihtiyaç duyan insanlar olduğu takdirde onlara hiç tereddütsüz yardım ederdi.
Ama buna rağmen Pristella’ya olan bağlılığı ikincil önemdeydi. Ve Subaru, esas sebebi öyle ya da böyle hayal edebiliyordu.
Subaru: “Bize söylememe sebebi karmaşık şartların söz konusu olmasıdır, sanırım.”
Emilia: “Evet, öyle olmalı… Sahiden, konuyu değiştiriyorum ama, sizce de Garfiel ve o aile birbirlerine benzemiyor mu? Saç ve göz renkleri tamamen aynı.”
Subaru: “Emilia-tan, konuyu hiç de değiştirmediğini biliyorsun, değil mi?”
Emilia: “Eh!?”
Emilia’nın şaşkınlığı bir kenara bırakılırsa Garfiel’in durumu bu şekildeydi.
Normal şartlar altında kendisi de ufak denilemeyecek bir yara almış durumdaydı ama Toprak Ruhu’nun İlahi Koruması ve fiziksel kuvveti sayesinde dinlenmeye niyeti yoktu.
Ayrıca yaralarının tekrar açılışıyla kardeşlerine acı veren Mimi de onunla takılıyordu, yani etrafta bir gürültü patırtı kalmamıştı.
Otto: “Ehh, Garfiel’in bir gün gerçek hislerini açacağını düşünüyorum. Bizim o hisleri zorla açığa çıkartmaya çalışmamıza gerek yok. Daha önemlisi…”
Emilia: “Hmm?”
Otto: “Ah, yo, ikiniz de hiç bahsini açmadığınız için bir şey söylemeyecektim ama Beatrice-san neden bu kadar huysuz görünüyor?”
Bedeninin üst yarısını kaldıran Otto, konuşmanın akışını hastane odasının köşesine yönlendirdi―― Beatrice o noktada kırmızı yanaklarını şişirmiş hâlde oturuyor, kasvetli bir bakışla birlikte kafasını fark edilir şekilde sağa sola sallıyordu.
Subaru başıyla onay verip bu soruyu bir “Ah” sesiyle yanıtladı.
Subaru: “Sebebini söyleyeyim. Senin ayak işlerini halletmek için Restorasyon Sanatçısına gittik ve geri çevrildik bu yüzden morali bozuk… Çoklu bir bakış açısıyla bu senin hatan sayılmaz mı?”
Otto: “Hayır! Fazla ileri gidiyorsun… Haksız mıyım, Emilia-sama?”
Emilia: “Mhm, haklısın. Ruhuyla ilgilenmek bir kontrat sahibinin doğal yükümlülüğüdür. Yani Beatrice’i neşelendirmesi gereken kişi Subaru olmalı.”
Subaru: “Neşelendirmekten bahsediyorsun ama sen böyle söylesen de zihnimde Emilia-tan’ın Puck’la ilgilendiği pek bir anı yok.”
Emilia: “Her şeyde kusur aramasana! Ayrıca Subaru’nun görmediği bir ton şey yaptım ben. Mesela tüylerini fırçaladım, pençelerini temizledim, onu sarılarak uyuttum…”
Bunların ruhlarla ilgilenme formatına atıfta bulunup bulunamayacağı şüpheliydi ama Emilia’nın yüz ifadesi Puck hakkında konuşurken neşeli bir hâl almıştı.
Mabetteki ani ayrılıklarının acısından bu yana ne zaman Puck’ı ansa güçlü bir kedere kapılıyordu ama artık bu evreyi aşmış görünüyordu.
――Emilia’nın göğsünü, renksiz Ulu Büyü Taşından yapılı bir kristal taş süslüyordu.
Puck ile ayrılışından önce daima taşıdığı o aynı dizayna bir de ifadesinin güzelliği eklenince yeniden o eski Emilia gibi görünmeye başlamıştı.
