Bildirimler Tümünü Okundu Say
Yükleniyor...
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VI, Bölüm 65 – “İkinci, Beşinci ve Devamı”

Kısım VI, Bölüm 65 – “İkinci, Beşinci ve Devamı”

10 Haziran 2026 1.089Okunma 30 dk okuma

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Clumsy

Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Subaru: “————”

Bu mekânda beliren kırmızı saçlı, görkemli ve gözü pek o ulu adam, Reid Astrea.

Onun beklenmedik girişi, karşı tarafın şaşkınlığını hiç dikkate almayan keskin mavi gözleri ve bizzat varlığının ta kendisi—— Oburluğu bile ne diyeceğini bilemez hâle getirmişti.

Reid: “Oyoy, siz hepiniz ne bok yemeye dalıp gittiniz? Benim burda olmam o kadar mı şaşırtıcı, ha? Apaçık ortada diil mi?”

Subaru ve diğerlerinin tamamen sersemlemiş olduğunu gören Reid, göz bandının altındaki sol gözüne vurarak ayağındaki sandaletleri yere geçirdi.

Ve dolaylı olarak tüm kuleye atıfta bulunan bir hareketle,

Reid: “Hem içerdeki hem de dışardaki tüm o lanet olasıca sesler yüzünden kestiremiyodum bile. Zaten burda içkiden eser yokken hayat çok sıkıcı, bi de bu olunca katlanabilmeme imkân yoktu.”

Subaru: “…Tamamen kendi işine geleni söyleyip yapıyorsun, değil mi! Görebildiğin üzere biz burada kendi işimizle meşgulüz. İşleri daha da karmaşık hâle getirme.”

Reid: “Hah! Bişi mi dedin balıkçık? Üzgünüm ama sesin öyle kısık ki hiçbi şey duyamadım. Ehh, duymuş olsam da duyamadım derdim gerçi.”

Subaru: “Pis inatçı…”

Pis ve kötü olan tek şey inatçılığı değildi, zamanlaması da bir o kadar kötüydü.

Ancak Subaru, onu suçlayamayacak kadar güçsüzdü ve protesto edebileceği yeterli konu yoktu. Onun şiddetli ve amansız sözleri karşısında ezilip afallayan Subaru, Reid’den korkuyor olduğunu fark ederek yumruklarını sıktı.

Ruhu, Reid’in varlığına ilişkin yenilgi hissini hatırlıyordu.

Bu yalnızca şüphe dolu olduğu sıralarda kendisine yaşattıklarından kaynaklı değildi. Bir önceki döngüsünde de Reid’in itici arsızlığıyla karşılaşmıştı.

Subaru’nun kalbinin o sıralarda Reid’e bu denli bir korku beslemiyor olması gerekiyordu.

Ama şimdi, şu an itibariyle bunu alışılmadık bir netlikle, şiddetle hissedebilmesinin bir sebebi vardı.

O da——

Subaru: “——Çünkü ruhum seni apaçık bir düşman olarak tanıyor, ha.”

Reid: “İyi iş, balıkçık. Statünü küçük bi balıktan yukarı çekmek gibi bi niyetim yok ama beni elverişli bi destek sanma yanlışını yapmadıın için seni takdir ediyorum.”

Subaru: “Senin ağzından ‘size desteğe geldim’ gibi bir cümle çıksa bile senin kullanacağın kelimeleri tamamıyla kabullenmek imkânsız olurdu zaten.”

Reid: “Hah! Laflara bak hele.”

Dişlerini vahşice sergileyen Reid bir köpekbalığı misali gülerken Subaru, omurgasına yayılan ürpermeyi gizledi.

Reid’in az önceki sözleri de bir çeşit umutsuz beyandı. Bununla birlikte Subaru, Reid’in müttefik olabileceğini başından beri hiç düşünmemişti.

Yani düşünceleri ispatlanmıştı—— Subaru, yanılmamıştı.

İşte Subaru ve Reid’in etkileşiminin bu şekilde durma noktasına geldiği sırada——

Oburluk: “İyi konuştu~n, Reid Astrea.”

Evet, hemencecik gerçek ruhuna dönmüş olan şahsiyet, Oburluk, Reid’e ismiyle seslendi.

Delirmiş Günah Başpiskoposu, donmuş koridorun tam ortasında—— kelimenin tam anlamıyla Subaru ve ekibiyle Reid arasında duruyordu, Reid de bu manzarada üzerine dikilen çirkin duygularla işli sert bakışlar karşısında Oburluğa doğru bakarak hoşnutsuzluk içerisinde burnundan homurdandı.

Reid: “Oh, bu da nesi, bi cüce… Amma da pis bi cüce. Nooldu, pis cüce-chan?”

Oburluk: “Sen birinci jenerasyon Kılıç Azizi’sin, değil mi? Öyleyse yeniden burada ne işin var, ha~h? Anılarımıza göre senin, sınav görevlisi olarak, üst kattan inemiyor olman gerekiyordu, öyle değil mi?”

Kendisine yöneltilen kışkırtma çabalarını ve aşağılayıcı takma adı duymazdan gelen Oburluk, Reid’e bu soruyla karşılık verdi.

Bahsettiği Anıların Subaru’nun Anıları olduğu barizdi ve bu oldukça öfke uyandırıcıydı fakat Subaru ve diğerleri de onunla aynı sorunun cevabını merak ediyordu.

——Yani İkinci Kattaki sınavın sorumlusu Reid Astrea’nın Dördüncü Kata gelme sebebini.

