Sezon 4'ü izleme etkinlikleri ve çeviri yayınlamamızı takip etmek için discord.gg/rezeroturkce davetiyle Discord Sunucumuza katılabilirsiniz.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VIII, Bölüm 11 – “Kes Sesini Lan”

Kısım VIII, Bölüm 11 – “Kes Sesini Lan”

16 Aralık 2025 727 Okunma 32 dk okuma

Bölümün ortalama okuma süresi 24 dakikadır. İyi okumalar dileriz.



※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Bertiel

Ek Düzenleme: Qua

Redaktör: akari

Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa, Arda, Fatih, Drusus Carter, EcBur, ADSA, Rikka Fedaisi, Voi Van Astrea, Lavain, Ahmet B, Selim K, Spacepire

Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!

Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

???: “――O kişinin yanına mı gidiyorsunuz, Abel-san?”

Yanı başından gelen seslenişle adımlarını durduran Vincent arkasını döndü.

Birbiri ardına sıralanmış sayısız vagon, âdeta tek ve upuzun bir ejder arabasıymış gibi kenetlenmişti; bu sayede de birden fazla yer ejderinin sağladığı İlahi Koruma, aracın bütününe etki edebiliyordu. Vincent sonraki vagonu bağlayan destek yerinde dikilen o tanıdık, mavi saçlı kızı görünce tek gözünü hafifçe kıstı.

Şöyle bir düşününce o kızla bu minvalde karşılıklı konuşmayalı epey zaman geçmişti.

Vincent: “Krallıktan gelen o davetsiz misafirler amaçlarına ulaştı mı?”

Mavi Saçlı Kız: “Onların amacı ben değildim ki…”

Vincent: “Sus. Senin dahi tam manasıyla inanmadığın hezeyanlarla vaktimi işgal etme. Zaman kıymetlidir. Bilhassa da mevcut koşullarda. İdrak edebileceğin üzere.”

Mavi Saçlı Kız: “――――”

Vincent’ın keskin ses tonu karşısında kız, bakışlarını yere indirerek başını öne eğdi.

Ancak Vincent’ın zamanın kısıtlı olduğuna dair ikazını benimsercesine başını hızla yeniden kaldırdı.

???: “――O kişinin yanına mı gidiyorsunuz, Abel-san?”

Diyerek aynı soruyu inatla tekrarladı.

Vincent: “Abel değilim. Ben Vincent Vollachia’yım.”

Bu ısrarlı soruya Vincent, yüz ifadesinde en ufak bir değişim olmaksızın karşılık verdi.

“Abel”, kaçış süreci boyunca sırf kendi menfaati uğruna kullandığı geçici bir isimden ibaretti; ötesi yoktu. Bu ismi, İmparator olarak tahta çıkmadan önceki aile adı olan Abellux’tan türetmişti ve ona karşı özel bir bağlılık falan da beslemiyordu.

Ama şu an, o isimle hitap edilmeye duyduğu hoşnutsuzluk çok daha baskındı.

Vincent: “…Onun uyandığına dair rapor geldi. Yüzleşmek mecburiyetindeyim.”

Hoşnutsuzluğunu bir kenara bırakan Vincent, kızın sorusunu yanıtlamayı seçti.

Kız ne düşünürse düşünsün bu, Vincent’ın kararını değiştirecek değildi. Esasen kızın böylesi derin düşüncelere veya niyetlere sahip olduğu kanaatinde de değildi.

Korunup kollanan, oradan oraya sürüklenen, kederli ve uzun bir zamanın ardından doğal bir neticeye varacak olan kızdı.

Diğerleri gibi o da yalnızca sıradan insanın biriydi.

Dolayısıyla da Vincent bu diyaloğu kısa kesmeye yeltendi.

Ne var ki――

Mavi Saçlı Kız: “O kişi, Abel-san’ın düşmanı değil.”

Vincent: “――Ne?”

Suspus olup boynunu bükeceğini sandığı kızdan gelen cevap, üstelik cevabın bi’ o kadar da beklenmedik içeriği, Vincent’ın kaşlarını çatmasına neden oldu.

Kız, Vincent’a dik dik bakıyordu; o uçuk mavi gözlerinde tereddütsüz bir gaye vardı.

Yollarının ayrıldığı o vakitlerde gözlerinde bulunmayan bir ışıkla, ürkek ama bir o kadar da cüretkâr bir tavırla sanki ona gözdağı vermeye çalışırcasına Vincent’ın içine işliyordu.

Vincent: “…Ben Vincent Vollachia’yım. Üçüncü kez tekrar etmeyeceğim.”

Mavi Saçlı Kız: “Kusura bakmayın. Ama hatıralardan yoksunum, bu sebeple İmparator Vincent Ekselansları hakkında pek de malumatım yok. Hâliyle ona söyleyebilecek bir sözüm de yok.”

Vincent: “――――”

Mavi Saçlı Kız: “O kişi, Abel-san’ın düşmanı değildir.”

Bakışlarını bir an olsun kaçırmayan kız, aynı cümleyi bir kez daha vurguladı.

Vincent, sahip olduğu yetenekler nezdinde onu gayet iyi tanıyordu. O kız, hem Natsuki Subaru’yu zapt edecek dizginlere sahipken hem de şifa büyüsü kullanan kıymetli bir varlıktı.

Şayet kendi konumunun farkında olarak Vincent’a karşı bu denli kendinden emin bir duruş sergiliyor olsaydı Vincent’ın kızın kayda değer bir cesarete sahip olduğunu söylemekten başka çaresi de kalmazdı. Ancak mevcut durum bu gibi de görünmüyordu.

Ve böylece――

Vincent: “Sen, ismin ne demiştin?”

Mavi Saçlı Kız: “――Rem. En azından buna net bir cevap verebiliyorum artık.”

Vincent: “Hatıralarından yoksun bir kız mı söylüyor bunu?”

Rem: “Çok garip. Kalbim ve zihnim hatırlamasa dahi, etrafındakilerin sana öğretebileceği şeyler var. Bunca zamandır bana bıkmadan usanmadan bunu söyleyen biri sayesinde Rem olduğumu biliyorum.”