Narin parmaklarından biriyle kristal taşa dokunarak…
Emilia: “Henüz Puck’ı geri getirecek güce sahip değilim ama… Puck ile aramdaki kontrat zedelenmedi, yani onun belirmesi için yeterli Manayı biriktirdiğimde kavuşabileceğiz. Yalnızca birazcık daha sabır lazım, eh.”
Subaru: “Bu da Beako’nun başarıları sayesinde ve… Ehh, bir de Kiritaka’nın nezaketi var tabii.”
Subaru ve diğerlerinin en başta Pristella şehrine gelme sebebi, bir Ulu Büyü Taşı elde etmekti.
Gerçekte birkaç görüşme ve pazarlık sonrası ya geri çevrilecek ya da istediklerini alacaklardı ama görüşmeler akıl almaz bir şekilde yoldan sapmıştı. Her hâlükârda artık ellerinde bir taş vardı ve bu da son derece tatmin ediciydi.
Subaru: “Yani sen de neşelen artık, Beako.”
Beatrice: “Ben huysuz değilim, sanırım. Siz yanlış anlıyorsunuz, doğrusu. Hmph.”
Emilia: “Oh, Beatrice, çok tatlısın…”
Anlaşılması kolay bir ses efekti vermek için sonuna dek giden Beatrice, yüzünü kendisini neşelendirmeye çalışan Subaru’dan öteye çevirdi. Açıkçası Subaru da Emilia’yla hemfikirdi, içinde kelebekler uçuşuyordu; ama Beatrice’in tatlılığından bahsedip bahsedemeyecek olması başka bir meseleydi.
Otto: “Anlaşılan Bay Darts zanaatkâr mizacına sahip biri, haksız mıyım? Bir kez üstlendiği işi yarım bırakamıyor, bunu anlayabiliyorum.”
Subaru: “Ama yine de profesyonelliğinin ne kadar ekstrem olduğunu bir düşünelim. Bana kalırsa bu herif tüm o kaos süresince atölyesinde çalışmıştır, değil mi? Aşırı işkolikmiş.”
Otto: “Gördüğün gibi içindeki zanaatkâr böyle işte.”
Subaru: “İçindeki zanaatkâr, ha?”
Otto’nun neden gururlandığını gerçekten bilemese de bunu söylemek ona kendisini iyi hissettirmiş gibi görünüyordu; erkekler böyle basit yaratıklardı. Zanaatkâr mizacı da havalı bir şeydi.
Ancak Beatrice, başını sallamakta olan Otto ve Subaru’ya öfkeli bakışlar atarak…
Beatrice: “Evet ama bu müşterisinin sözlerini tamamen duymazdan gelmesi gerektiği anlamına gelmiyor, sanırım. Ona iki kat para ödeyeceğimi söylediğimde bile tek bir kahrolasıca kelime etmedi, doğrusu.”
Subaru: “Küçük bir kızın yanaklarına bir tomar parayla vururken söylediklerini dinlediğine dair bir belirti vermek yalnızca işinde profesyonel olmayanlarla yapılan ticarette işe yarar. Sen de bir şeyler söylesene, Emilia-tan.”
Emilia: “Evet, böyle düşünmemelisin, Beatrice. Paranı ziyan etmeye devam edeceksen cep harçlığını kısmak zorunda kalacağım.”
Beatrice: “İkinizden de çok kaba bir muamele görüyorum, sanırım!”
Öfkelenen Beatrice perdelerden birini yakaladığı gibi kendisini ona sararak arkasına saklandı.
Bunu gören Emilia ise daha fazla direnemeyerek perdenin İÇİNDEKİ Beatrice’i kucaklayarak “GNNNYYYA, DOĞRUSU!” diye bağırmasına sebep oldu.
Bu neşeli oyun bir kenara bırakılırsa Subaru, Beatrice’in hislerini anlamıyor değildi.
Mesele, Otto’nun Restorasyon Sanatçısı Darts’a verdiği ve Subaru ile diğerlerinin geri almaya çalıştığı hasarlı Bilgelik Kitabı’ydı. Sahibi olan Roswaal’ın Subaru’nun ilerleyişini engellemek için neden bu kadar mücadele verdiğinin cevabı o kitaptaydı―― Hâliyle içeriğiyle ilgilenmeleri çok doğaldı.