Bu Subaru’nun bir önceki döngüsünde tanık olduğu bir şeydi ve bunu da aşılması gereken beş engelden biri olarak görmüştü.

Onun kule sınırlarında özgürce gezebilmesi fenomeninin ardındaki hile tamamıyla muammaydı. Bununla birlikte bu fenomen yalnızca oyunun bu sahnesinde ortaya çıkmıştı—— Eğer bunca zaman bunu yapabilecekken yapmamayı seçmişse mesele bambaşka olurdu.

Oburluk: “İster ardında tuhaf bir hile yatsın, ister kulenin kuralları değişmiş olsun. Her hâlükârda yaptığın bu şey hesaplamalarımız dışında ve bunu birçok yönden yeni~den düşünmekten başka seçeneğimiz yok. Aperatiflerden sonra ana yemek, sonra da tatlı gelir, adet budur, anlarsın ya. Haksız mıyım?”

Reid: “Böyle anlaşılmaz zırvalıkları geveleyip durma, seni lanet olasıca pis cüce piçi.”

Oburluk: “————”

Reid: “Aşağı inemez miymi~şim? Gözlerini dik de bak, sana diyorum. Bahsettiin aptallığı tek bakışta anlayabilirsin, hey sana diyorum. Hey, sen, oradaki.”

Reid bir yandan konuşurken bir yandan da hoşnutsuzluk içerisinde Oburluğa doğru ilerliyordu. Beyaz dişlerini sergilediği ve tek gözünü diktiği bu görünümüyle gerçekten de kabahatliymiş gibi bir hâli vardı.

Bununla birlikte benliğinden yayılan baskı, marketlerin önünde toplanan çocuk yaştaki tüm suçluların yaydığı baskının toplamıyla dahi kıyaslanamazdı, insana sonrasında hayatı tehdit altında olacakmış gibi hissettirecek düzeydeydi.

İlla kıyaslamak gerekirse karşılarında dikilen şey, tek bir bedenin içerisinde bir kaplan, bir ayı, bir aslan ve bir ejder karışımını taşıyan bir canavardı.

Olası tüm şiddet ipuçlarına bürünen Reid, dişlerini sıkarak…

Reid: “Benimle kafa bulma, sana diyorum. Ben canım nasıl isterse, ne isterse onu yapıyorum. Bir başkasının talimatlarına hayatta uymam, sana diyorum.  Benimle kafa bulma, sana diyorum. Her şeyden önce, tam da sana diyorum, sen ne ayaksın? Kimden izin alıp geldin de burda curcuna çıkartıyosun? Hey, sen, sen oradaki, sana diyorum.”

Oburluk: “A~haha~, ne kadar hari~ka, ne kadar daya~nılmaz, konuşma~k imkânsız resmen.”

Elinde tutmakta olduğu kutsal buz kılıcını buz parçacıklarına çeviren Oburluk, eliyle uzun kaküllerini taradı.

Görünen o ki Oburluğun bile diyalog kurmanın bu denli zor olduğu bir rakiple iyi geçinmesi mümkün değildi. Tartışmanın fayda etmediği Emilia dahi mücadele belirtileri veriyordu ama Reid, sohbet etme konusunda Emilia’nın katbekat ötesindeydi.

Yine de Oburluk, uyumsuz rakibiyle ilgili konuşmaya devam edip “Gerçi” diyerek…

Oburluk: “Av olarak en iyi kalite~de. Gurme olarak iştahımız kabarmaya başlıyor ~tsu! Yiyelim gitsin! Çiğneyelim gitsin! Her yerini yalayalım! Tadına varalım! Oburca içelim ~tsu! Oburluk ~tsu!”

Heyecan ve gaddarlıkla çıldırmış hâlde kükreyen Oburluk, uzuvlarını donuk zeminin üzerine yerleştirerek gözlerini Reid’e dikti.

Beyaz köpekdişlerinin arasından uzun dili sarktı, sıradan insanların anlamasının imkânsız olduğu anormal bir “İştahın” emriyle salyaları akarak yere damlamaya başladı. Ve——

Ray: “——Cadı Tarikatı Günah Başpiskoposu, Oburluğu temsil eden Ray Batenkaitos.”

Bu açıklama böbürlenme miydi, yoksa kibir miydi bilinmezdi ama her hâlükârda Oburluk—— yo, Ray Batenkaitos, ismini dile getirmesinin hemen ardından buzdan zemini tekmeledi ve yaydan çıkmış bir ok misali bir hızla koşmaya başladı.

Bu manzara, vahşi bir dört ayaklının avlanma sahasındaki hâli gibiydi ve hücumu, insanın halüsinasyon görmesine yetecek kadar çılgıncaydı.

Reid: “Ah, amma baş belası.”

Ancak Batenkaitos’un bu çılgınca hücumu üzerine Reid, tek bir parmağını kulağına götürüp canı sıkılmışçasına mırıldanarak…

Reid: “Eh, öyleyse ben de kılıç ustası Hauroy Larrier.”

Subaru: “O da kimin nesi!?”

Reid: “Memleketimdeki evimin yanında yaşayan bir herif.”

Subaru, Reid’in büyük bir kayıtsızlıkla dile getirdiği bu aşırı gösterişli takma ad karşısında düşüncesizce bağırdı. Hemen sonrasındaysa Reid, parmağını kulağından çekip önündeki Batenkaitos’a baktı.

Ray: “——Hadi yiyelim ~tsu!!”

