Bölümün ortalama okuma süresi 24 dakikadır. İyi okumalar dileriz.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Bertiel
Ek Düzenleme: Qua
Redaktör: akari
Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa, Arda, Fatih, Drusus Carter, EcBur, ADSA, Rikka Fedaisi, Voi Van Astrea, Lavain, Ahmet B, Selim K, Spacepire
Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!
Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
O yumruğu savurduğu anda küçültüldüğü için öylesine kahrolmuş, öylesine koymuştu ki…
Bir şeyi engellemek için herkesi bir araya getirebildiği Gladyatör Adası trajedisinden bile daha fazla, Gustav’ı kendi taraflarına çekmek için oynadıkları Sparka kumarıdan bile daha fazla, ay ışığı altında Cecilus’la yaptığı atışmadan bile daha fazla koymuştu… İşte tam bu anda bedeni biraz olsun büyük olsun isterdi, ona daha da sert vurabileceğini bilip yapamaması onu resmen çileden çıkarıyordu.
Vincent: “Ulan…”
(Ç.N: Burada Japoncada kisama [貴様] kullanılıyor, genel olarak kaba şekilde “seni” veya dümdüz “seni piç” anlamına gelir, Vincent genel olarak küfretmediği için böyle kullandık.)
Küçük Subaru’nun yumruğunu sol yanağında yiyen İmparator, yüzü kana bulanmış hâlde gözlerini fal taşı gibi açtı.
Bakışları ayaklarının dibine yönelmiş, yere sağlam basamayıp kapaklanan Subaru’yu izliyordu. Ancak yüzünde öfkeden eser yoktu.
Subaru’nun yumruğundaki acıdan daha çok, sarsılan İmparator darbenin geldiği yeri eliyle bastırırken…
Vincent: “Canına hiç mi kıymet vermiyorsun sen!? Elimi kaldırdığım takdirde Yang Kılıcı’nın Alevi varlığını yakıp kül ederdi…”
Subaru: “Evet lan evet, kıymet vermiyorum! Seni şuracıkta bi’ güzel pataklamak varken yanarak ölmek falan zerre kadar korkutucu gelmiyor!”
Vincent: “Ne?..”
İmparator’un hemen burnunun dibindeki sert bakışları üzerine çeken Subaru, gözlerinin önünde yay gibi fırlayıp ayağa kalktı ve rest çeker gibi karşılık verdi.
Hemen ardından da bedenindeki yorgunluk hâlâ geçmediğinden dengesini kaybetti, sırtını sertçe kapıya çarptı ama bu durum tam da işine gelmişti. Subaru, kapıya sırtını yaslanarak kollarını iki yana açtı ve İmparator’un ilerlemesini engelledi.
Canına kıymet vermediği falan, düpedüz yalandı.
Ama böylesi göze göz, dişe diş gibi bir durumda en ufak bir zayıflık bile göstermek istemiyordu.
İmparator söyleyeceklerini zerre sakınmadan söylüyorsa Subaru da ister yumrukla ister lafla olsun, karşılık vermedikçe tatmin de olamayacaktı.
Subaru: “Sizlerin dediği gibi işte. Sanırım çok da anlaşılabilen birisi değilim. Zaten neye göre harekete geçtiğimi ben bile tam olarak bilmiyorum desem yeridir.”
Vincent: “ ‘Sizlerin’… mi?”
Dudağını ısırıp kendisine öfkeyle bakan Subaru’yu gören İmparator kaşlarını çattı.
Yanağındaki elini indirdi. Subaru’nun yumruğundan bulaşan kanla kirlenmiş yüzüyle İmparator; Subaru’nun çoğul konuşarak kimleri kastettiğini, bu öfkenin ucunun kendisinden başka kime dokunduğunu anlamaya çalıştı.
Ne kadar düşünse de bunu anlaması mümkün de değildi. Subaru’nun karşısındaki adam İmparator’du, öteki adamsa rütbesiz sıradan bir piyadeden ibaretti.
Ama her ikisinin de Subaru’ya açtığı yara, parmak bastıkları noktalar aynıydı.
Subaru: “Sevdiklerimi, değer verdiklerimi öncelik vermek istiyorum. Onları korumak istiyorum. Dediklerimde de dürüstüm. Ama nefret ettiğim biri ya da hiç tanımadığım biri bile olsa gözümün önünde tehlikeye düşmüşken ben…”
Todd, Subaru kimi kurtaracağına kendi öznel yargılarına -sevgi ve nefretine- göre karar verdiğini söylemişti.
Abel, Subaru’nun karşısındakini sevip sevmemesine bakmadan gözü kara şekilde kurtardığını söylemişti.
Her ikisi de doğruydu, her ikisi de doğru oldukları için yanlıştı.
Ne de olsa――
Subaru: “Ama… harbiden yaptığım şey çok mu kötü?”
Vincent: “Ne?”
Subaru: “Kötü mü yani yaptıklarım? Bütün dünyayı sırtlanma azmi olmadan, büyük veya yüce bir anlam yüklemeden, sırf o an karşımda olanları bi’ anlık dürtüyle kurtarıyorsam harbiden çok mu yanlış bir şey yapıyorum lan!?”
Subaru sesini yükseltip ayaklarını hiddetle yere vururken İmparator’un simsiyah gözleri fal taşı gibi açıldı.
Pek de onluk olmayan hızlı ve değişen mimikleri içindeyken bile Subaru cevap almaktan geri durmadı.
Subaru: “Senin dediğin gibi işte! Ben… gözümün gördüğü kadarıyla dünyayı anlamaya çalışıp kolumun uzandığı yere kadar elimi uzatarak bugünlere geldim. Bunun neresi yanlış lan!?”
Vincent: “Bir de itiraz etmeye mi cüret ediyorsun sen!? Neresi mi yanlışmış? Apaçık belli değil mi!? Niye büyük resme odaklanmaktansa bencilce duygularınla hareket ediyorsun ki? Sana bahşedilen ‘Otorite’yi neden layıkıyla kullanmıyorsun!?”