Subaru: “Müdahaleleri incelikli olsa da kaypak doğasıyla el ele veriyor.”
Sabotajı açığa çıkmış olmasına rağmen Roswaal’ın tavrı yüzeysel olarak hiçbir değişime uğramamıştı.
Tabii ki bu rahat tavrın ardından yaptığı kumpasları bilince tetikte olmak çok önemliydi. Ama zehirliliğini yitirmiş gibi bir havası olduğu da doğruydu.
Öyle ya da böyle gözlemci rolünü üstlenmiş birine işbirlikçi bir müttefik diyecek kadar ileri gitmek aynı şey olmazdı.
Subaru: “Hiç değilse Bilgelik Kitabı’nın içinde neler yazdığını bi’ görebilseydik…”
Roswaal’ın, geçmişten bağımsız olarak, herhangi bir planı olmadığına inanabilseydiler onunla aynı yolda yürümek güvenli olabilirdi. Muhtemelen bu, kampın geleceği için de daha pozitif bir etki doğururdu.
Subaru: “Bu yüzden bu konuda ısrarcı olmak istiyorum.”
Otto: “Bahane üretmeye çaba harcamadığım takdirde Emilia-sama ve ben, Natsuki-kun’la aşağı yukarı aynı fikirde oluyoruz; yani bu açıdan sıkıntı yok. Ama Garfiel’in, şey… şahsi düşmanlıkları olduğu için ortadaki gerçekleri bilse bile tavrı değişmeyebilir.”
Şahsi düşmanlıklar derken esasında kastettiği şey Mabet miydi, yoksa Ram mı?
Subaru bu konuya değinmek yerine şakalaşmakta olan Emilia ve Beatrice’e baktı.
Subaru: “Beatrice de o kitaba yabancı değil. Bu yüzden eğer mümkünse bunu teyit etmek isterim. Beatrice’i Yasaklı Kütüphaneden çıkartmakla geçmişi geride bırakmak farklı problemler.”
Otto: “Sana danışmayı kaç defa aklımdan geçirdim biliyor musun?”
Subaru: “Bilesin ki seni bu konuda suçlamıyorum.”
Subaru, Otto’nun başına buyruk şekilde Bilgelik Kitabı’nı alıp onararak normale döndürmeye çalışmasının iyi bir karar olduğunu düşünüyordu.
Ve temelde Otto’nun düşünceleri neredeyse hiç başarısız sonuçlanmıyordu. Subaru, onun kendi çıkarlarına göre hareket etmeyen bir insan olduğunun son derece bilicindeydi.
Subaru: “Gerçekten tüccar olmaya uygun değilsin…”
Otto: “Beni kendi hâlime bırakabilir misin artık?! Daha da önemlisi, Bay Darts ne oldu?”
Subaru: “Bu benim en büyük işim olabilir, dedi. Ücreti erteleyebilirsiniz, bu işi sonuna dek adamakıllı sürdürmeme izin vermenizi istiyorum; dedi.”
Teslim tarihinin henüz gelmemiş olması endişe vericiydi ve o adam bir zanaatkârdı, yani o tarihin gecikmesinin imkânsız olduğunu da söyleyememişti.
Subaru, onun teslim tarihi geçtikten sonra bile yakınıp duran tipte bir zanaatkâr olmadığına inanmak istiyordu.
Otto: “Sonuç olarak Bilgelik Kitabı’nı geri almak da benim sorumluluğum olacak, yani benim Pristella’da kalmama çoktan karar verildi sanırım, değil mi?”
Subaru: “Garfiel de tamirat işleri ve şehir defansı adına bir müddet geride kalmayı planlıyor. Düşmanları püskürtme işi halloldu ama ya bu yeniden saldırıya geçmeleri için bir aldatmacaysa!? Sonuçta o bok herifler asla pes etmez.”
Aynı pisliği ardı ardına yapacak tipte insanlara benziyorlardı.