Reid: “Bunu çıtır nee-chan deseydi neyse ama senin gibi pis bi cüce-chan’dan duymak beni hiç mutlu etmiyo.”

Ray: “——Dzu ~tsu.”

Batenkaitos kocaman açık ağzıyla ilerlerken bedeni yoğun bir şekilde yatay olarak yer değiştirdi.

Bunun nedeniyse Reid’in kabaca savurduğu sağ bacağıydı, tekmesiyle Batenkaitos’un gövdesini yatay bir hatta doğrudan yakalamış ve onu enerjik bir şekilde koridor duvarına çarpmıştı.

Ray: “Ghu, ehh… Hık.”

Reid: “Boğazlanan tavuk sesi çıkarmasana, sana diyorum. Sana şöyle söyliim, tavukların tadı boğazlandıktan sonra güzel olur ama seni yemek gibi bi niyetim yok. Oburluk falan olman umrumda diil.”

Ray: “Ghi, ah!”

Reid: “Yetişkin gibi atlayıp gelmişsin. Umarım şaplak yemeye hazırlanmışsındır, sana diyoru~m!”

Batenkaitos bir dinçliğe kapılmış olmasına rağmen duyularına hâkim olarak kısa bir sırıtışla birlikte olağanüstü bir direnç sergiledi. Hemen sonra da bileğine bağlı hançeri azılı bir kuvvetle Reid’in bacağına saplama niyetiyle kolunu yukarı doğru kaldırdı ve bu da Reid’i kaşlarını çatmaya itti.

Reid konuşurken Batenkaitos’un bedenini bacağıyla duvara itti ve donmuş koridorda tek bacağıyla, anlaşılmaz bir hızla koşmaya başladı.

Elbette ki Batenkaitos, duvara yapıştırılıp yer yer buz gibi sert olan yüzey üzerinde kaydırılması nedeniyle karşı koyabilecek durumda değildi. Aldığı hasar muazzam ve yıpratıcıydı.

Ray: “Ghi, ga~a~a~a~a~a~—— ~tsu!”

Reid: “Heyhey, şuncağız şey için bağırmaya başlamasana. Bu dikkate alıncak bişi bile diil ki. Benim zamanımda bu çocuk oyuncağı bile diildi. Zamane veletleri yalnızca pis değilmiş, yetersizlermiş de, hey, hey, hey, sana~ diyorum!”

Diyerek hoşnutsuzluğunu belli eden Reid, adımlarını duraksatarak yarı yolda, olduğu yerde arkasını döndü.

Reid’in Batenkaitos’u duvara bastıran bacağı çözülmeden Günah Başpiskoposunun gövdesi aşağı kaydı. Hemen öncesindeyse Reid, kendini dengede tuttuğu sol bacağıyla enerjik bir şekilde Batenkaitos’un beline bir dönen tekme indirdi ve o küçük gövdeyi hafifçe havaya uçurdu.

Ray: “————”

Batenkaitos bir yandan defansif bir duruş alarak alışılmadık bir enerjiyle zemine sıçradı. Günah Başpiskoposu bu şekilde Emilia ile Julius arasındaki boşluktan geçti ve nihayet Subaru ile Beatrice arasındaki iç kısma yatay olarak düştü.

Uzuvları yanlara açılmış şekilde yere düştüğünde o eski güç gösterisinden eser kalmamıştı.

Tüm bunlar birini rahatlıkla öldürebilecek şeylerdi ama belki de istisnai bir savunma farkındalığına sahip oluşu nedeniyle buradaki durum bu olmayabilirdi.

Subaru: “O herif, az önceye dek Emilia-chan ve Julius’u alt eden o zorlu düşmandı, değil mi?”

Beatrice: “…Hiç kuşkusuz, doğrusu. Ama bu normları da aşıyor, sanırım. Bu yüzden durumun daha da kötüye gittiği söylenebilir, doğrusu.”

Subaru: “Yalnızca savaş kartları yer değiştirdi, ha.”

Beatrice: “Hem de daha da kötü bir rakiple, sanırım.”

Subaru’nun elini sımsıkı tutan Beatrice, hareketsiz hâlde yere yığılmış Batenkaitos’tansa önlerindeki Reid konusunda temkinliydi. Emilia ve Julius için de aynısı geçerliydi.

Savaş durumu çoktan Oburluğa karşı verilen bir savaştansa yeni bir savaşçıyla verilecek bir savaşa çevrilmişti.

Ancak tüm bunların ortasında bile——

Emilia: “Geeerçekten, Günah Başpiskoposunu yendiğin için sana teşekkür ederiz… Ve bu şekilde geçinmeye başlayıp önümüze baksak olmaz mı?”

Emilia’nın ilk işi Reid’le dostane bir şekilde konuşmak oldu. Kendisine yaraşır bir barış çubuğu uzattı lakin Reid, bu teklif karşısında kafasını salladı, omuzlarını silkti, ayağını yere geçirdi.

Ve teklifi üç vücut hareketiyle de reddedip ortadan kaldırarak kafasını kaşıdı.

Reid: “Hah, böyle moral bozucu şeyler söylemesene, sana diyorum… Aslına bakarsan, senin neyin var böyle, sana diyorum. Fazla çıtırsın, ne haltlar dönüyo, şaka mı bu! Acayip çıtır bişi diil misin! Ne halt yemeye buradasın ki, sana diyorum. Bu durumun içerisinde ne bok yiyosun? Bu kumlu boktan mekânda dolanmasana, onun yerine bu gece gidip bişiler içelim, sana diyorum.”