Minnet mi duyuyordu yoksa bıkkın mıydı? Kızın―― Rem’in kendisi bile konuşma tarzının hangisine işaret ettiğini kavrayabilmiş değildi.

Ancak bunun tiksinti veya benzeri kötü hislerle ilintili olmadığını sezen Vincent, daha fazla konuşmaya lüzum olmadığına hükmetti.

Arkasını dönüp yürümeye koyuldu. Uzaklaşırken de…

Vincent: “Rem, bir daha asla vaktimi böylesine gereksiz yere harcamaya kalkışma. Sonraki hadsizliğinde kelleni gövdenden ayırırım.”

Onu bu sözlerle geride bırakarak Rem’le olan konuşmasına son verdi.

Ardından da――

Vincent: “Ne kadar daha her şeyi biliyormuşçasına konuşacaksın, Natsuki Subaru? ――Ey Ejderha Krallığı’nın Yıldız Gözlemcisi.”

△▼△▼△▼△

Üzerine yöneltilen düşmanlığı iliklerine kadar hisseden Subaru, adamla yüz yüze gelmişti.

Geriye dönüp baktığında bu adamla olan münasebeti tek bir kelimeyle özetleseydik “Muamma” şeklinde olurdu.

İlk karşılaşmalarında ormanda kamp kurmuş, maskeli ve şüpheli bir adamdan ibaretti. O zamanlar kaybolan Rem ve Louis’i can havliyle aramakla o kadar meşguldü ki üzerine pek düşememişti ama herif, “şüpheli şahıs” tanımının sözlük karşılığıydı resmen.

Bir sonraki karşılaşmaları da Shudraqlıların köyündeki bir kafesin içinde vuku bulmuştu. Subaru, adamın bir tutsak olmasına rağmen nasıl bu denli kibirli ve tepeden bakabildiğine akıl sır erdirememişti. Hadi bir kaçış planı olsa neyse de sonrasında zorla Yaşam Kaynağı Ritüeli’ne sokulduklarına göre bariz bir şekilde plansızdı.

Sonrasında, Rem’i geri almadaki yardımı yadsınamaz olsa da bir noktada Subaru’yla yolları ayrılmıştı; ne var ki Subaru’nun grubunun geri dönmekten başka bir seçeneği kalmayacağını adı gibi biliyordu. Onlara bu koşullardan bahsetmemesi sinsi tabiatındandı.

Hemen akabinde de Guaral Kale Şehri’ni ele geçirme planında Subaru’yla el ele vermişti; Natsumi Schwartz, Bianca ve Flora adındaki dansçılar kılığında düşmanın kalesine birlikte sızmışlardı.

Priscilla’yla olan o tuhaf ilişkisine dair şüpheleri de vardı. Ardından, İblis Şehri’nde Yorna’nın sevgisine erişse de hiç tereddüt etmeden Louis’in yaşamasına izin verilmemesi gerektiğini beyan etmişti, yolları ayrılırken aralarındaki ilişki böyleydi.

Yine de Gladyatör Adası’ndan kaçıp İmparatorluk’taki durumu öğrendiğinde tüm bunların onun -tahtından kovulmuş İmparator’un- tezgâhı olduğuna zerre şüphe duymadan inanmıştı.

Şimdiyse İmparatorluk Başkenti Lupugana’yı terk edip büyük bir tahliye ve geri çekilme operasyonunu yöneten, İmparatorluk halkının zirvesi olarak yeniden ipleri eline alan o ünlü Bilge İmparator――

Subaru: “O meşhur Vincent Vollachia-san’ın hasta ziyaretime gelmesi ne büyük şeref. Hazır gelmişken şu almayı soyuversene?”

Vincent: “Cıvıma. Meyve kabuğu falan soyamam ben. Ayrıca hani nerede almalar?”

Subaru: “Nerede mi?..”

Yatakhaneye adım atıp kendisine doğru yaklaşan adamın sorusu üzerine Subaru’nun bakışları yana kaydı.

Başka bir dünyada dahi olsa yaralı veya hasta birini ziyaret ederken meyve getirilmesi âdettendi, bu tür durumlarda belki de biraz klişe kaçıyordu. Bu sebeple yatağının hemen yanında bir sepet alma duruyordu.

Hâliyle de konuştuğu kişinin bunu görebiliyor olması lazımdı.

Subaru: “Şuradaki meyve sepetindeler. Kırmızı olanlar, sence de çok lezzetli görünmüyorlar mı?”

Vincent: “Bre gafil, beni oyuna mı getirmeye çalışıyorsun? Alma dediğin beyaz bir meyvedir.”

Subaru: “Yani kabuğunu soyunca içi beyaz tabii de… Bi’ dakika ya, bu muhabbet… sanki hafızamın derinliklerinde aynı diyaloğu yaşamışım gibi bir his var içimde.”

Buna dair hatıraları bi’ hayli silikti ama bir zamanlar, epey vakit evvel aynı konuşmayı yaptığı hissiyatına kapılmıştı.

O vakit kiminle konuştuğuna dair detayı hatırlayamasa da soyluların artık ne denli aşırıya kaçtığına dair şu an edindiği izlenimin aynısını, o zaman da edinmiş ve hafızasına almıştı.

Öyle ya da böyle――

Subaru: “Senin bile bilmediğin şeyler varmış demek. Şaşırtıcı.”

Uzun bir aradan sonraki ilk karşılıklı kelamlarına hiç de gergin olmayan bir girişle kötü başlamadıklarını hisseden Subaru böyle ifade etti.

Subaru’nun sözleri üzerine adam―― Abel, elini sepete uzattı ve orada duran bıçakla bir almayı ortadan ikiye ayırdı. Hâliyle beyaz içi gözler önüne serildi.

Subaru: “――――”

Bu yâdsınamaz neticeye gözlerini dikince acaba önceki konuşmalarında hakikatin ne olduğunu kabul etmek gibi bi’ niyeti var mıydı? Abel bıçağı elinden bıraktı ve ikiye bölünmüş meyveyi sepette öylece bırakarak Subaru’ya döndü.

O simsiyah renkli gözlerini nemlendiren şey, hâlâ aşikâr olan düşmanlıktı.