Subaru: “Her şeyimle kullanıyorum be! Şimdi buradaysam onu kullandığım içindir! Duygularınla hareket etme de ne demek lan!? Saçma sapan konuşmayı kes! Duygularımı nasıl kullanacağım bana kalmış bir şey!”
Vincent: “Öyleyse en azından o duygularına sadık kal! İnsanların ölümüne keyfine göre karar vereceksen o çarpık yöntemini eğip bükmeye çalışma. Senin varoluşun, baştan aşağı çarpıklıklarla dolu.”
Subaru: “Dümdüz yaşamaktan kastın buysa köküne kadar çarpık biri olurum daha iyi!”
İmparator Subaru’nun tavrını azarlamayı sürdürürken Subaru da cevabını sağlam bir tekmeyle verdi. Öfkesini dizginleyemeyen Subaru, İmparator’un kaval kemiğine defalarca tekme savurdu.
Subaru aksi mizacıyla hiddet dolu tekmeler yağdırırken İmparator yüzünü buruşturdu ve…
Vincent: “Daha fazla konuşmayacağız.”
Böyle diyerek konuşmayı tek taraflı olarak kesmeye kalktı. Yine, her zamanki gibi tek taraflı.
Değer yargılarındaki uçurumu böylece geride bırakmak istercesine Subaru’nun omuzlarını kavradı. Onu kenara itmeye çalıştı, bir çocuğun kocaman adama karşı koyması pek de mümkün değildi.
Bu yüzden de Subaru, var gücüyle o eli ısırıverdi.
Vincent: “――Hık, seni!”
Subaru: “Beğcilliğ yağmağı kesğ!”
Hiç çekinmeden ısıran Subaru, İmparator’un sağ eline derin bir diş izi bıraktı. Zorla kurtarıp çektiği ve kanayan sağ eliyle bıçak yarası taşıyan öteki el de üstüne binince… İmparator’un iki eli de kan revan içinde kaldı.
Yüceler yücesi İmparatorluğun zirvesine kan döktüren Subaru’nun idamdan kaçması pek de mümkün olmayacaktı.
Subaru: “O da ancak bu ülke hâlâ ayaktaysa olur, aptal herif seni!”
Vincent: “Ne diyors… Gıhğ!!”
Sarsılıp kurtulduğu anda Subaru’nun küçük bedeni önden İmparator’a yapıştı, başını onun karnına dayayıp dizlerine darbe indirdi. Weitz’in kendi başına geliştirdiği ve Subaru’ya öğrettiği dövüş tekniğiydi bu.
Weitz’in öğrettiklerini daha da ileri götürerek üzerine çıktı ve sokak kurallarıyla üstünlüğü ele aldı.
İmparator sırtüstü yere düşmüşken göğsüne oturup onu bastıran Subaru; yakasını iki eliyle kavrayıp güm, güm diyerek defalarca yere çarptı. Kafasının arkasına böylece defalarca yere çarpmasıyla -kim olursa olsun- nakavt olmalıydı.
Ama――
Vincent: “Haddini… AŞMA!”
İlkinde şok, ikincisinde karmaşa, üçüncüsünde de kafasının arkasını yere çarpmayı başarsa da güç farkının basitliğiyle durduruluyordu. Dahası, saçlarından yakalanarak İmparator’un üzerinden savruluverdi.
“Gaaaağh!” diye bağırarak yere yuvarlanan Subaru, göz ucuyla İmparator’un tekrar ayağa kalktığını ve yine kapıya yöneldiğini gördü.
Subaru: “İzin vereceğimi mi sandın lan!”
Arkadan tüm gücüyle İmparator’un dizlerine atlayarak kapıya doğru ilerleyen bedenini durdurdu. Ancak Subaru’nun aşırı momentumuyla İmparator öne doğru kapaklandı.
Sonuç――
Vincent: “Bığh.”
Tok bir sesle İmparator yüzüstü kapıya çarptı.
Vincent: “――――”
Ellerini yüzünü dayadığı kapıya koyarken çıkan sert ses de yankılandı ve İmparator, yüzüstü düştüğü kapıdan güç alarak bir kez daha ayağa kalktı. Ardından arkasını dönüp Subaru’yu iki eliyle yakasından kavrayarak havaya kaldırdı.
İki beden yer değiştirmek için dönüp savrulurken Subaru’nun sırtı kapıya çarptı, tüm gücüyle de kapıya doğru bastırıldı ve ağzından acıyla “Ağh” sesleri döküldü.
Gözlerinin önünde İmparator’un burnu da alnı da kızarmıştı, burun buruna gelerek Subaru’ya dik dik bakıyorken Subaru’nun ayakları da yerden kesilmişti.
Vincent: “Sen… ne istiyorsun ne? Amacın ne? Arzuladığın şey ne!?”
Subaru: “Dövmek istiyorum seni! Amacım seni pataklamak! Arzum da ağzına sıçmak!”
Vincent: “Ulan!..”
Subaru: “Ya sen, sen ne istiyorsun ne? Amacın ne? Arzuladığın şey ne lan!?”
Vincent: “――――”
Yakasından tutulmuş bir hâlde İmparator’un ellerini tırmalayıp bağırıyordu, tükürükleri de etrafa saçılıyordu.
Sonra da başını çevirip bir kez daha İmparator’un elini ısırmaya çalıştı ama ne kadar uğraşsa da yetişemedi. Tükürüğü İmparator’un elinde birikmişti en azından.
Eli böylece Subaru’nun salyasıyla kirletmişken İmparator’un yanağı, bu aşağılanmadan ayrı bir sebeple gerilip mırıldandı.
Vincent: “Arzuladığım… şey mi?”
Subaru: “Aynen öyle. Bana şatafatlı laflar edip içi boş nutuklar atmaktan başka yapmak istediğin bir şeyler de olmalı. Yoksa bu denli yoğun bir zamanda kalkıp da yanıma gelme zahmetine girmezdin.”