Emilia: “Umm, gerçi bu ikinci seferimiz ama…”

Julius: “——Maalesef ki bir akşam içkisi için sana eşlik edemez. Sebebi de şu ki…”

Reid: “Oh?”

Julius: “Huzurlu bir gece seni bulmayacak, hayalet herif.”

Kaba bir yorumu bölercesine araya girerek böyle söyleyen ve Şövalye kılıcını hazırlamış hâlde öne çıkan ıssız adam—— Julius, Emilia’yı korumak istercesine Reid’in karşısına dikildi ve Şövalye ruhuyla bilediği bakışlarını keskinleştirdi.

O sarı gözlerin hemen önündeki Reid ise hafiften ifadesini değiştirerek karşılık verdi.

Reid: “…Sen hayırdır? Biraz iyileşmişsin sanki, heyt. İyi bişi mi oldu, heyt? Bi kadın, heyt. Bi kadın olmalı, doğru di mi, sana diyorum.”

Julius: “Hazırlıklı olma durumumu pek çok yönden etkileyen bazı vukuatların yaşandığını inkâr etmeyeceğim lakin bunların bir kadından kaynaklanmadığını belirteceğim. Nasıl bir kadının kucaklayışı yaralı bir kalbi iyileştirebiliyorsa bir dostun amansız azarlayışı da aynı şeyi yapabilir.”

Reid: “Hâlâ lafı dolandırıp duran bi piçsin, o kadarı değişmemiş, ha. Ne bok anlatmaya çalışıyosun?”

Julius: “Başka bir deyişle, kılıcımı bu şekilde karşında tutabiliyor olmamı arkadaşıma borçluyum!——”

Julius, bu beyanın hemen ardından keskin ayak sesleriyle birlikte Şövalye kılıcını kaldırdı ve ucunu insana gözlerinden şüphe duyduracak bir güzelliğe bürüyerek Reid’in boynuna doğru savurdu.

Reid: “————”

Rakip henüz hiçbir düşmanca hareket sergilememişti şeklinde düşüncesizce bir tanımlamaya kesinlikle lüzum yoktu.

O noktada duran Reid’in düşünceleri gece yanan bir ateşten de netti—— dizginlenemez kılıç ruhu, gözlemcilerin derilerinde dahi gelip geçici şekilde hissedilebiliyordu.

Ve böyle bir kılıç ruhuna sahip birinin silah kullanmadan kalacağı düşünülemezdi.

——Reid motive olmuştu. Tıpkı bir önceki döngüdeki gibi çevredeki durum umurunda değildi.

Bu nedenle de Julius, herhangi bir kararsızlığı olmadan önleyici saldırısını başlatmıştı.

Yaptığı seçim en iyi çözümdü. Reid’in sergilediği sakin ve kendi hâlinde tavrı köreltmeyi amaçlayarak gerçekleştirdiği bu kusursuz saldırının birinci jenerasyon “Kılıç Azizini” zapt etmenin gerekliliği olduğu herkesçe doğrulanabilirdi. Sorun şuydu ki——

Reid: “——Sakin ve kendi hâlinde olmanın ne anlama geldiiyle ilgili herhangi bi fikrin var mı?”

Julius: “————”

Reid: “Karşında hangi acınası oyunlar oynanırsa oynansın esnekliinle her şeyi yapabilmek, işte bu anlama gelir, seni aptal.”

——Julius’un önleyici saldırısı, Reid’in elinde tuttuğu iki yemek çubuğu tarafından karşılanmış ve durdurulmuştu.

Julius: “Kh… Hık.”

Reid: “Oo, fena diildi biliyo musun? Rakibin ben olmasaydım muhtemelen karşındakine hiç diilse bu darbenin tadına baktırırdın. ——E iyi öyleyse, hadi gidelim.”

Julius: “Çıh!”

Reid, kendisinin iğneleyici sözleri nedeniyle tıkanan Julius karşısında bir köpekbalığını andırarak güldü.

Ve aynı hızla iki eliyle de birer çubuğu kavrayıp kılıcın ucunu savurdu, saniyesinde öne doğru ilerleyerek çubuklarıyla darbe indirmeye başladı. O darbelerin Şövalye kılıcının ön tarafına inişiyle de net bir yankı işitildi.

Julius: “————”

Uzunluk bağlamında bir kılıçtan bir hayli eksik olan iki incecik çubuk, Reid olarak bilinen uzmanın ellerinde ebatlarından çok daha kudretli silahlara dönüşüyor ve yıkım getiriyordu.

Net yankının hemen ardından patlak veren şok dalgaları Julius’un saçlarını ve kıyafetlerini uçuşturuyor ve koridorun donuk taraflarına bütünüyle çatlaklar yayılmasına yol açıyordu.

——Kelimenin tam anlamıyla normları aşan, sağduyuya aykırı, dünyanın yaptığı bir hata olarak adlandırılmaya yaraşır bir anormallik öbeğiydi.

Subaru geçmişte de Reid’in fiziksel gücüne bir iki defa tanık olmuş olsa da bizzat o şahsı görünce nutku tutulmuştu.

Bu dünyada böyle bir canavarın var olduğu gerçeğinin negatifliği ve bu kuleyi ele geçirme koşullarından birinin bu canavarın üstesinden gelmek olmasında karar kılan kişinin gizli duygularının şeytani doğası Subaru’nun midesini bulandırıyordu.

Bununla birlikte——

Reid: “——Ooo, açıkçası birazcık etkilendim.”