Görünen o ki bunu fark eden tek kişi Subaru değildi, çünkü bu sürece dahil olan hiç kimse gardını indirmemişti. Tabii hedeflerinin gereksiz gerginlik yaratarak halka işkence etmek olması da mümkündü.
Subaru: “Bu konuyu açsam da yapılabilecek başka bir şey yok.”
Otto: “Her hâlükârda bekleyip neler olacağını görmemiz gerektiği düşüncesindeyim. Bacaklarım daha iyi duruma gelir gelmez birkaç işi halletmek için dolanacağım. Yine de…”
Otto gelecek planlarını tartıştıkları bu konuşma esnasında ansızın sözlerini duraksattı.
Bedeninin üst kısmını büyük bir gayretle yatağında doğrulttuktan sonra da gözlerinden birini kapatmış olan Subaru’ya baktı. Ve parmaklarından biriyle şakağına dokunarak…
Otto: “Bunu net olarak söyleyeceğim, bu işe karşıyım.”
Subaru: “…Ehh, ben de böyle söyleyeceğini düşünmüştüm.”
Subaru, Otto’nun beyanı karşısında buruk bir şekilde gülümsedi.
Onun böyle söyleyeceğini ve bu fikre karşı olacağını tahmin etmişti.
Sonuçta Otto Suwen, Natsuki Subaru’yu doğru değerlendiriyordu.
Subaru kendi çaresizliğinin herkesten daha fazla farkındaydı ama eksikliklerini net olarak anlayabilenlerin sayısı çok değildi.
Olsa olsa Beatrice ve Otto. Belki birazcık da Patrasche. Ve şu an zamanı olmasa Ferris de aralarında olabilirdi.
Dolayısıyla kendi gruplarından Beatrice ve Otto’nun bu fikre karşı çıkabileceğini beklemişti. Konuşabiliyor olsaydı Patrasche’nin de benzer şekilde bu fikre karşı olacağı inancındaydı.
Ancak…
Subaru: “Beni bu kadar iyi tanıyorsan vereceğim yanıtı da biliyor olmalısın.”
Otto: “…Esasında Beatrice-san’in huysuzluğunun tek sebebi Bay Darts değil, haksız mıyım?”
Subaru: “Şeeeey, çok emin değilim. Tahmin edebileceğin üzere ben bile Beako’nun kalbinin derinliklerinden geçenleri anlamıyorum.”
Subaru bir omuz silkişiyle yapmacık bir masumiyet sergilerken Otto’nun yüzüne çileden çıkmış bir ifade yerleşti.
Tabii ki söz konusu o ve keskin işitme duyusu olunca efsaneler/söylentilerle ilgili bilgi kıtlığı çekmiyor olmalıydı. Yani Subaru’nun seçiminin barındırdığı riskleri gayet iyi biliyordu.
Bu yüzden Subaru, sözlerine ilave edeceklerinden önce yaptığı “Özür dilerim” girişinin ardından,
Subaru: “Beyaz Tilki’nin rehberliğiyle birlikte o Bilge mi her kimse onu görmeye gideceğim.”
Gülümseyerek böyle söyledi.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
???: “――İçeri gel.”
Ne olur ne olmaz diye nezaketen çaldığı kapının arkasından, odanın içerisinden gelen sakin bir sesle karşılandı.
Tanıdık bir sesti ancak ruhsuzdu. Bu gerçek, Subaru’nun fena hâlde sinirini bozmuştu.
???: “Sen misin, Subaru?”
Subaru: “Ben olmasa mıydım?”
???: “Ne tuhaf, şimdi yüzünü görünce fena hâlde rahatladım.”
Subaru: “Bleeergh”
Odaya adımını attı ve bu eylemle birlikte sitem dolu kelimelerle yaptıkları başlangıcı tamamladı.
Bu tavrı sergiliyor olmasına rağmen ardından kapıyı kapatışında bir düşüncelilik yatıyordu. O kapıyı çıt çıkartmadan kapatışı, içeride uyuyanlara gösterdiği minimum nezaketin göstergesiydi.
???: “Ses yüzünden uyansalar çok daha iyi olurdu aslında.”