Subaru: “Yok artık be, almanın rengini bilemedin diye rezil oldum triplerine girip kızmadın herhâlde? …Demin bana o tuhaf isimle hitap etmenden bahsediyorum.”

Vincent: “Ejderha Krallığı’nın Yıldız Gözlemcisi, demiştim.”

Subaru: “Hah, işte o.”

Kendisine böylece hitap edildiğinin bir kez daha idrakine varan Subaru, onun neyden bahsettiği hakkında hiçbir fikri olmadığı için kaşlarını çattı.

Bu tabir, hafızasında yer etmeyen bir tabir de değildi. Yanılmıyorsa bu, İmparatorlukta İmparator’un yakınında bulunan falcıları işaret eden bir ünvan gibi bir şeydi.

Tıpkı Lugunica Krallığı’nın kehanet tableti olan Ejderha Tarihinin Taşı misali, onlar da gelecekten haber veren varlıklardı.

Subaru: “Yoo, sanki bundan çok daha beter bir şeyi kastettin gibi geldi… Resmen ‘yakın geleceği dikizliyormuşum’ gibi söyledin.”

Vincent: “Bunu şüphesiz öyle kabul ediyorum. O şeyleri böyle algılıyorum.”

Subaru: “Tamam da az önce bana resmen röntgencisin dedin, farkında mısın ya?”

Devir eski devir olsa “vur kellesini” dedirtecek bir hakaretti bu. Subaru’nun bildiği modern dünyadaysa tazminat davası açılacak cinsten bir itibar suikastıydı.

Ama Subaru’nun cevabı karşısında Abel’in ifadesi en ufak bir şekilde bile değişmedi. Subaru’nunkiyle aynı renkte olan ama derinliğiyle ayrışan o simsiyah gözler, Subaru’ya “oyununa gelmem” diyerek haykırıyordu.

Elbette Subaru’nun da işi sulandırmaya niyeti yoktu――

Vincent: “Sen… tam olarak ne kadarına hâkimsin?”

Subaru: “Ne kadarı derken mevcut durumu mu diyorsun? Onu soruyorsan detayları pek anlatmadılar. Emiliagiller yeni uyandım diye beni yormak istemedi… Onun dışında, tahliyenin tam ortasında olduğumuzu biliyorum.”

Vincent: “――――”

Subaru: “İç savaş şimdilik sıtoplandı, hep beraber İmparatorluk Başkenti’nden kaçıyoruz… O kargaşada ortalık cehenneme dönse de pek ses seda çıkmadı gibi.”

Ejder arabaları durmaksızın ilerliyor, pencerenin dışındaki gece manzarası aheste aheste akıyordu. Gerçi onları titreşimden ve rüzgârın uğultusundan muhafaza eden şey de “Rüzgârdan Sakınmanın İlahi Koruması” sayesinde her şey sükûnet içindeydi.

Ejder arabalarının yolcu vagonlarındaki bu sükûnetin aslında fazlasıyla gürültülü olduğu düşünebilirdi ama ejder arabalarının yürüyüşlerini bir kez bile sekteye uğratmamış olması, büyük bir sorunun baş göstermediğinin kanıtıydı.

Oysa on binlerce, belki yüz bin kişilik bir göç söz konusuydu.

Subaru: “Dokuz İlahi General falan da etkisi vardır ama sadece onlarla bu iş yürümezdi. Harbiden büyük adammışsın sen.”

Vincent: “――――”

Subaru: “Açıkçası sağ kolun ve hizmetkârınca ihanete uğrayıp tahttan tekmelendiğini duyduğumda tekrar İmparator olman ne kadar hayırlı olur diye ciddi ciddi şüphe etmiştim. Ama… haklıymışsın.”

Liderlik ve karizma, bunlar başkalarının üzerinde duranların sözde nitelikleriydi.

Sadece yetenekli olmakla açıklanamayacak bu nitelik; bazen çamur ve ter içinde kazanılır, bazen de doğuştan gelirdi.

Her ülkenin kraliyet mensupları, pek çok örgütün liderleri bu tür vakalardı.

Bu manada, acil durumlarda sırtını dayayacak bir dayanağı olan Abel de hâlâ takip edilme; etrafındakiler tarafından saygı görme potansiyelini elinde tutuyordu.

Subaru: “Yarı yarıya şüphe etmekten çok inanmaya yakındım ama yine de gıcık oldum. İmparator olman doğru kararmış…”

Vincent: “――Bu da mı senin beklentilerine göre?”

Subaru: “Ha?”

Sessiz ama içinde yoğun bir duygu barındıran o ses. O kadar yersiz, o kadar ani geldi ki Subaru’nun beyni algılamayı reddetti.

Neticede Subaru, böylece kendisine uzanan elden sakınmadı; alnı yatağa bastırıldı, vücudu da onu takip etti. Neler döndüğüne dair bir itirazda dahi bulunamadan, boğazına keskin bir şeyin temas ettiğini hissetti.

Bunun, az önce almayı kesen meyve bıçağının ucu olduğunu hemen anladı.

Anladı anlamasına ama niyetini çözemedi. O bıçağı tutan Abel’in Subaru’ya yönelttiği o düşmanlığın——yoo, sesine sinmiş o saf nefretin sebebini kavrayamadı.

Subaru: “――――”

Burun buruna, nefeslerinin birbirine değdiği mesafede Subaru ve Abel birbirlerine bakıyorlardı.

Subaru bu noktada dikkatsizce bağırıp yardım çağırmaya yeltenseydi Abel bıçakla Subaru’nun şah damarını kesmekte tereddüt etmezdi.

Ama aynı zamanda bunu hemen yapmıyorsa yapmaması için bir sebebi var demekti.

Subaru: “Neyin… peşindesin… Hık.”

Vincent: “Aklından ne geçiyor diye sorulması gereken asıl kişi sensin. Söylesene, olayların şu anki seyrini tam olarak ne ölçüde gördün? Buraya kadarki her şey, senin çizdiğin o resmin bir parçası mı?”

Subaru: “Sana söylemiştim!.. Neyden bahsettiğini bilmiyorum dedim ya. Ne planlıyor olabilirim ki?..”