Reid’in yemek çubuklarıyla gerçekleştirdiği o saldırıya tüm gücünün ne kadarını kattığı muammaydı.

Fakat o darbenin karşılanması Reid’in beklentileri dışındaymış gibi görünüyordu ve bu nedenle de çubuklarını savuşturduğu için Julius’un mücadele ruhuna bir övgüde bulunmuştu.

İşte bu övgüyü karşılayan Julius, ağzının kenarından kanlar sızarak gözlerini kıstı.

Julius: “Neticede senin karşında galip gelmeliyim, aksi takdirde planlarımız suya düşecek, anlarsın ya.”

Reid: “Niyetin gaip gelmekse ne bok yemeye konuşup duruyosun?”

Julius: “Olması gerekenin bu olduğundan eminim. Ama müsaade et de sana eşlik edeyim!”

O saniyede Julius’un kılıç darbesi ışıklara büründü ve Reid’in iki yemek çubuğu tarafından çılgınca karşılandı.  

Kılıcın momentumu saptırıldı ve Julius’un duruşu bozuldu—— yo, yaşanan bu olmadı. Julius, Şövalye kılıcının savuşturulduğunun düşünülüşünün hemen sonrasında hiçbir gecikme olmaksızın yaptığı dönüşle ikinci kılıç darbesini de ilkine ekledi.

Böylece tek bir damlanın bile israf edilmediği arıtılmış suların akışı misali bir kılıç dansı başladı.

Subaru: “————”

Subaru, sayısız saldırı ve savunmayı yığan kılıç dansına kendi gözleriyle tanık olarak derin bir nefes aldı.

Subaru’nun gözleriyle takip edebildikleri bundan ibaretti, evet, bunlar yalnızca Subaru’nun görebildikleriydi. Ancak Julius Juukulius’un kılıcın zirvesi olarak adlandırılan Kılıç Azizi’ne ulaşma arayışındaki iradesinin ve ciddiyetinin kanıtıydı.

——Reid’in kılıç konusundaki kudreti yakıcı alevler gibiyse Julius’un kılıç ustalığı da akan su misaliydi.

Temel uygunluk bağlamında konuşacak olursak suyun alevi söndürmesi gerekirdi lakin buradaki alevler kudretliydi, hem de öylesine kudretliydi ki karşılarına çıkan suyu buharlaştırıp hiçliğe indirgeyebiliyordu.

Belki de akan su misali daha nice kılıç ustası, Reid’in kılıç ustalığının alevleri karşısında buharlaşıp uçmuştu.

Bununla birlikte -hiç değilse- Julius kendini o alevlerin arasına atmak ve buharlaşmak gibi bir korku taşımıyor, Reid’e yıkıcı ve kaçınılmaz saldırılarla yaklaşmayı sürdürüyordu. Ve——

Emilia: “Rakibinin yalnızca Julius olduğunu zannetme!”

Reid: “Hah! Unutmuş diilim hiddetli çıtır! Yüzün unutulmicak kadar güzel!”

Emilia: “İltifat için teşekkürler! Ama burada gerçekten hatırlayan tek bir kişi var!”

Diyen Emilia da buz silahlarından bir dağla birlikte Reid ve Julius’un kılıç dansına katıldı.

Bu nedenle Reid, bir yemek çubuğunu Julius’a, diğerini Emilia’ya doğru çevirdi. Bunun bir karşı önlem olarak iş görüp görmeyeceği gibi banal bir değerler duygusuysa Reid’in kılıç ustalığı tarafından ayaklar altına alındı.

Buzullaşma yakıcı alevlerin ve akan suların dansına müdahale ederken savaş alanının renkleri bir kez daha canlılığa büründü.

Kılıç dansının kadrosu bir kişilik bir değişime uğramış, Batenkaitos yerine Reid rakip olurken Emilia ve Julius’un kaba iş birliği yeniden başlamıştı—— yo, bu da bir değişim geçirmişti.

Sebep belki düşmanın daha güçlü olmasıydı, belki de -daha yüksek olasılıkla- ikilinin kısa bir süre içerisinde savaş tarzlarını bir araya getirip düzeltmeler yaparak ve bir şekilde hepsini bir araya getirerek iş birliklerini nihayet gerçek bir iş birliğine dönüştürmeleriydi.

Beatrice: “Julius, Emilia’yla eşleşmeyi başarmış, doğrusu.”

Subaru: “Öyle mi?”

Beatrice: “Kişiliklerine bağlı bir uyumları da var, sanırım. Emilia net bir şekilde tüm gücünü gösteriyor ve Julius da buna uygun hareket edebiliyor, doğrusu. Muhtemelen Emilia eşleşme ihtiyacından vazgeçtiği için, sanırım.”

Subaru: “Ne harika bir yorum.”

Ne olursa olsun işler yolunda gittiğine göre doğru bir hüküm olmalıydı.

Sonuç olarak Emilia hiçbir şeyini esirgemeden varını yoğunu sergiliyor ve Julius da onun anlaşılması kolay hareketlerine uyum sağlayarak uzmanlık alanı olarak renk katıyordu.

Reid: “Hahaa~! İyi gidiyosunuz, iyi gidiyosunuz millet! Ben de eğlenmeye başlıyorum, lan!”

Emilia: “Uyah! Seyah! Toriyah! Hiyahiyahiyaaa!”

Samimiyetle birbirleriyle meşgul olan ikiliyi püskürten Reid, güçlü kahkahalar atıyordu. Ardından Emilia, bir bağırışla birlikte insanın o sesten beklemeyeceği kudrette bir saldırı gerçekleştirdi ama maalesef ki iş bitirici bir darbe olamadı.