Vincent: “――――”
Subaru: “Kendini en az tanıyan sensin be? Az önce anlattıkların arasında en çok hangisine sesin titrediyse, en çok hangisine ruhunu kattıysan senin için en önemli kişi odur işte.”
İmparatorluk Başkenti’nin tahliyesi de Subaru’nun bir Yıldız Gözlemcisi olabileceğinden şüphelenilmesi de Krallık’tan gelen Emiliagillerle nasıl başa çıkılacağı da Subaru’nun varoluşun anlaşılamamasından doğan kopuş da…
Sahi, bilincini kaybettikten sonra uyanan Subaru’ya “geçmiş olsun” bile dememişti, İblis Şehri’nden sonraki ilk karşılaşmaları olmasına rağmen tek bir laf bile etmemişti bu herif.
Ama bütün bu sayısız meseleyi bir kenara bırakırsak sesindeki hararetin tavan yaptığı konu apaçık ortadaydı ki…
Subaru: “――Chisha.”
Vincent: “…Neden, Natsuki Subaru.”
Az önceki itiş kakışın, boğuşmanın yarattığı öfkenin harareti dağılmış, yerini buz gibi yakan bir soruya bırakmıştı.
Şiddet dolu o anlarda alev kızılsa bu sorudaki alev de masmaviydi.
Gözlerinde yanan o masmavi alevle İmparator, karşısında duran Subaru’yu yakarcasına bakarak sorusunu yöneltiverdi.
Vincent: “Onu bizzat yetiştirmiştim. O burada olsaydı da en ufak bir sapma bile olmadan yaptığım işi yapabilirdi. Hatta koşullara bağlı olarak askerî güç bakımından bile benden üstün olduğu söylenebilirdi.”
Subaru: “――――”
Vincent: “Benimle Chisha arasında yetenek namına hiçbir fark yoktu. Hangimiz hayatta kalırsa kalsın, Büyük Felaket’e karşı mücadeleyi devralıp sonuna kadar gerekeni yapardı. ――Öyleyse neden.”
Subaru’nun simsiyah gözlerinin içine dosdoğru bakan İmparator’un―― yoo, Abel’in kara gözleri titredi.
Asla çıkarmamak üzere, belki de büyük bir azimle taktığı o İmparator maskesi; resmen yüzünden sökülüp atılmış, Abel’in yüzü ortaya çıkmıştı.
Artık bu ülkenin İmparatoru olarak değil, çok değer verdiği birini kaybetmiş bir insan olarak Abel sormadan edemiyordu.
Vincent: “Neden… tiksindiğin beni yaşatıp Chisha’nın ölmesine göz yumdun, Natsuki Subaru.”
Subaru’ya sormak istediği şeyi kendisi de fark eden Abel, boğuşma başlamadan önceki sorusunu bir kez daha yöneltti.
O sesteki keder de o kırılganlık da az önceki hâliyle kıyas edemeyecek kadar derindi.
Vincent Vollachia olarak bilinen İmparator, sahip olduğu her şeyi İmparatorluk uğruna kullanırdı.
Bu dünyada Dört Büyük Ulus olarak anılan güçlerin en genişine hükmeden, her şeyi görüp bilen bir varlık olarak hüküm sürmüştü Vincent Vollachia.
İşte o Vincent Vollachia’nın İmparatorluk adına değil de yalnızca bir insan olarak sorması… Bu tek sorunun tek başına koca İmparatorluğa denk olduğunu kanıtlıyordu.
Bunu teninde de kanında da beyninde de ruhunun en derininde de hisseden Subaru’nun kalbi titredi.
Ama aynı anda Abel’in kabaran duygularının aksine Subaru’nun duyguları kabarmamıştı.
Subaru: “――――”
Sahiden Chisha denen kişi neden ölmek zorundaydı ki?
Subaru’nun bilmediği yerde Abel’le Chisha terazinin iki kefesine konmuş ve sadece birinin kurtulabileceği bir durum oluşmuştu.
Ve Abel, yok oluşa giden kefenin kendi kefesi olacağına zannetmişti.
Ama bu tablonun üzeri çizilmişti. ――Büyük ihtimalle de ölmüş olan Chisha’nın bizzat kendisi çizmişti.
——Abel, kendi ölümünü ne zamandır kalbine kazıyıp kabullenmişti ki?
Doğan her canlı elbet bir gün de ölürdü. Herkes bilirdi bunu. Ama Abel’in durumu, herkesin bilinçsizce görmezden geldiği gerçeklikten de farklıydı.
Yazgısında yazılı olan ölümüne karşı beslediği o azim, Subaru’nun “Ölümden Dönüş”ünün tetikleyicisiyle yüzleşmesinden farksızdı.
Abel, er ya da geç gelecek ölümüyle uzun zamandır bakışıyordu.
Subaru’nun o kaçınılmaz “Ölümü” değiştirebileceğine, değiştirmek zorunda olduğuna inanarak savaşması gibi Abel de kendi ölümüyle savaşmıştı.
Subaru ölüp geri sarmadan ilerleyemeseydi Emilia da Rem de Beatrice de ölmüş olurdu.
Ottogiller de Tanzagiller de Shudraqlılar da Flopgiller de… sayısız insan ölmüş olurdu. Kendi hayatı uğruna herkesin yaşamasını sağlamaya çalışmıştı.
Tüm azmini bu amaç uğruna harcamışsa Abel de aynı şekilde harcamış olmalıydı.
Vincent: “O sonu göze alarak tüm hazırlıkları tamamlamıştım. Buna rağmen――”
Emilia da Rem de Beatrice de Subaru’nun yerine geçip kendisinin yaşamasını sağlamıştı.
Subaru’nun yaşayabilmesi için Ottogiller de Tanzagiller de Shudraqlılar da Flopgiller de daha nice insanlar da bu bedeli ödemişti.
Böylesi bi’ umutsuzluğu kimse anlayamasa da bilmese de Natsuki Subaru’nun bizzat kendisi bunu kalbine kazıyacaktı.