Vincent: “――Neden Chisha’yı değil de beni geride bıraktın?”

Boğazına dayalı bıçaktan çok daha keskin, çok daha derine batan bir ses tonu. Bu ses Subaru’yu susturup bıçağı tutan Abel’in elini titretti.

Dişlerini sıkarak o kısacık mesafeden Subaru’ya bakan Abel’in ağzından çıkan sözler.

Bu, Subaru’nun hemen kavrayabileceği bir şey değildi.

Subaru: “Abel…”

Vincent: “Vincent Vollachia.”

Subaru: “――――”

Vincent: “Ben Abel falan değilim. Vollachia İmparatorluğu’nun yetmiş yedinci İmparatoru Vincent Vollachia’dan başkası değilim. ——Senin arzuladığın son da buydu, değil mi?”

Kelimeleri boğazından söküp atar gibi Abel—— yoo, Vincent tiksinerek ismini zikretti.

Onun bu tavrının, adını böylece söylediği için resmen kendisine lanet ediyormuş gibi olan hâlinin manasını tam olarak anlamayan Subaru kaşlarını çattı, çatmaması işten bile değildi.

Subaru: “Sen… o ismi de o tacı da geri alabilmek uğruna bu savaşa girmedin mi be adam!?.”

Vincent: “Yanlış. İmparator olarak vazifemi yerine getirmeye çabalıyordum. Shudraqlılarla yapılan Anlaşma da Kale Şehri’nin düşüşü de Yorna Mishigure’yle yaptığım müzakereler de iç savaşın körüklenmesi de… hepsi ama hepsi bu amaç uğrunaydı.”

Subaru: “İmparator olarak yapman gereken vazife bu muydu yani?..”

Vincent: “Tahttayken Vincent Vollachia katledilecektir. Bunun başlangıç olmasıyla birlikte, Büyük Felaket İmparatorluğu yerle yeksan etmeye yeltenecektir; ona karşı koyacak araçlar da bizzat Vincent Vollachia tarafından miras bırakılacaktır. İşte vazifem buydu.”

Subaru: “Ha…”

Vincent giriştiği işin ayrıntılarını ilk kez bir bir sayıp dökerken Subaru boğuk bir nefes verdi.

“Büyük Felaket” tabiri Subaru’nun kulaklarına pek aşina olmasa da Subaru’yu bundan daha fazla hayrete düşüren şey, Vincent’ın tüm bunları dile getirirkenki üslubuydu.

Söylediklerine bakılırsa Vincent Vollachia’nın ölümüyle Büyük Felaket baş gösterecekti.

Sonrasındaysa o Büyük Felaket’e karşı koyacak araçları miras bırakacağını söylemişti.

O araçları aramaktansa onları ardında bırakacaktı.

Konuşma tarzı, sanki――

Subaru: “Öleceğin gerçeğini çoktan kabullenmişsin gibi… konuşuyorsun…”

Boynuna doğrultulmuş ölümün soğuk ucunu iliklerinde hisseden Subaru mırıldandı.

Ölüm belki de Subaru’ya adım adım sokulurken hemen önünde, Vincent’ın simsiyah rengi gözleri belirsizlikle titredi. O simsiyah rengin ötesine uzanan engin boşluğa bakan Subaru, o adamın gerçekten de neler hissettiğini sezmişti.

Mücadele etme azmiyle süslenmiş bir kabulleniş, bir vazgeçişti bu.

Vincent: “Doğru. Kendi ölümümü planlarımın bir parçası yaptım. Ben göçüp gittikten sonra dahi Vollachia İmparatorluğu’nun harabeye dönmemesini sağlayacak planları geride bıraktım.”

Böylece bizzat Vincent’ın kendisi onun sezgilerinde haklı olduğunu söylemişti, hemen akabinde de Subaru’nun zihni kızıla boyandı ve hisleri bi’ volkan gibi patlayıverdi.

Subaru: “AMINA KOYDUĞUMUN PİÇİ, SAÇMALAMAYI KES LAN!”

Dişlerini sıkan ve gözleri öfkeyle yanan Subaru, Vincent’a―― Yoo, önündeki o ödlek herife ölümcül şekilde bakarak kükredi. Boynunda keskin bir acı vuku bulsa da bu çok sonraya da ertelenebilirdi.

Tam şu anda, kendini haklı görüyormuşçasına maske takmış bu ezik herifi evire çevire dövmek çok daha önemliydi.

Subaru: “Onca insanı parmağında oynattıktan sonra, onca insanı tehlikeli köprülerden geçirdikten sonra, onca insanı beraberinde boş yere sürükledikten sonra, onca insanı geride bırakarak nihayetinde ölmeyi mi planladın? Benimle taşak geçme lan!”

Vincent: “Şaka yapıyor gibi bir hâlim mi var? Söylediğin her şey, her yol yapılması gerektiği için yapıldı. O yolun sonunda öleceğimi, İmparatorluğun bekasıyla kıyasladığımda yalnızca küçük bir meseleden ibaret oluyor.”

Subaru: “Küçük bir mesele falan değil! Neden ilk iş olarak kendi canından vazgeçiyorsun diye soruyorum sana? Büyük felaket mi? Ne sikimse ne! Hayatta kalıp onunla bizzat yüzleşmek daha iyi olmaz mıydı!?”

Vincent: “Sizler saçma sapan konuşmaktan başka bir şey bilmez misiniz? Hayatta olduğum sürece, Büyük Felaket vuku bulmayacak. Planın temeli budur. Bunun değişmesi――”

Subaru: “Değiştirilip değiştirilmeyeceğine kim karar veriyormuş? Kafan zehir gibi çalıştığı için Büyük Felaket ya da her ne boksa onu kandırıp falan tongaya düşürebilirsin, sonra da…”

Vincent: “――Bunun asla değiştirilemeyeceğini hükmedenler siz, Yıldız Gözlemciler değil miydiniz ulan!”

Az önceye kadar duygularını bastıran Vincent, duygusallıkla dır dır eden Subaru’ya cevap veriyordu. Ancak artık onun bile duyguları taşma noktasına gelmiş, hatta Subaru’nun gözleri önünde infilak edivermişti.