Su, ateş ve buzun iç içe geçişinin yanılsaması misali fevkalade bir kılıç dansı gerçekleşiyordu.

Çelik Şövalye kılıcı, kullanıldıkları beceri ve güce bağlı olarak âdeta çeliğe dönüşmüş yemek çubukları ve saldıran, kırılan, yenilenen ve tiz notalar yükselten buzdan silahlar.

Öylesine güzel bir manzaraydı ki insanda sahiden bir dans gerçekleşiyormuş yanılsaması uyandırabilirdi——

???: “——Şaaaaaaa!!”

Derken kendisini engelleyici bir şekilde araya sıkıştıran uyumsuz bir varoluş, bir anda hem gözlerine hem de kulaklarına yabancı bir şekilde insanların zihinlerine kazındı.

Subaru: “Piç… Hık!”

İşte böylesine engelleyici ve kaba bir şekilde kendisini üçlünün gerçekleştirdiği saldırıyla savunmaların arasına sıkıştıran kişi, Ray Batenkaitos’tu.

Yani Reid’in tekmesini yemiş ve yarı ölü hâle getirilmiş olması gereken genç oğlan. Evet, o oğlan bir kez daha ayaklanmış ve en ufak bir hasar almamışçasına savaş alanına dahil olmuştu.

Batenkaitos bileklerine takılı hançerleri savuruyor, o savuruşları kısa uzuvlarını beceriyle kullanmasına olanak tanıyan savaş teknikleriyle birleştiriyor ve üçlüye sırasıyla hayati saldırılar gerçekleştirip duruyordu.

Emilia, Julius ve Reid’i gafil avlamıştı ve üçü de sıkıntılı ve telaşlı şekilde ona karşı kendini savunuyordu. Bununla birlikte savunmaları kusurluydu ve kiminin saç telleri, kiminin de kıyafetleri kesiliyordu.

Julius: “Vazgeçmeyerek amma da inatçılık ediyorsun, Günah Başpiskoposu!”

Ray: “Haha~! Bizden uzak durup kendi kendine eğlenmek gibi edepsizce şeyler yapmaya bir son ver, nii-sama! Sürekli ama sürekli her şeyi kendine saklayacaksın, ha? Hiç adil değil, gerçekten!”

Emilia: “Reid! Eminim anlıyorsundur! Burada çarpışmamızın bir anlamı yok! Hiç değilse karışmayarak bize yardımcı olur musun lütfen!”

Reid: “Amma da cahil bi kız çıktın, hiddetli çıtır. Ben işlerin bu hâlinden keyif alıyorum, anlıyo musun? Gökten en büyük yıldızlar düşse bile planlarım bozulmaz!”

Emilia: “————”

Birbirlerine azılı ve kahramanca darbeler indiren dörtlü, bir yandan da arzularını açıklıyordu.

Bu, kolayca yaklaşılması imkânsız, ortak paydaya varılması imkânsız, kan kokusundan ayrı tutulması imkânsız bir savaş manzarasıydı.

Dışarıdan bakan bir göz için kimin avantajlı kimin dezavantajlı, kimin üstün kimin aşağı olduğunu anlamlandırmak zordu.

Mümkün olan tek şey müttefiklerin galip gelmesini umut etmekti, ne var ki——

Subaru: “——Gığh.”

Beatrice: “Subaru!?”

Beatrice, izleyip umut etmekten başka bir şey yapamayan Subaru’nun göğsünü tutarak diz çöküşüne tanık olarak şoka uğramış durumdaydı.

Hemen kendisi de diz çökerek boğuk nefesler alan Subaru’nun omzuna dokundu ve yüzüne baktı.

Beatrice: “Subaru, Subaru! Sorun nedir, doğrusu? Ne oldu, sanırım!”

Subaru: “…Yo, bu da, ne?”

Beatrice: “Subaru?”

Subaru’ysa Beatrice’in çaresizce seslenişleri karşısında göğsünü daha da sıkı tutarak ardı ardına gözlerini kırpıştırdı.

Bir hata veya bir hamle yapmış olma olasılığı yoktu. Ancak Subaru bile buna anlam veremiyordu. Tuhaf bir şekilde göğsünün içerisinde—— bir acı ile inanılmaz bir sıcaklık kabarıyordu.

Kalbi patlayacakmış gibi atıyor, bedeninin içerisinde akan her bir damla kanı hissedebiliyor, alarm çanları çalarmışçasına korkunç ve anlaşılmaz bir hissiyat taşıyordu.

Subaru: “————”

Evet, anlamıyordu. Şu anda bedeninde neler olup bittiğini anlamıyordu.

Bu, o ana kadarki döngülerde hiç yaşanmamış bir şeydi. Bir çeşit kronik hastalık veya daha kötüsü büyülü bir müdahale söz konusu olabilirdi.

Ancak zihnindeki tüm bilgileri yoklayıp en kötü senaryoları gözden geçirdikten sonra kafasını salladı.

Yo. Belki de bu, negatif bir şey değildi. Alarm çanları yalnızca bir sorundan kaynaklı çalıyordu.

Subaru: “Vah, ah…”

Derin bir nefes aldı, sonra da verdi.

Subaru’nun beyni o ana dek Batenkaitos ve Reid’le çarpışmakta olan Emilia ve Julius için beslediği endişeyle kavruluyordu.

Koşullar gereği güçsüz benliğinin elinden öylece dikilip izlemekten fazlası gelmiyordu.