O olasılıkları yok sayarak, bu gerçeklikleri “Otorite”siyle silip üstünü çizerek ilerleyen Natsuki Subaru; Abel’in yaşadığı bu umutsuzluğu görmezden gelemezdi, inkâr edemezdi, tek onun yapabileceği bir şeydi bu.
Anlayıp yutkunmalı, sonra da bir şeyler söylemeliydi.
Subaru: “――Ben Yıldız Gözlemci falan değilim, Abel.”
Vincent: “――――”
Bu sözler, bu aşamada Abel’e ihanet gibi gelmiş olmalıydı.
İş bu raddeye gelmişken Subaru, Abel’e istediği cevabı vermemiş, onları içinde tutmuştu. Ama Abel ne kadar şüphelense de gerçek değişmeyecekti.
Belki de Subaru, Yıldız Gözlemcilerin yapabildiği şeyleri yapabiliyordu.
Belki de Subaru, kader denen merete; Yıldız Gözlemcilerden bile daha fazla müdahale edebiliyordu.
Ama yine de her şeye kadir de değildi. Asla da olamazdı.
Her şeye kadir olsa bayağı güzel olurdu ama her şeye kadir olmayı isteyecek kadar bile yeterli görmüyordu kendini.
Subaru: “Bu yüzden de bahsettiğin Chisha’yı kurtaramadım. Nasıl kurtarılır, onu da bilmiyorum. Ama sana tek bir şey söyleyebilirim…”
Vincent: “…Neyi.”
Subaru: “…Farz edelim ki gerçekten de bahsettiğin gibi bir gücüm var… O zaman bile tanımadığım birini kurtarmanktansa nefret ettiğim ‘seni’ kurtarmayı seçerdim. Geleceği gördüğümden falan değil, öyle yapardım. Öyle… yapıverirdim işte.”
Harbiden de iflah olmaz bir karaktere sahip olduğunu kendi de biliyordu.
Ama bu; Natsuki Subaru’nun yeteneklerine bilerek kendi sınırlarını, yapabildiklerini idrak etmesiyle vardığı sonuçtu.
Vincent: “――――”
Yavaşça, Abel’in yakasındaki tutuşu gevşedi ve Subaru’nun bedeni serbest kaldı.
Sırtı kapıya sürtünen Subaru aşağı doğru kaydı. Abel elleriyle hâlâ yakasını tutuyordu ama az önce kızaran parmaklarındaki güç, rengiyle birlikte yok olup gitmişti.
O elleri gerçekten isterse kolayca indirebilirdi ama Subaru bunu yapmamıştı.
Yakası hâlâ tutuluyorken Subaru sadece adını fısıldayarak “Abel” dedi――
Vincent: “Eğer… Yıldız Gözlemci değilsen…”
Abel’in dudaklarından dökülen ses cılızdı.
Ama Abel de çıkardığı cılız sesten memnun kalmamış olacak ki sözünü sürdürmemişti. Siyah gözleri, gerçekten söylemek istediği kelimeleri arar gibi etrafa bakınmaya başladı.
Duygularını kelimelere dökmek…
Belki de yeni yürümeye başlayan bir çocuğun bile yapabileceği bu şeyi, bugüne kadar hiç yapmamıştı İmparatorluğun İmparatoru.
Vincent: “Sen… beni ne olursa olsun kurtarmaya çalışsan da…”
Subaru: “――――”
Vincent: “İmparatorluğun bekasının söz konusuyken beni böylesine önemsiz meselelerle meşgul edip…”
Subaru: “――――”
Vincent: “Ben… Ben! Senin varoluş biçimini ilk gördüğüm andan beri…”
Subaru: “――――”
Her seferinde sözleri tıkanırmışçasına yarıda kalıyordu.
Hangi kelimeyi seçerse seçsin, hangi duyguyu vurgularsa vurgulasın; Abel’in kalbinde dönüp duranları, hissettiklerini dışarıya vurmaya yetmiyordu. Defalarca takılan, kendini düzelten, cümleye yeniden başlayan Abel’i acele ettirmedi Subaru.
Vincent: “Sen… benden nefret ettin, beni düşman belledin…”
Arzularına dair cevabın, sendeleyen sözlerinin ötesinde olmadığını aklıyla idrak eden Abel; söylemesi gerekenleri baştan, tekrar tekrar kurmaya başladı.
Vollachia İmparatorluğu’nun kuruluşundan bu yana gelmiş en bilge İmparator olarak anılan, bilgeliği herkesçe saygı gören o adam; bunu yapıyordu.
Ve böylece defalarca denedikten sonra, sonunda başarabilmişti.
Vincent: “Ben…”
Subaru: “――――”
Vincent: “Ben… ölümüme kendimi hazırlamışken… değer verdiğim birini kaybetmeye… hiç mi hiç hazırlanmamıştım.”
Hep geride bırakan taraf olmaya hazırlamıştı kendini fakat geride kalan olmaya hiç ama hiç hazırlamamıştı.
Belki de son sözlerini bile hazırlamıştı. Arasanız şurada burada vasiyeti bile çıkabilirdi.
Her şey işi devam edecek, yola devam edecek olanlara emanet etmek içindi. Birilerinin ona bir şeyler emanet edip gideceği ihtimali aklının ucundan bile geçmemişti.
Vincent: “Neden.”
Titreyen bir sesle sordu bunu.
Konuştukça sesi titrerken Abel, ellerini Subaru’nun yakasından çekti. Kendi kanına bulanmış o ellerini yüzüne götürdü ve ifadesini gizledi.
İnsanların önünde asla iki gözünü birden kapatmayan İmparator, iki eliyle yüzünü kapattı.

Vincent: “Neden… beni geride bırakıp öldün, Chisha!?.”
Elleriyle yüzünü kapamış hâlde, sesi titrer hâlde, o kara gözlerinde belki de yaşlar birikerek Vincent Vollachia dizlerinin üzerine çöküverdi.