Vincent açısından bu şiddetli patlama ne denli beklenmedikti? Şayet Subaru’ya doğrulttuğu bıçağın ucunu diğer eliyle bizzat kavramasaydı o ucun nereye saplanacağını kestirmek de imkânsız olurdu. İşte bu, öylesine güçlü bir duygu seliydi.

Bıçağın ucunu sımsıkı tutan Vincent’ın sol elinden şıp şıp diye kanlar süzülüyor, oracıktaki beyaz çarşafları nokta nokta kızıla boyuyordu.

Ancak ne Subaru ne de Vincent damlayan kanlara aldırmıştı. Bunun yerine dikkatlerini birbirlerinin gözlerine, o gözlerin ötesindeki varlıklarının özüne kilitlediler.

Vincent, Subaru’ya bir kez daha Yıldız Gözlemci lafını yapıştırmıştı.

Vincent Vollachia’nın Natsuki Subaru’dan neden haz etmediğinin, neden ona düşmanlık beslediğinin, hatta ona bıçak çekecek raddeye gelmesinin yegâne sebebi buydu.

Tam da bunu anladığı için o şüpheler bir türlü giderilemiyordu.

Subaru: “Yıldız Gözlemciler… hükmetti…”

Vincent: “…Yıldız Gözlemciler yukarıdaki göklerden gelen, çerçevesinin ötesinde var olan Gözlemcilerin seslerini işitirler. Uzak gelecekte vuku bulabilecek hadiselerden bahsederler, bize hasarı asgariye indirme ihtimalini bahşederler. Ama onlar sadece oluşacak olan hasardan bahsederler. Gerçekleşmeden önce nasıl mani olacağımızdan bahsetmezler.”

Tiksintiyle konuşsa da duygularını mümkün olduğunca bastırmaya gayret ederek Vincent böylece konuştu.

Konuşmasının içeriği arasında Subaru’ya bir hakikat hatırlatıldı. Yıldız Gözlemciler geleceği gerçekten tahmin ediyor olsalar da -kendi tecrübelerince- bilinen geleceği öylece değiştirebilmek de hiç kolay bir iş değildi.

İster kaderin cilvesi ister zamanın doğal akışı denilsin, önceden belirlenmiş bir yola mümkün olduğunca sadık kalınılırdı, yaklaşan trajedilerden sakınmaya çalışanlar diz çöktürülürdü.

Yıldız Gözlemcilerin öngörüleri, Subaru’nun tecrübelerinden aşina olduğu şeylere benziyordu.

Mesela, Subaru doğal bir felaket sebebiyle “Ölümden Dönüş” yaşasaydı herkesi hazırlık için sığınmaya teşvik etse dahi, doğal felaketin kendisini durdurmaya yetmezdi.

Bunun evlerin de binaların da yıkılmasını engelleyip engellemeyeceğini, hatta can kaybını tamamen önleyip önlemeyeceğini deneyene kadar da bilemezdi ama bunun fazlasıyla zor olacağından şüphesi yoktu.

Vincent: “Geçmişte pek çok kez, Yıldız Gözlemciler İmparatorluğun başına gelecek olan felaketleri önceden bildirdiler. Mümkün mertebe tedbirler alındı ama kurtarılamayanlar da oldu. Bu yüzden bir plan şarttı.”

Subaru: “Plan…”

Vincent: “Hasarı en aza, kayıpları sıfıra yaklaştırmak adına yapılacak bir plana.”

――Gelecekte felaketler bekliyordu, daha fazla insanın bunların üstesinden gelebilmesi için hamleler yapılabilirdi. Daha fazla insanın geride bırakılmaması için fedakârlıklar yapılabilirdi.

Vincent Vollachia, bunun vuku bulması uğruna hiç çabadan kaçınmayıp didindiyse…

Vincent: “Öleceğimi fısıldayanlar siz, Yıldız Gözlemcilerdiniz. Şimdi de ölümüme karşı gelmem gerektiğini söylemeye nasıl cüret edersin? Benimle… benimle* oyun mu oynuyorsunuz!?”

(Ç.N: Abel maskesini takmışken kendine “ore (俺)” diye hitap ediyor, Vincent Vollachia maskesini takınca da kendine “yo (余)” diye hitap ediyor. “Yo” tabiri genel olarak bir bireyden çok, bir devleti temsil edip devlet adına konuşmaktır. Vincent, bazı yerlerde de üstten bakma ve statülü, soylu birini de temsil etmektedir. “Ore” de bildiğimiz “ben” demektir, Japoncada erkeklerin günlük hayatta kendinden bahsederken kullandığı zamirdir. Bundan sonra “yo” ile hitap ettiği yerleri italik göstereceğiz.)

Subaru: “D-Dur, bekle bi’! Deminden beri diyorum ya, ben Yıldız Gözlemci falan…”

Vincent: “――Henüz vuku bulmamış hadiseleri görüyorsun. Aldatmacana son ver, Natsuki Subaru.”

Bu kıt sözlerle beraber Subaru, kalbinin sekteye uğradığını hissetti.

Kendi içini dökerken İmparator maskesi düşmüş, Vincent Vollachia değil de Abel adındaki kusurlarla dolu bir adamın yüzü görünmüştü.

O adamın kendisine doğrudan bakmasıyla, o adamın o söyledikleriyle, nihayet Subaru kavrayabildi.

Subaru: “――Ah.”

Vincent―― Yoo, Abel ona “Yıldız Gözlemci” demişti ve Subaru sonunda bunun sebebini kavramıştı.

Abel, Subaru’nun “Ölümden Dönüş”ünü sezmişti.

Tam tabiriyle Subaru’nun “Ölümden Dönüş”ünü değil; daha ziyade hayatını kaybetmesi yoluyla Subaru’nun zamanda geriye gittiğini ve gelecekteki bilgileri—— geleceği bilme yeteneği olduğunu sezmişti.

Ve bunun, hâlihazırda bildiği Yıldız Gözlemcilerin kehanetleriyle aynı şey olduğunu anlamıştı.