Bu durumda Subaru’nun beynini kavuran şey, onlar bunlarla, yani kalan iki engelle meşgulken—— beş engelde yaşanan gelişmelerdi.

——Beş engel.

Biri kulenin etrafını sarmış olan kalabalık Cadı Canavarı sürüsüydü. Biri, kuleye saldıracak olan Oburluk Günah Başpiskoposuydu. Biri kulede özgürce dolaşmaya başlayacak olan Reid Astrea’ydı—— Ve şu anda bu üç engel de mevcuttu.

Geri kalan ikiliyse kulede mekânın sahibiymişçesine dolanacak olan devasa akrep ve kuleyi korkutucu bir şevkle yutacak olan muazzam kara gölgeydi.

O ikisine de el atılmalıydı, aksi takdirde kuleye musallat olan sorunlardan kurtulmaları mümkün olmayacaktı.

Emilia ve Julius’un yoğun çabalarının diğer tarafında mevcut olan kulenin yıkımına yönelik olasılıklara kafa yorduğu saniyede Subaru, göğsü bir sıcaklıkla birlikte inip kalkar hâlde diz çökmüştü.

Kalbi büyük bir kuvvetle çarpmaya devam ediyordu.

O kalp atışlarının bilincinde olmayı sürdüren Subaru, ağır ağır nefes alarak gözlerini kapattı.

Vücudunun yapmak istediği şeyi yapması gerektiğini düşünüyordu. Buna uyum sağlayarak gözlerini kapattı.

Beatrice: “————”

Subaru’nun içerisinde bulunduğu koşulları gören Beatrice ise ona seslenmeye bir son verdi.

Belki de o da buna onay vermiyordu. Ama buna rağmen yaptığı hareket buydu. Subaru’nun böylesine anlayışlı yoldaşlara sahip olması bir lütuftu.

Derken Subaru’nun gözbebeklerinin ardında ilginç bir hissiyat belirdi.

——Loş karanlığa karşı yükselen gelip geçici, belli belirsiz ışıklar vardı.

Subaru: “——?”

Sönük, ılık ve bulanık ışıklar.

Biri Subaru’nun yanındaydı, diğer ikisiyse bir miktar uzağında. Tuhaftır ki Subaru, ardındaki ışıkların varlığını oraya bakmaya gerek duymaksızın algılayabiliyordu.

Arkasında toplam dört ışık vardı. İçlerinden biri, geri kalanlardan biraz uzaktaydı ve ve ve——

——Subaru, onun tepeden yaklaştığını fark etmişti.

Subaru: “——Beatrice!”

Beatrice: “Hiyah!”

Her nedense bu hissiyata körü körüne güvenip en ufak bir tereddüdü olmaksızın Beatrice’e doğru atılarak o noktadan uzaklaştı.

Ve genç kızın hafif bedenini kollarının arasına alarak hiçbir duraksama olmadan yere yuvarlandı—— aynı saniyede kavurucu bir sıcaklığın sağ uyluğuna hücum ettiğini kavradı ve acı dolu bir feryat kopardı.

Subaru: “Aah, hua~a~a~a~a~!”

O saniyede anladığı üzere o yanma hissiyatının kaynağı derin bir yaraydı. Belki de gözlerini yaralı bacağından kaçırma teşebbüsüyle bakışlarını kucaklamış olduğu Beatrice’e çevirdi.

Ve acı ve gözyaşları arasında gözlerini açık kalmaya zorlarken onu gördü.

???: “————”

Subaru: “Bu akrebin, geleceğini, biliyordum… Hık!”

Subaru öfkeyle bu sözleri kustu ve onu bekleyen şey, devasa akreple ikinci karşılaşması oldu—— siyah bir kabuğa ve parlak kırmızı gözlere sahipti ve Subaru ile geri kalanlara hükmederken bacaklarıyla duvarda sürünüyordu.

Beatrice: “——Ah.”

O korkutucu derecede devasa canavarı karşısında bulan Beatrice’in gözleri irileşti. Hemen önünde görebildiği şey, o akrebin Subaru’nun bacağına derinlemesine sapladığı kıskaçlardı. Mest olmuş biçimde Subaru’nun etini kıskaçlarıyla destekliyor ve koridora bolca kan damlatıyordu.

——Subaru, devasa akrep engeli yüzünden endişeli olmalıydı.

Üstesinden gelmesi gereken beş engel de burada toplanmıştı.

“————”

Bu kötüydü. Bu kötüydü bu kötüydü. Bu kötüydü bu kötüydü bu kötüydü. Bu kötüydü bu kötüydü bu kötüydü bu kötüydü bu kötüydü bu kötüydü bu kötüydü bu kötüydü bu kötüydü bu kötüydü bu kötüydü bu kötüydü bu kötüydü bu kötüydü bu kötüydü bu kötüydü bu kötüydü bu kötüydü bu kötüydü bu kötüydü bu kötüydü bu kötüydü bu kötüydü bu kötüydü bu kötüydü bu kötüydü bu kötüydü bu kötüydü bu kötüydü bu kötüydü bu kötüydü bu kötüydü.

Durumun ne kadar nahoş olduğunu fark eden Subaru, acıdan kavrulur hâldeki düşünceleri içerisinde bir kurtuluş yolu aramaya çalışıyordu.

Lakin aklına bu durumda pozitif bir değişiklik yaratabilecek hiçbir şey gelmiyordu.

Batenkaitos buradaydı, Reid buradaydı, devasa akrep bile gelmişti.