Subaru: “Öyle olsaydı beni alkış yağmuruna falan tutar mıydın? Paha biçilemez bir manzara olurdu. Serbest kalan Oburluğun tepesi fena atardı.”
???: “Hmph.”
Rahatlamış bir gülümseme sunan Subaru, göz teması kurmadan kafasını eğdi. Sonra da odaya bakındı ve gördüğü sıra sıra yatak karşısında gözlerini kıstı.
Basit birer yatak, ince birer battaniye: burada uyuyanlara yapılan tüm iyilik bundan ibaretti. Ve Subaru, daha fazlasının gerekli olmadığını biliyordu.
Burada uyuyanlar hafızalardan silinmiş, günlük hayattan koparılmış, ölü olmayan kusurlu varlıklar olarak geride bırakılmıştı.
Subaru: “Julius. Bunu söyleyen ben olmayayım ama burada çok fazla vakit geçirmemelisin.”
Julius: “――――”
Subaru: “Onlara bakmaya devam etsen bile hatırlayamadıklarını hatırlamaya başlamayacaksın. Birinin hem kıymetli kız kardeşi hem de gerçekten diğer yarısı olan kişi için bile aynı şey geçerli.”
Subaru genç adama―― Julius’a, herhangi bir teselli kelimesi kullanmaksızın böyle söyledi.
Julius odanın en uzak köşesindeki yataklardan birinin köşesinde oturuyordu. Kafasını kaldırarak yakışıklı yüz hatları hâlâ tamamen kedere bürünmüş hâlde…
Julius: “Bunu beynimin bilmesiyle kalbimin bilmesi tamamen farklı şeyler. Kibirli davranma niyetinde değilim ama şu ana dek kendimi hiç duygu odaklı veya kendini beğenmiş biri olarak görmemiştim. Bunu fark etmemiş olmak öz farkındalığımın eksikliğiymiş.”
Subaru: “――――”
Bu sözleri söyleyen Julius, bakışlarını hemen yanındaki yatağa indirdi.
Doğal olarak orada İsmini yitirmiş hâlde uyuyan, bilinci ve anıları dünyadan tamamen kopartılan iştah kurbanlarından biri yatıyordu.
Bu nedenle Julius Juukulius o kişiyi hatırlamıyordu―― Ancak uzun mor saçlara sahip ince yüzlü o genç adam, Julius’un kardeşi Joshua Juukulius idi.
Julius: “Joshua, ha?”
Kardeşinin ismini dile getirebilme sebebi, Subaru’nun ona ismini ve aralarındaki ilişkiyi anlatmış olmasıydı.
Oburluk Otoritesinin kurbanları―― Tanımlanamayan ve komaya girmiş hâlde çok sayıda kişi olduğu raporu alındığında Subaru, onların da Rem’le aynı hasardan mustarip olduğuna ikna olmuştu.
Ve kendisi, o unutulmuş kişileri unutmamış olabilirdi. İşte bu cılız umutla hastane odasına gitmiş ve uyumakta olan Joshua’yı keşfetmişti.
Julius: “Tuhaf şey. Hikâyeni dinledikten sonra onun kesinlikle akrabam olduğu sonucuna varabileceğim kadar ortak nokta oluşsa da kafamda kardeşime dair tek bir anı dahi yok.”
Julius, yüzüne hiçbir duygu yansımadan gözlerini kapattı.
Joshua, bulunanlar arasında Subaru’nun tanıdığı tek kişiydi. Yani Oburluğun kurbanları arasında. Diğer otuzu aşkın kurbansa onun hafızasında bile yer almıyordu, dolayısıyla yaslarını tutan veya iyiliklerinden endişelenen hiç kimseleri olmadan uyumaya devam ediyorlardı.
Üzerine düşünürseniz, kendisi adına endişelenen bir abisi olan Joshua’nın şanslılardan olduğunu söyleyebilirdiniz.
Bu şartlarda bile -canı gibi sevdiği ve kendisini unutan abisi yalnızca ismen var olan kardeşlik bağlarına tutunmak için hastane odasına gelse de- ona seslenişi gerçek bir duygudan yoksundu.