Subaru: “――――”

Biraz kafa yorduğunda böyle bir hatanın vuku bulmasının gayet doğal olduğunu da anlayabiliyordu.

Elbette öyle olmalıydı. Subaru’nun kendisi de anlamaya ve kavramaya çalışırken Abel’in Yıldız Gözlemciler hakkında yaptığı açıklamalarda kendi “Ölümden Dönüş”üyle ortak bir şey bulmuştu.

Yıldız Gözlemcilerin temsil ettiği örneği öğrenmiş biri olarak Subaru’nun sahip olduğu yetileri aşan sonuçlara ulaşması durumunda bağlantı kurması şaşırtıcı değildi―― yoo, onu onlarla aynı kefeye koyması kaçınılmazdı.

Abel’in öngörüsü güvenilirdi. Keskin zekâsı her şeyi didik didik ederdi.

Bu öngörüsüyle Subaru’nun İmparatorluk’ta başına gelen bunca şeyden ham becerileriyle, tesadüfî şansla sağ çıkmadığını anında kavramıştı.

İşte bu yüzden, tam da bu yüzden…

Subaru: “Yani, bu yüzden mi hep benim dediklerime kulak vermeye çalıştın?”

Abel, Subaru’nun her tavsiyesini geleceği görerek en uygun hamleyi seçmesi sonucu ortaya çıkan bir öneri olarak yorumladıysa kulağa ne kadar saçma gelirse gelsin onu göz ardı edemezdi.

Shudraqlılar köyünün yakılmasına izin vermeme çabaları, Kale Şehri’ni ele geçirmek adına kadın kılığına girme planı, Kaos Alev İblis Şehri’ne yaptıkları yolculuk, Yorna’yla yaptıkları müzakereler… Hepsi ama hepsi böyleydi.

Bu şekilde bir Yıldız Gözlemci sandığı Subaru’yu İmparatorluğun hayatta kalma mücadelesine dahil etmeye çalışmış, onu tahtadaki santranç taşı misali kullanmıştı. ――Kendisi düşse bile Subaru karşı koymanın başka bir yolunu bulacaktı.

Ama buna rağmen――

Vincent: “…Sen, Chisha’yı değil, beni bıraktın.”

Subaru: “――――

Vincent: “Natsuki Subaru, sen sıradan bir insansın.”

Az önceki tonlamasından tamamen farklıydı, o sesin tınısı duygudan yoksundu.

Duygularını bastırmaya çalışmıyordu. Öyle bir çabası olsa bile gerçek duyguları yine de sızar, dışarı taşardı.

Fakat yoksundu. Baskılamıyordu, duyguları resmen ölmüştü.

Tüm duygularını öldürmüş o sesle Abel, Subaru’ya renkten yoksun sözler savurdu.

Vincent: “Saf, ham, toy bir insansın; içinde bir sürü burukluk taşıyan birisin. Ne bahsedilecek bir erdeme sahipsin ne de bahsedilecek bir kötülüğe. Bu ikisinden de yoksun olduğun için hiçbir şey başaramaz, sıradan bir adam olarak ölüp giderdin.”

Bu tanım, Subaru’nun karşı çıkabileceği en ufak boşluk bırakmıyordu.

Abel’in isabetli yargısına göre Subaru özel biri olamazdı. Hem bedenen hem ruhen olgunlaşmamış hâliyle bir zamanlar kendini dâhi sandığı çocukluk dönemine geri dönmüş olsa bile, eninde sonunda yarım yamalak bir insana dönüşeceğini biliyordu.

Ama――

Vincent: “Sana sıradan insanların ötesine geçmen için bir fırsat verilmiş. O fırsatı en kusursuz şekilde kullanarak bugüne kadar hayatta kaldın. Ne sıradandın ne de sıradan biri gibi davrandın, ne erdeme ne kötülüğe meyilli bir yanın vardı.”

Subaru: “Abel…”

Vincent: “Sen… sıradan bir insanın tekisin… O hâlde neden?”

Abel dişlerini sıkıp Subaru’ya baktı.

İfadesini, asaletini, lütfunu, soğukkanlılığını, özgüvenini… her şeyini bir kenara atmıştı, imparator maskesinin altındaki çıplak yüzünü açığa vuran sesi titriyordu.

O titreyen sesle, tüm benliğiyle haykırdı.

Vincent: “Peki ya neden… neden beni geride bıraktın lan Natsuki Subaru!”

Subaru: “――――”

Vincent: “Bu İmparatorluk’la hiçbir bağın yok, hiçbir yükümlülüğün yok. Bugüne kadar tanıdıklarını koruyup geri kalan her şeyi boş verebilirdin. Beni neden, hangi sebeple kurtardın? Benim gibi seninle anlaşamayan birini neden kurtarmaya çalıştın lan!..”

Subaru: “――――”

Vincent: “Neden… Hık.”

Aşırı duygular yüzünden sesi kısılmıştı, Abel’in “Neden” sorusunu sormaya duyduğu büyük ihtiyacı tek başına o ses anlatıyordu.

Bıçağın sapını daha da sıkıp eline daha derin batırdı, kan giderek artan bir şiddetle akıyordu. Görmesi bile acı vericiydi, Subaru buna dayanamayarak Abel’in elinden bıçağı çekip kanamayı durdurmaya çalıştı.

Ancak――

Vincent: “Dokunma bana!”

Subaru: “Ağh!”

Eli sertçe itilmişti, uzattığı elindeki acıyı anında hisseden Subaru yüzünü buruşturdu.

Baktığında Abel’in savurduğu elindeki bıçak Subaru’nun elini kesmiş, onun elinden de şıp şıp kan damlamaya başlamıştı.

Karşı karşıya duran ikisinin arasındaki çarşaf, akan bu kanla giderek daha da lekeleniyordu.

Kanamaya, kirlenen çarşaflara ve yere aldırmadan…

Vincent: “…Az önce bana el uzatırken de aynısını yine yaptın. Senin varoluş biçiminde en anlaşılmaz ve benimle en bağdaşmaz olan şey de bu işte.”