Çok ama çok önemli birini kaybetmiş, muhtemelen yas tutmaya dahi vakit bulamamış olan o adam; nefret ettiği, saygısız ve kaba birinin önündeyken artık İmparator maskesini takmasına gerek duymaksızın diz çöküverdi.
Buna tanıklık eden Subaru; upuzun, derin bir nefes aldı ve――
Subaru: “――Özür dilerim.”
Böylece mantıktan yoksun bir kaderle savaşıp duran, yoldaşı olarak savaşmaya devam etmeye içtenlikle devam eden kan revan hâldeki yoldaşına karşı çıktı ve asla teselli denilemeyecek o sözleri iletiverdi.
△▼△▼△▼△
Abel oradan ayrılmaya yeltendiği sırada, Subaru ona doğru yumruk atarken zihninde canlanan şey; bir zamanlar Otto’nun da kendisine benzer bir şekilde yumruk attığı o andı.
Subaru: “Harikasın be adam. Senin kadar zeki olmam imkânsız… Gerçi bunu asla yüzüne söylemem ya, neyse.”
Gıcık olduğundan ayrıca da utandığından bunu yüzüne söylemesi imkânsızdı. Hiç mi hiç istemiyordu.
Ancak ve ancak Otto eceliyle ölürken başucuna gidip “Açıkçası harika biri olduğunu düşünmüşümdür hep.” demeyi düşünebilirdi. Gerçi o zaman bile Otto’nun son nefesinde “Niye şimdiye kadar sustunuz ki ya!?” diye çemkireceğine dair inancı da tamdı.
Her hâlükârda――
Subaru: “――――”
Pat diye yere oturan Abel sırtını duvara yaslamış, tek dizini kendine çekmiş, loş kabini seyrediyordu.
Subaru da onun yanında bağdaş kurmuş, dalgın bir hâlde sessizliğin tadını çıkarıyordu.
Başından beri Subaru’nun gerçek hisleri, Otto’ya duyduğu minnettarlık ve ona biraz takılma arzusundan ibaretti şüphesiz.
Bir zamanlar, Subaru her şeyi ama her şeyi tek başına sırtlamaya çalışmanın ağırlığı altında ezilmek üzereyken Otto; Subaru’nun suratına bir tane patlatmış ve duyması gerekenleri yüzüne haykırmıştı
Arkadaşlarının önünde çetin biri gibi görünme denmişti ona. ――İşte bu deneyim, Subaru’ya yatağın yaylarını gıcırdatıp fırlama cesaretini vermişti.
Gerçi――
Subaru: “Seninle arkadaş falan değiliz, orası ayrı ama.”
Vincent: “…Elbette. Böyle iğrenç şeylerden bahsetmesene. Senin arkadaşın olmak mı… Yoo, benim arkadaş gibi şeylere ihtiyacım yok. İstemem de.”
Subaru: “Arkadaş edinemiyorum değil de edinmiyorum mu diyorsun yani. Ben de bir zamanlar o yalnız kurt triplerine girmiştim, dışarıdan bakınca kabak gibi sırıtıyorsun haberin olsun.”
Vincent: “Saygısızlığının sınırı yok, değil mi?”
Birbirlerine bakmadan yan yana oturan Subaru ve Abel lafladılar.
Boğuşup kavga ettikleri o hararetli duygular artık mevcut değildi ama öte yandan, konuşmayı yarıda kesecek kadar da yok olmamışlardı; yine de nezaketten iyi de davranamıyorlardı.
Subaru’nun yüzü de kıyafetleri de elleri de tamamen kan revan içindeydi.
Elbette ki aynı şekilde Abel’in yüzü de saçı da kıyafetleri de baştan aşağı kanla revan içindeydi.
Kabinin içindeki çarşaflar kanla lekelenmiş, bıçak yere düşmüştü. Oraya buraya saçılmış kan lekelerinin göze çarpmaması mümkün değildi, hasarın da dökülen kanın da izleri her yerdeydi.
Kanın miktarı buraya cinayet mahalli demek için yeterli değildi belki ama suç mahalli gibi göründüğü kesinlikle.
Subaru: “Ama ne kadar debelensek de bütün kabini başımıza yıkacak değiliz ya. İşte bu da benimle senin, yani bizim gibi insanların sınırı.”
Subaru’yla Abel dizginleri serbest bırakıp ortalığı birbirine katsalar bile, yapabilecekleri en fazla şey eşyaları kırmaktı.
Gerçek manada tehlikeli kişiler küplere binerse kabin zaten göz açıp kapayıncaya kadar yok olur, geriye tek bir iz bile kalmazdı. O şirin mi şirin yüzüyle, narin mi narin elleriyle Emilia’nın böylesi bi’ kabini şirinlikle yerle bir etmesi kim bilir ne kadar kısa sürerdi?
Subaru: “Senle kapışsam bile ortaya şirin bir şey çıkacak değil ya.”
Vincent: “…Derdin ne senin?”
Subaru: “Asıl senin derdin ne? Açık açık konuşayım, laflarınla resmen daldan dala atlıyorsun, ne demeye getirdiğini dahi anlayamıyorum.”
Vincent: “――――”
Abel sessiz kalıp düşündü.
Dilini tutmasının sebebi muhtemelen konuları fazlasıyla dağınık anlattığının kendisinin de farkında olmasından dolayıydı. Gerçek niyetlerine kulaklarını tıkayıp sadece kulağına hoş gelen, akıcı hissettiren konuları seçmesinin bir sonucuydu bu; diken üstünde olduğu için de samimi tek bir konu bile konuşulmamıştı.
Abel’in az önceki konuşmasının özü buydu ve o da şimdi bu hatasının farkına varmıştı.
Sonrasında, bu durumu nasıl toparlayacak diye Subaru beklerken――
Vincent: “Natsuki Subaru, Yıldız Gözlemci olmadığın doğru mu?”
Subaru: “…Doğrudur. Yıldız Gözlemci falan değilim. Geleceği görmek falan… O işler bizi bozar aga, benden çok Cadı Tarikatı’na daha çok uyar. Onlarla da aram pek iyi değildir zaten.”