Meili ve Shaula Cadı Canavarları sürüsünü uzak tutsa bile diğer kartlar çoktan işlevselliğini yitirmişti. Böyle, olmayacaktı.

Bu yolun sonu, yoktu. Başka, farklı bir yolla——

Beatrice: “——Subaru!”
Julius: “Subaru!”
Emilia: “Subaru!!”

Dişlerini sıkan Subaru, kendisine hitap eden üç sesin kulak zarlarına vurduğunu hissedebiliyordu.

Beatrice’in dokunaklı sesi, Julius’un gergin sesi, Emilia’nın yakaran sesi, Subaru her birinin kendisine hitap edişini işitti ve…

Batenkaitos, Reid, devasa akrep; sırasıyla her birine doğru harekete geçildi.

Bu hareketlerle onların eylemlerine, Natsuki Subaru’ya çıkan yollarına mâni olmak istermiş gibiydiler ama bundan önce——

???: “————”

——Kuleye muazzam şiddette bir darbe indi ve koca yapı şiddetle sarsılırken gök gürültüsü misali bir kükreme yankılandı.

Subaru: “————”

O sarsıntı aynı hızla Subaru’nun yerde yatan bedenini sıçrattı, saldırı ve savunma pozisyonlarındaki Emilia ve diğerlerini havalandırdı ve hatta dünya un ufak olurken devasa akrebin kabuğunu bile ezip geçti.

Yanındaki ufak beden, onu korumak istermişçesine Subaru’yu sardı. O yumuşak bedenin sarılışına karşılık veren Subaru’nun gözleriyse bu darbenin ortasında irileşti.

???: “——Seni seviyorum.

——Orada yalnızca Subaru’yu yutmaya çalışırken kör kütük bir aşk besleyen bir karanlık mevcuttu.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

——O anda dünyada ne var ne yoksa, siyahı beyazı, kadını erkeği, aşkı nefreti, hepsi de sarsıcı etki tarafından tüketilmiş ve yalnızca Natsuki Subaru, bundan kaçmayı başarmıştı.

???: “——Subaru.”

Subaru: “——Hık!”

???: “Uhyah!”

Bir sesleniş, Subaru, onu içine çekercesine o sesin sahibine sarılmıştı.

Kollarının arasındaki bedense telaş ve panik içerisinde Subaru’nun göğsünün ortasından yukarıya doğru bakıyordu.

O bedenin sahibi——

Subaru: “Bea… trice…”

Beatrice: “E-Evet, sanırım! Bir anda böyle bir şey yapman şaşırtıcıydı, doğrusu. Eh, Betty hoşlanmadığından değil, sanırım. Ama Betty kitaptan daha yeni dönmüş olduğun için endişelendi… Yine de ilk önce Betty’nin ismini söylemiş olman rahatlatıcı, doğrusu.”

Subaru: “————”

Evet, Beatrice Subaru’nun kollarının arasında kalmayı sürdürerek böyle söylemişti. Bu sözleri işiten Subaru etrafına bakındı.

Az önce olan şeyler, koridora düşüşü, bacağının yaralanışı, derken o karanlık, karanlık gölgelerin gelişi——

Subaru: “…Kütüphane?”

???: “İnanıyorum ki şu an için yarı uykuda olup olmadığını netleştirebilirsen biz de hareketlerimizin devamını getirebiliriz, Natsuki-kun.”

Kendisini sonsuz kitapla çevrili hâlde bulmanın şaşkınlığını yaşayan Subaru, bu sesi işitti.

Ve kafasını çevirerek sesin sahibini, açık mor saçlarını okşarken buruk bir şekilde gülümseyen Echidna’yı gördü. Hemen arkasındaysa yaslanmış olduğu raf ve ellerini çenesine yerleştirmiş şekilde “Nihayet uyanmı~şsın” diyen Meili görünüyordu.

Subaru: “————”

Beatrice: “Vah, vah vah! Subaru! Subaru, ne oldu, doğrusu! Kendini iyi hissetmiyor musun, sanırım? Kitapta gördüklerinle ilgili konuşabilir misin?”

Subaru: “Ah, şey, hmm. Bunu da, yapmam gerekecek, ama…”

Subaru Beatrice’in minyon bedenini sımsıkı sararak sıcaklığının tadını çıkarttı.

Ve kabullenmesi gereken gerçeği kabullendi.  

——Geri dönmüştü. Bu ana.

Subaru, beş engelin üstesinden gelmekte başarısız olarak bu ana dönmüştü.

#Haydaaaa! Bu sefer beş engel biraz fazla birbirine karışıp fazla hızlı belirmedi mi? Resmen yaşandı bitti saygısızca. Bundan sonraki döngüler de bununla paralel ilerlerse Subaru bu engellerin üstesinden nasıl gelecek? Peki kayıt noktasının değişmesine ne demeli? Kitabın içerisinde Oburlukla yaşadıklarını değiştiremeyecek ve engeller sırasıyla gelmeye başlarken çok çok az vakti olacak. Son olarak, bölümün ortasında yaşanan şeyi de atlamamak lazım. Bir anda odanın içerisinde belli belirsiz noktalar görmeye başladı. O noktalar etrafındaki kişileri mi temsil ediyordu? Yoksa… Diyerek susuyorum, sıradaki bölümler konuşsun diyorum. Okumaya devam!

5 2 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
1 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
Larper
Üye
26 Haziran 2026 17:43

Cor leonis geldi guzelde satela ne alaka aw