Kendisi unutulmuşken, kardeşini unutmuşken, anılarında yer almıyorken, tüm bu gerçeklere rağmen bunu yapması yürek burkucuydu.
Subaru: “…Lanet olasıca.”
Bunu biliyor olmalıydı. Gerçekten biliyor olmalıydı.
Oburluk Günah Başpiskoposunun Otoritesi; bu dünyada var olan en aşağılık, şeytani şeydi.
İnsanların duygularını gönlünce değiştiren Öfkeyle birlikte.
İnsanların saygınlığını bedenleriyle birlikte değiştirip ayaklar altına alan Şehvetle birlikte.
Kendisi dışında her şeyi inkâr eden, benmerkezci, her şeye kadir tavrını zorla empoze eden Açgözlülükle birlikte.
Bencilce sevgisi uğruna, çalışkanlık kelimesini kullanarak başkalarının hayatını karalamaya kendisini adamış olan Tembellikle birlikte.
Hiç kuşkusuz ki hepsi de var olan en kötü, en şeytani varlıklardı ve hiçbiri yaşamayı hak etmiyordu.
Oburluk gibi herkesin hayatını karartan bu varlıklara nasıl katlanabilirdi ki?
Subaru: “――Burada durmak yalnızca canının sıkılmasına yol açacak. Bana aynı sözleri tekrar ettirtme.”
Zihninden yalnızca nahoş şeyler geçiyordu.
Sinir bozukluğunu kelimelere aktararak Julius’a seslenmişti. Bu kelimeleri işiten Julius ise ayağa kalkarak unuttuğu kardeşinin ince gövdesine dokundu ve…
Julius: “O… nefes alıyor. Hayatta. Tuhaf.”
Subaru: “Evet, öyle. Ama yemek yemiyor ya da tuvalete gitme ihtiyacı duymuyor. Banyo yapmaya da ihtiyacı yok… Artık gülmüyor da.”
Julius: “Unutulmanın doğurduğu kederi de… hissetmiyor. ――Bu bir lütuf olabilir.”
Subaru: “Lütuf mu?..”
Subaru, Julius’un dudaklarından kaçan bu kelime karşısında kaşlarını kaldırdı.
Bakışlarına karşılık veren Julius ise dudaklarının ucu hafifçe kıvrılarak sunduğu güçsüz gülümsemeyle…
Julius: “Unutulduğunun farkına varmazsan geride bırakılma korkusu taşımana gerek olmaz. İnsanlarla var olması gereken yakın ilişkilerinin… tek taraflı olarak sonlandırılışına katlanmak gerçekten zor.”
Subaru: “――――”
Julius: “Subaru. Unutulmak ve unutmak… Acaba, hangisi daha acı verici?”
Subaru: “Nasıl…”
Bu soru karşısında Subaru’nun boğazı düğümlendi.
Sebep, verecek bir yanıtı olmayışı değildi. O yanıtı anında hazırlamıştı. Subaru’nun konuşmasına mâni olan şey şaşkınlık da değildi. Öfkeydi.
Yüzünde alaycı bir gülümseme beliren Julius’a gözlerini dikti.
Subaru: “Nasıl bilebilirim? Böyle oyalanmaya bir son ver, kendini bu şeylere kaptırmaya bir son ver.”
Julius: “…Subaru?”
Subaru: “Unutmak, unutulmak, İKİSİNE DE LANET OLSUN! BÖYLE ŞEYLERİ BİR SIRAYA KOYMAYA ÇALIŞMA, BU KADAR MI NEGATİFSİN?! DÜNYANIN EN BAHTSIZ İNSANIYMIŞ GİBİ BİR SURAT İFADESİNE BÜRÜNÜYORSUN. KENDİ TALİHSİZLİKLERİNİ BENİM BU ZAMANA KADARKİ TALİHSİZLİKLERİMLE KIYASLAMAK İSTER MİSİN? NE OLURSA OLSUN KAZANAN BEN OLURUM!”