Vincent: “Lugunica’da iki Günah Başpiskoposu devirdiğini duymuştum.”
Subaru: “Halka açıklanmasa da üç oldu. ‘Oburluk’ da aradan… Yok ya, ‘Oburluk’u yenip yenemediğimiz biraz karışık, o yüzden boş ver onu. Louis konusu da… AH!”
Vincent: “N’oldu?”
Subaru: “Louis’e bir şey yapmadın, değil mi? Ne de olsa Louis’in öldürülmesi gerektiğini söylediğin o anı hâlâ affetmiş değilim.”
İblis Şehri Kaos Alev’inde Abel’in Louis’e karşı takındığı sert tavır, Subaru’nun Abelgillerle ayrılıp bağımsız hareket etmesini tetikleyen yegâne şeydi.
Kızcağızın Günah Başpiskoposu olduğu açığa çıkmasıyla Abel, buna müsamaha gösterilmeyeceğini beyan etmişti.
Subaru da Abelgillerle ayrı hareket etmiş; Louis’le beraber bi’ başına bırakılmış, yardımın ulaşmadığı yere -Yorna’nın Kalesi’ne- doğru yola koyulmuşlardı――
Subaru: “Ardı ardına olaylar da olaylar derken şimdi buralara kadar gelmiş olsak da seni hâlâ affetmiş değilim.”
Vincent: “Aptalca konuşma. Hem o kızdan iliklerine kadar nefret eden sen değil miydin?”
Subaru: “Dün dündür, bugün bugündür. İlk görüşteki ön yargılara takılıp kalsaydık benim şu anki agalarımı görsen aklını kaçırırdın herhâlde.”
(Ç.N: En büyük örnek Julius olur, sanırım.)
Vincent: “Aklından Shudraqlıların köyünden beri şüphe ediyorum zaten. ――Ama endişelerin yersiz.”
Subaru: “Haa?”
Vincent: “O kıza hiçbir şekilde zarar verilmedi. Zaten o anda kastettiğim Günah Başpiskoposu sanılan birini hemen orada infaz etmemiz değildi.”
Subaru: “Ne!?.”
Vincent: “Aceleyle sonuca varıyorsun. Oturup etraflıca düşün.”
Endişelerinin yersiz olduğu yüzüne söylenmesiyle Subaru söyleyecek söz bulamadı. Ancak bu doğru olsa bile Abel’in o taş kalpli ve kayıtsız tavrı, Subaru’nun bu kadar aceleci bir yargıya varmasının sebeplerinden biriydi.
Abel’in o ana kadarki tavırlarını üst üste koyduğunda o anki güvensizliği kaçınılmaz olmuştu.
Subaru: “O… tavrından dolayı olmasın…”
Vincent: “Gerekliydi. Milyonda bir ihtimal bile olsa beni yaşatmak istemene engel olmam gerekiyordu.”
Subaru: “――――”
Vincent: “Senin Yıldız Gözlemci olduğun varsayımına dayanıyordu hepsi, bu da dahil. Krallık içinde eşi benzeri görülmemiş sonuçlar elde etmeye devam eden sen, sıradan bir insanın altından kalkamayacağı işler başardın.”
Subaru: “Bu…”
Vincent: “Gerçi, kendimi kötü göstermek için özel bir çaba sarf etmeme de gerek yoktu. Böyle davranmasam bile en çok nefret ettiğin tipteki birisiyim sonuçta. Tiksinişlerin de küçümseyişlerin de resmen kalbinden dışarı taşıyordu.”
Subaru: “AMINA! KOYDUĞUMUN! PİÇİ!..”
Yalan ya da doğru, iyi ya da kötü olması fark etmeksizin Abel’in sözleri Subaru’nun alnındaki damarların kabarmasına neden olmuştu.
Ancak Subaru, ince buzda yürüyerek Abel’le ilişkisini tartarken Abel de Subaru’yla ipte yürür gibi bir ruh hâliyle iletişim kuruyordu.
Subaru buzun Abel de ipin üzerindeyken… Böyle bir ilişki yürümezdi tabii.
İkisi de sadece kendi ayaklarının ucuna bakıyor, birbirlerinin yüzüne bakmıyorlardı çünkü.
Subaru: “…O Chisha denen kişiyi tanımıyorum Seni tahttan edip kılığına bürünerek İmparator gibi davranan oydu. Kaos Alevi’nde İmparator olarak karşıma çıkmıştı, o kadar.”
Vincent: “――――”
Subaru: “Ne düşündü de ne planladı da seni saraydan kapı dışarı etti bilemem. Ama onun ölümüne bu kadar içerlemenden dolayı, ölmesi gereken senin yerine ölmesini… bir nebze de olsa anlıyorum. O yüzden…”
Tökezleyerek de olsa Subaru aklından geçenleri o an düşündüğü gibi dile döktü.
Birbirlerinin yüzüne bakmayacaklarını sözsüz şekilde anlaştıklarından dolayı bunları söylerken Subaru, Abel’in yüz ifadesini net göremiyordu. Bu da biraz ürkütücüydü.
Abel’in kaybına bu denli yas tuttuğu o kişi, kalbinin dengesini bile koruyamayacak kadar önemsediği biriydi.
Subaru’nun o kişi hakkında hiçbir şey bilmezken konuşması, belki de Abel’in kalbini fazlasıyla hiçe sayıyordu.
Ama yine de düşünüyordu.
Çok uzun bir süre olmasa da ulusun bekasını ilgilendiren bir durumun içine çekilmiş ve kendisine Abel adını veren bu adamca tamamen manipüle edilmiş biri olarak Subaru düşünüyordu.
Subaru: “O Chisha denen kişi… cidden inanılmazmış.”
Belki de yersizdi ama yüzünü kaldırırken sesine coşkulu bir tını yansıdı.