Subaru: “――――”

Vincent: “O anın, o saniyenin duygusuna kapılıp o zamana kadarki kendi inancını ve düşünceni bile ayaklar altına alıyorsun. Belirlediğin kurallara uymuyor, böyle olmalı dediğin şeyleri bile kolayca çiğniyorsun. Kurtarılması gerekenle gerekmeyeni ayırt edemeyip rastgele elini uzatıyorsun.”

Subaru: “――Ah.”

Kanı akarken Abel’in sözleri ve keskin bakışı karşısında Subaru’nun nefesi düğümlendi.

Kanayan yaranın acısı bile uzaklaştı, düşünceleri buz tuttu. Çünkü Abel’in söylediği şey, yakın zamanda Subaru’yu perişan eden sözlerle aynı anlama geliyordu.

Todd: “――Ama sen, Katya’yı kurtarıp kurtarmamayı seçebilirdin değil mi?”

Subaru: “――――”

Bilinci yerine gelmeden, hatta bayılmadan hemen önce yüzüne çarpılan sözlerdi bunlar.

Natsuki Subaru’yla asla uyuşmayacağına, Natsuki Subaru’nun anlaşılamaz bir canavar olduğuna hükmedip yollarını ayırmak zorunda kaldığı Todd Fang’ın bıçak gibi keskin sözleriydi bunlar.

O adam, ne “Ölümden Dönüş”le ne de Yıldız Gözlemci olarak Subaru’yu yargılamıştı ama bir kurt adam olarak -hayatta kalma içgüdüsüyle miydi bilinmez ama- Subaru’nun o tuhaflığını sezmiş ve onu böylece tanımlamıştı.

Todd: “Tutarsızsın! Gözlerin her an ölmeye hazırmış gibi bakıyor, başkalarının hayatını da kendi bencil terazine koymaktan çekinmiyorsun ama iş bu noktaya gelince de can havliyle direniyorsun. Midemi bulandırıyorsun!”

Subaru: “――Hık.”

Todd’un buz gibi bakışları, o duygusuz sesi karşısındaki Abel’in hâliyle örtüşüyordu.

Abel’in bakışlarında, sesinde öfkenin harareti vardı ama yine de ikisi üst üste biniyordu. Bunun sebebi şüphesiz, her ikisinin de Subaru’yla bağlarını koparmaya çalışmasıydı.

Varoluş biçimleri kendileriyle uyuşmayan Natsuki Subaru’yu reddedip dünyalarından kovmak için attıkları ilk adımdı.

Todd: “İnsanın kendinden bihaber olması epey kötü bir huy. Canlar arasında seçim yapıyorsun. Kimi kurtaracağına kimin öleceğine keyfine göre karar veriyorsun. Sana yağ çekenlere yüz veriyor, diğerlerini umursamıyorsun. Ancak ben kimseye yalakalık yapmaktan çekinmem, yani…”

Todd: “Kendi gelgitli heveslerine göre kimin yaşayıp kimin öleceğine karar veren biriyle nasıl aynı yolda yürüyebilirim ki?”

İşte Todd’u işlediği o menfur eylemleri yapmaya iten şey -kendi sözlerine göre- Subaru’nun düşünce ve davranış biçimiydi.

Elbette bunu olduğu gibi kabullenip “kötü biriyim ben ya” diyecek değildi Subaru. Kendince doğru olduğuna inandığı şeyi yapmıştı. Şimdi bunu inkâr ederse bugüne kadar ona inanıp peşinden gelen arkadaşlarına bakacak yüzü de olmazdı.

Ama aynı zamanda, inkâr edemeyeceği bir gerçek de ortada duruyordu.

——Subaru’nun kimin yaşayıp kimin öleceğine karar verdiğini söylemişti.

“Ölümden Dönüş Otoritesi” sayesinde Subaru, değer verdiği insanların kaderini değiştirmişti.

Ölmekten, birbirlerini yaralamaktan, sevdiklerini kaybetmekten, birbirlerini anlama fırsatını kaçırmaktan başka şansı olmayan insanların o kaçınılmaz kaderlerini bükmüş ve onları yaşatmıştı.

Subaru’nun kararları ve eylemleri sayesinde etrafında ölen veya mutsuz olan insanların sayısı azalmıştı kesinlikle.

Ancak Natsuki Subaru, herkesi kurtarabilmiş değildi.

Onları kurtarmamaya veya kurtaramamaya -isteyerek ya da istemeyerek- karar verip zamanı geri sarmadan ilerlediği gerçeği, sarsılmaz bir şekilde oracıkta yatıyordu.

Düşmanlarının hepsini yok etmiş falan da değildi.

Ama düşmanlarının hepsini de kurtarmamıştı. Kurtaracaklarını ve kurtarmayacaklarını Subaru neye göre karar vermişti peki ya?

Todd, bunun Subaru’nun kişisel keyfi olup olmadığından korkmuştu işte.

Vincent: “Hayır, aksine Natsuki Subaru. Bu senin başkalarına karşı duyduğun sevgi ya da nefretle bile ilgili değildi ki.”

Subaru: “…Ha?”

Todd’la arasındaki o kapanmaz uçurumu tekrar hatırlayan Subaru’yu başını iki yana sallayan Abel’in sözleri durdurdu.

Nefesini tutup başını kaldıran Subaru’ya, Abel şöyle dedi…

Vincent: “Öznel insani yargına göre kimi kurtarıp kimi kurtarmayacağını seçsen yine anlardım. Ancak sen, tiksindiğin insanları bile kurtarıyorsun. Tıpkı benim gibi.”

Subaru: “Öyle bir şey…”

Yok, diye kestirip atmak istedi ama devamını getiremedi Subaru.

Subaru’nun Abel’den ölüm kalım anında onu terk edecek kadar nefret edip etmediği, kendi içine derinlemesine sorması gereken bir soruydu ama tiksindiği birine el uzattığı gerçeği de ortadaydı.

Ulaşamadı. Yine de Subaru, Todd’a bile elini uzatmaya çalışmıştı.

Vazgeçmedi. Çelişkiler içinde kıvranırken bile Subaru, bugüne kadar Louis’le yan yana olmuştu.

Tiksindiği kişiye bile el uzattığını söylerken haklıydılar, aynen öyle yapmıştı.