Julius: “――――”
Julius sesini yükselten ve parmağını kendisine doğrultan Subaru’nun bu ani değişimi karşısında donakalmış, nutku tutulmuştu.
Gözleri şaşkınlıkla irileşirken bir anda öfkelenen Subaru’ya tek kelime dahi edemiyordu. Sessizliğini koruyan Julius’a bakan Subaru ise parmağını indirip omuz silkerek…
Subaru: “Böyle çaresizce bir surat ifadesine bürünme. Acı çektiğini biliyorum, unutulduğunu ve gidecek hiçbir yerin olmadığını biliyorum… Fakat, üzgünüm ama güçsüz tarafını göstermene müsaade edemem.”
Julius: “――――”
Subaru: “Unuttun mu, Julius? ――Yoo, unutma, Julius.”
Subaru, çaresizlik içerisinde dudaklarını ısıran Julius’a iyice gözlerini dikti. Sonra da elini göğsüne koydu ve zamanında benzerini yaptığı bir beyanı tekrarladı.
Subaru: “Benim gözlerim senin gücünü biliyor. Benim utancım bunu biliyor. Herkes unutsa bile.”
Julius: “――――”
Nefes alamıyor, kanının beynine fırladığı hissiyatı geçmiyordu.
Cidden, en son ne zaman bu kadar tepesi atmıştı? Regulus zamanında. Üzerinden yarım gün bile geçmemiş olmasına hayret ediyordu.
Pristella’daki kargaşa kalbine ve ciğerlerine nasıl bir yük bindirmişti?
Julius: “Hh, Haha…”
Subaru: “Haah?”
Julius: “Haha… Yoo, sen gerçekten de eşi benzeri olmayan bir adamsın. Bunu bir kez daha anladım…”
O ana kadarki irkilmiş surat ifadesinden kurtulan Julius, ansızın kahkahayı bastı.
Ve bu ani kahkaha atma dürtüsüne teslim olarak hoşnutsuz hâldeki Subaru’nun önünde kahkahalar atmayı sürdürdü. O dürtü nihayet yatıştığındaysa uzunca bir iç çekti.
Julius: “Anlıyorum, haklısın. Bu kesinlikle her şeyin geride kaldığı anlamına gelmiyor, değil mi?”
Subaru: “Geride kalmaktan ziyade, üç at boyu önde olduğunu söyleyebilirim.”
Julius: “Üç at boyu yeterli mi?”
Subaru: “Senin o lanet olasıca götünü yere sereceğim! Beako’yla takım olduğumda işler senin için tamamen değişecek!”
Diyerek orta parmağını gösterdi ve her zamanki hâline dönmeye başlayan Julius’a doğru tükürdü.
Julius ise o tükürükten zarafetle kaçınıp eğilirken “Anlıyorum” diyerek…
Julius: “Öyleyse bu büyük sözlere inanmaya çalışacağım.”
Subaru: “…Mhm, öyle yap. Ayrıca elinden geldiğince büyük işler yap ki anıları geri geldiğinde herkesi şaşırtabilesin.”
Bu defa da kendini beğenmiş bir tavırla başparmağını kaldırarak kışkırtırcasına aşağı indirdi. Yalnızca Subaru’nun tanıdığı “Şövalyelerin En İyisi” ise bu kaba jest karşısında zarif bir şekilde gülümseyerek…
Julius: “――Peki, herkesten öte seni şaşırtmak için uğraşacağım. Seni, beni hatırlayan kişiyi.”
Diyen Julius, onları bekleyen Pleiades Gözcü Kulesi yolculuğunda Subaru’ya eşlik etme arzusunu güçlendirdi.
△ △ △ △ △ △ △
#Tekrar merhaba! Subaru’nun ani parlayışı, sonrasında her zamanki Subaru-Julius sohbetlerini yapışları ve finalde Julius’un da bu göreve katılacağını ima edişiyle sürükleyici, güzel bir bölümdü. Bir sonraki bölümde büyük bir maceranın başlangıcını yapacak ve arc5i sonlandıracağız!