Ortamı yumuşatmak için zoraki bir çaba değildi bu, Subaru’nun kalbinden taşıp duran saf övgünün temsiliydi.
Gerçekten de onlardan kaç tane vardı ki? Vollachia İmparatorluğu’nun kuruluşundan bu yana gelmiş geçmiş “en bilge İmparator” olarak bilinen adamın tahminlerine ihanet edebilen, en ince ayrıntısına kadar her şeyi yalnızca kendi zihninde şekillendiren, işlerin beklentilerine uygun ilerlemesine değer veren birine karşı gelip kendi hedeflerini böylesine muazzam bir şekilde gerçekleştirebilen kaç kişi vardı ki?
Sadece bu bile Subaru’nun övgüsünü kazanmak için fazlasıyla yeterliydi.
Dahası öyle bir performans sergilemişti ki geride kalan Abel tereddüde düşmüş, cesareti kırılmış bir hâlde kalakalmıştı. Bunun beklentilere uygun olup olmadığını Subaru da bilmiyordu.
Subaru: “Sen veya o, hanginiz geride kalırsanız kalın pek bir fark olmayacağını söylemiştin. Dediklerin doğruysa o kişinin bu durumu yaratmasının sadece tek bir sebebi olabilir.”
Vincent: “…Sen.”
Subaru aklına gelenleri gelişigüzel beyan ederken ona bakmadan duran Abel de boğuk bir ses çıkarıyordu.
Sesinin tınısında öfke olup olmadığından pek emin değildi, hele de Subaru’ya alıştığı üzere laflarla yerden yere vurmadığı içindi.
Vincent: “Sen… idrak ettiğini mi söylüyorsun? Chisha’nın bana neden komplo kurduğunu?”
Aslında bu laf, Subaru’nun vardığı sonucu dile getirmeye teşvik eden bir şeydi.
Vincent: “――――”
Abel cevap istiyordu.
Kendisinin, o kurnaz beyninin, bizzat Abel’in bile bulamadığı o cevabı istiyordu. Chisha denen kişiyi tanımayan Subaru’nun ağzından böyle bir şeyin çıkması ihtimaline karşı, Abel’in hiç beklentisi olmasa bile artık beklenti içine de girmişti.
Bu beklentileri üzerinde ek bir baskı olarak görmekten kendini alamasa da…
Subaru: “Ne düşünürsen düşün, buraya kadar geldik zaten…”
Bir kez karşı çıkıp ayağa kalktığı anda, aklından geçenleri olduğu gibi söylemekten çekinmek için hiçbir neden de kalmamıştı.
Chisha’nın neden kendisini değil de Abel’i geride bıraktığına dair Subaru’nun vardığı sonuç…
O da şuydu――
Subaru: “Seni öldürmeye çalışan o kadere de, kader karşısında pes etmiş sana da gıcık kapmış belli ki.”
Vincent: “――Ha?”
Subaru: “Kendi ölse bile yaşamanı istemiş falan olabilir. Ama bence mevzu o da değil. Çünkü sen, insanların o kadar da seni seveceği bir hayat yaşamadın.”
İnsanın kendisi ölse bile sevdiği yaşasın isterdi, bunu anlayabilirdi.
Ancak böyle bir duygu besleyebilmek için de sevdiği kişiye fazlasıyla değer vermesinin yanında, bir de neden bulması gerekirdi.
Kaderindeki ölüme hazırlanmış, kendisinden sonra devam edecek olanlar için yolu açmaya çabalayan Abel’i ne kadar da düşünsek de o böyle bir neden de duygu da sağlayamazdı.
Bu yüzden Subaru’nun cevabı da…
Subaru: “Chisha sana gıcık kapmış. O yüzden kanıtladı bile.”
Vincent: “Kanıtladı mı? Neyi?.. Beni kandırabileceğini mi benim aptal olduğumu mu?”
Subaru: “Senin kafası zehir gibi çalışan ahmağın teki olduğunu Flop-san da Mizelda-san da anlamıştır zaten. Demek istediğim şey… kader denen şeyin sınırı.”
Vincent: “Kader…”
Sanki bu kelimeyi ilk kez telaffuz ediyormuşçasına Abel’in dili bu yabancı kavrama aşina olmaya çalışarak mırıldandı.
Her şeyle kafa kafaya yüzleşen, kendi öngörüleriyle silahlanmış hâlde sonsuza dek direnen Abel bile tüm engelleri kelimelere dökülebilirdi. Muhtemelen rakibinin “kader” gibi böylesine absürt, böylesine şekilsiz bir şey olduğunu fark edememişti.
Ancak tüm şüphelerin ötesinde Abel’in bilinçsizce yenilgiyi kabul ettiği düşman da kaderin ta kendisiydi.
Aynı zamanda Chisha, kendi hayatını ortaya koyup Abel’i yaşatarak tam da bunu kanıtlamıştı.
Subaru: “Kaderle savaşılabilir. ――Pes etmek için tek bir tane bile sebep yok.”
Vincent: “――――”
Hafifçe nefesini tutan Abel, söylenen sözler tam kalbine saplanmışçasına sessiz kaldı.
Düşmanının “kader” olduğuna inanmasaydı muhtemelen onunla savaşmayı ya da ona direnmeyi dahi düşünmezdi. Aklına bile gelmezdi.
Ancak ya o “düşmanın” tam olarak ne olduğunu bilseydik akabinde neler olabilirdi?
Vollachia İmparatorluğu’nun kuruluşundan beri en bilge imparator diye anılan o adam, “düşmanının” gerçekten de kim olduğunu öğrenseydi ne yapardı?
Subaru: “――Abel, ben Yıldız Gözlemci değilim.”
Vincent: “――――”
Subaru: “Ama――”
Sessizliğini koruyan Abel’in hemen yanı başında Subaru bağdaş kurduğu bacaklarının üzerine ellerini yerleştirmiş hâlde konuşuyordu.
Suçlanmış, inkâr etmişti; inkâr etmiş, yeniden suçlanmıştı. İnkâr ettikçe suçlanmış, suçlandıkça inkâr etmişti.