Vincent: “――Krallıktan gelenleri de al ve Vollachia’yı terk et.”

Şaşkın şaşkın kendi yaptıklarını sorgulayan Subaru’ya o ani sözler tır gibi çarptı.

Gözlerini yavaşça kaldırdığında elindeki bıçağı meyve sepetine geri bırakan Abel’in yüzündeki öfkeli ifadenin silindiğini, o her zamanki ifadesiyle konuştuğunu gördü.

Tavırlarındaki değişime ve sözlerinin içeriği karşısında donup kalan Subaru’ya karşı konuşmaya devam etti…

Vincent: “Bu noktadan itibaren İmparatorluğumuz Büyük Felaket’e karşı savaşa sürüklenecektir. Kurmaya çalıştığım oyun tahtasıyla kritik kısımlar uyuşmasa da elbet bir yolunu bulurum. Burada sana ihtiyaç yok.”

Subaru: “Ne…”

Vincent: “Yeterince saçmalık dinledim. Niyetin ne olursa olsun, olan oldu torba doldu. Sebebin doğrusunu da yanlışını da sorgulamak faydasızdır.”

Bu sözleri, Subaru’dan ziyade kendisine yönelikti.

Subaru’yla olan o duygusal atışmayı da duygularının öldüğü o atışmayı da hepsini bir kenara fırlatıp tek taraflı olarak konuyu kapatmaya çalışıyordu Abel.

Bu onun için çok da alışılmadık bir davranış değildi.

Duygusal anında da duygularının öldüğü anda da bahsi geçen Chisha ismi, Subaru’ya da tanıdıktı.

Söyleyiş tarzına bakılırsa Chisha görünüşe göre İmparatorluk Başkenti kuşatması sırasında hayatını kaybetmişti, Subaru’nun neden onu kurtarmadığını sormak Abel’in asıl niyeti olmalıydı.

O niyetlerini örtbas etmeye çalışan Abel, böyle şeyler aslında hiç ama hiç yaşanmamış gibi davranmaya yeltenecekti.

Vincent: “Ülkene dönmek için hazırlıklarını yap. Sınırı geçmen için gereken tüm düzenlemeler yapılacaktır. Geri kalan şeyler, İmparatorluğun―― benim meselemdir.”

Kendine hitap şeklini düzeltmesi, Abel rolünü bir kutuya kilitleyip İmparator Vincent Vollachia olarak yola devam etme kararının bir göstergesiydi.

Ve bunun onun için ne kadar büyük bir anlam taşıdığını, ne kadar ağır bir yükü sırtlanmak zorunda kaldığı için bu kararı verdiğini, Subaru anlayamazdı.

Natsuki Subaru, Vincent Vollachia’yı anlayamazdı.

Vincent Vollachia da Natsuki Subaru’yu anlayamazdı.

Böylece bu verimsiz zaman dilimi, karşılıklı kan dökülmesiyle sona erip——

Todd: “Sen bir canavarsın. O zombiden bile betersin.”

Anlaşılamaz diye, aradaki o uçurum doldurulamaz diye, ayrılık kaçınılamaz diye; öyle kafalarına göre hüküm verip, öyle kafalarına göre karar verip, öyle kafalarına göre bitirip…

Böyle bitirildiğinde de pişman olacak sen değil miydin be, süzme salak!

Subaru: “Hop, Abel.”

Arkasını dönüp, “Konu kapandı” tavrıyla kapıya yöneldi İmparator. Onun uzaklaşan ince sırtına seslendiğinde İmparator sessizce nefes verip adımlarını durdurdu.

Olduğu yerde, o buz gibi gözleri ve ifadesiyle arkasına dönüp…

Vincent: “İdrak et artık. Ben Vincent Vollachia’yım, Abel diye bir adam――”

Subaru: “――Kes sesini lan. Sık dişlerini bakalım!”

O suratı… Her şeyi kafasına göre bitirip “Hadi defol git” diye ahkâm kesen o burnu havada suratı… O nefret edilesi, gerçek hislerini ve her şeyi içine gömen o suratı… En başından beri sinirden köpürdüğü, gıcık olduğu o suratın tam ortasına Subaru o ufacık, kana bulanmış yumruğunu gömüverdi.

Çok ama çok uzun zamandır yapmak istediği bir şeydi bu.

#İçimizin yağları eridi valla. Çoklu kişilik bozukluğun var anladık adam, yok benmiş yok bizmiş kafana bi’ vuracağım göreceksin gününü diyerek Subaru’muz yumruğunu geçirdi ve çok da iyi yaptı. Bakalım Vincent ile Natsuki Subaru arasındaki ilişki nasıl devam edecek? Okumaya devam edelim!



5 2 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
5 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
Inline Geri Bildirimleri
Tüm yorumları görüntüle
Cantuz
17 Aralık 2025 22:13

Olaya bak. Siz kim oluyorsunuz da subaruyu eleştiriyorsunuz adam çocuk kaç kere ölüp durdu gene psikolojisini sabit tuttu. Siz gelip subaru keyfince karar veriyor diyonuz. Siz gidip duygularınızı öldürüp acımasızca çoluk çocuk herkesi öldürüyor bide subaruya laf ediyonuz. Subaru dinleme bunları. Ztn kafa kalmamış sende son kalan beyninle bunları düşünüyon aga.

Ali Arda
17 Aralık 2025 23:56

Niye herkes subaruya rollenior anlamadan bilmeden iki yüzüne bakan canına değer vermediğini canavar olduğunu falan söylüyor Subaru ağzını açmadan düşman ediniyor bu ara herhalde neyde çeviri için teşekkürler

Heisenberg
18 Aralık 2025 15:12

O kadar sövüp saymama rağmen Todd gerçekten bu son iki arc in en iyi karakterlerinden Bana göre çeviri için teşekkürler

yato zero
20 Aralık 2025 17:48

Elinize sağlık

bzkrtemin10__
8 Mart 2026 16:07

abi ben hep diyorum subaru fazla iyi diye. Çok kolay affediyor, çok kolay unutuyor çoğu şeyi. Bize biraz daha gri bir karakter lazım.