Her ne kadar “Ölümden Dönüş Otorite”sini açıklamak ya da doğrulamak elinden gelen bir şey olmasa da bu konuşma esnasında Subaru da kalbinde bir şeye karar vermişti.
O karar da ayrılmadan önce onu sözlerle köşeye sıkıştırıp düzgün bir karşılık bile verememesine sebep olan Todd Fang’a vereceği muhtemel cevaptı.
Subaru: “Elimin uzanabildiği herkesi, kurtarabildiğim kadar çok insanı kurtaracağım. Ama her şeye rağmen kurtaramayacağım hayatlar varsa o zaman…”
Vincent: “…O zaman da kadere mağlup olmuş olmaz mısın?”
Subaru: “…Her maçı da kazanamam ki. Kaderle savaşan tek kişi ben değilim çünkü.”
Her şeyi kurtaramamıştı.
Bu yüzden Subaru, bundan sonra da her şeyi kurtaracağını beyan edemezdi.
O kaçınılmaz kadere “elinden geleni ardına koyma” diye haykırırken, kadere karşı savaşmaya devam edeceğine yemin ederken; yine de can kayıplarıyla yüzleştiğinde Natsuki Subaru yas tutacak, kederlenecek ancak hemen ardından bunları haykırmaya devam edecekti.
İşte bu yüzden de yas tutma ihtimalini azaltmak uğruna, gözyaşı dökme ihtimalini azaltmak uğruna――
Subaru: “Gücünü bana ödünç ver, Abel. Ben de sana kendi gücümü veririm.”
Vincent: “――――”
Subaru: “Bu noktadan itibaren tam anlamıyla seninleyim!.. Gerçi Emiliagillere sormadan atıp tutuyorum ama niyetim bu. O yüzden…”
Bunu söyleyen Subaru dizlerine sertçe vurdu ve ayağa kalktı.
Ardından Abel’in yüzüne bakmadan yavaşça kabinin ortasına, yatağın kenarına doğru ilerledi. Dağılmış ve kana bulanmış çarşaflara şöyle bir bakıp eliyle meyve sepetine uzandı.
İçinde Abel’in ikiye böldükten sonra öylece bıraktığı alma duruyordu. Beyaz iç kısmı havayla temas edip kahverengiye dönmeye başlamıştı ama buna aldırmayan Subaru iki parçayı da eline aldı.
Ve――
Subaru: “İkiye böldüğün o almayı bitirmene yardım edeyim.”
Almanın yarısını Abel’e fırlatıp elinde tuttuğu diğer yarıya dişlerini geçirdi.
Kıtır diye hoş bir ses ve ağzına yayılan o tatlı suyla birlikte, hâlâ yerde oturan Abel’in yüzüne baktı Subaru.
Havada yakaladığı almaya bakan Abel, hafif bir tereddütten sonra o da ısırdı.
Aynı kıtır ses duyuldu, o mayhoş tat onun da damağına yayıldı.
Sevgi de nefret de dostluk da düşmanlık da bu tada karışamazdı.
Yaşayan canlılar olarak paylaştıkları almanın tadında hiçbir fark yoktu.
Vincent: “Natsuki Subaru.”
Subaru: “Ne var?”
Vincent: “Senden hazzetmiyorum.”
Subaru: “Gıh.”
Vincent: “――Lakin gücüne ihtiyacım var.”
Bunu beyan eden Abel ağır ağır ayağa kalktı. Elinde yarısı yenmiş almayla simsiyah gözlerini Subaru’ya dikti.
Kabinin içinde sergilediği o kendine has olmayan duyguların tüm tonlarını bir kez daha “İmparator” maskesinin ardına gizledi, yine de gözleri de sesi de hafiften o maskeyi belli ederken…
Vincent: “Sayısız kabalığım adına özür diliyorum. Ey Krallığın Şövalyesi.”
Kutsal Vollachia İmparatorluğu’nun İmparatoru’nun başını eğdiğini gören Subaru gülümsedi.
Gülümserken elindeki almadan geriye kalanı ısırarak…
Subaru: “Sayısız saygısızlığım adına özür falan dilemiyorum, İmparatorluğun İmparatoru.”
Böylece en başından beri yanlış anlaşılmış olan ilişkilerindeki uyuşmazlıkları düzeltmek adına ilk adım da atılmış oldu.
#Evet sonunda bu kitabı da kapatmış olduk, ayrıca bugün ne tesadüftür ki Vincent Vollachia’nın doğum günü! Ne kadar seversin sevmezsiniz bilmesem de geeerçekten de kendine özgü bir karakter bana kalırsa. Evet artık İmparatorluğu kurtarma operasyonları kurgulamaya başlayabiliriz. Okuduğunuz için, Türkçeyi bizimle takip ettiğiniz için teşekkür ediyorum. Sonraki bölümlerde görüşmek üzere!




Abel biraz da olsa duygularını gösterdi diye kıpır kıpır olduk mesela.
Çeviri için teşekkürler.
Yine Re zero ve yine efsane bir bölüm sonraki bölümleri heyecanla bekliyorum çeviri için teşekkürler
yapma ya tam novel ön yargımı kırıp re zero okumaya başlamıştım ondada çeviriler tamamlanmamış yeni çeviriler kaç günde bir geliyor acaba?
bu aralar yoğunuz bu yüzden aksayabilir ama genelde 5 ile 10 günde bir bölüm geliyor diyebiliriz.
Çeviri için teşekkürler Ellerinize sağlık
Abel’in yo- Vincent Vollachia’nın iç çatışmasını görebildik sonunda. Acısını kabullenişi ve Subaru’dan yardım istemesi muazzamdı. Ek olarak da Subaru’nun krallıktaki başarılarını duyduğunu gördük, yüksek ihtimalle bizimkiler Subaru’nun ne denli harika biri olduğunu anlatırken söyledi. Çok detaya girilmese de sonunda bunun bahsinin geçmesi hoş oldu.