Sezon 4'ü izleme etkinlikleri ve çeviri yayınlamamızı takip etmek için discord.gg/rezeroturkce davetiyle Discord Sunucumuza katılabilirsiniz.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VIII, Bölüm 10 – “Kimse Bi’ Başına Kalamaz”

Kısım VIII, Bölüm 10 – “Kimse Bi’ Başına Kalamaz”

4 Aralık 2025 977 Okunma 39 dk okuma

Bölümün ortalama okuma süresi 29 dakikadır. İyi okumalar dileriz.



※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Bertiel

Ek Düzenleme: Qua

Redaktör: akari

Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa, Arda, Fatih, Drusus Carter, EcBur, ADSA, Rikka Fedaisi, Voi Van Astrea, Lavain, Ahmet B, Selim K, Spacepire

Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!

Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

——Bayılmak ve uyumak… İkisi de bilincin şalteri indirmesi demekti ama neden bu kadar farklı hissettiriyorlardı?

Şüphesiz ki bayılma ve uyuma konusunda dünyanın sayılı uzmanlarından biri sayılabilecek Subaru bile bu ikisinin nasıl farklılaştığını tam olarak çözebilmiş değildi.

Hem bayılmanın hem de uyumanın bedeni dinlendirme işlevi sağladığına emindi fakat -ona göre- bayılma, bu etkinin ancak yarısını sağlayabiliyordu.

Belki tamamen psikolojiktir ama hissettiği buydu.

Muhakkak bunun sebebi de bir insanın uyumasıyla bayılması arasında çevresindekilerin hislerindeki uçurumdu.

İnsanın kimseyle bağı yoksa ve endişelendirecek kimsesi kalmamışsa belki de bayılmakla uyumak arasında bir fark kalmazdı.

Yine de——

Subaru: “――Ah.”

Göz kapakları titredi ve boğazından cılız bir iç çekiş dökülüverdi.

Böylesine cılız ve güven vermeyen bir hareketle bilincini gerçekliğe geri çeken Natsuki Subaru, yavaşça karanlıktan uyandı

Subaru: “――――”

Subaru, kıyıya varmasıyla bu gerçeklikten yüzünü kaldırırken bi’ anlığına da olsa nefes almayı unuttu.

Görüş alanına giren şey yabancı bir tavandı―― kim bilir kaçıncı kez böyle bilmediği bir yerde uyanmış ve nerede olduğunu anlamak için zihnini zorlamıştı?  

Ancak normalde yalnız başına yaptığı bu etkinlik, bu sefer öyle değildi.

???: “…Oh, sonunda uyandın, sanırım. Subaru iflah olmaz uykucunun tekisin, doğrusu.”

Subaru: “Beatrice…”

Yabancı tavanı seyreden Subaru’nun görüşünü şirin mi şirin, tanıdık bir yüz kapatıverdi.

Düşük kaşlarıyla, soluk renkli gözleriyle Subaru’ya bakan -muhtemelen Subaru’yla uyanma fırsatına en çok sahip olan kız- Beatrice’ti.

Beatrice, Subaru’nun görüş alanına girdiğinde de Subaru yatakta duran elinin tutulduğunu fark etti; dudaklarına hafif bir tebessüm yayıldı.

Subaru: “Yoksa… bunca zamandır elimi mi tutuyordun?”

Beatrice: “Elbette, sanırım. Betty, Subaru’nun ortağıdır, doğrusu. Ayrıca Subaru başına buyruk şekilde her yere fazla gitmeye de meyilli, sanırım. Zincirlenmekten hoşlanmıyor olsan da seni dizginlemenin en etkili yolu el ele tutuşmaktan geçiyor, doğrusu.”

Subaru: “Beklendiği gibi kişiliğimi gerçekten de iyi çözmüşsün…”

Verecek hazırcevabı bulamayan Subaru, Beatrice’in o somurtkan ifadesine karşı yalnızca kıkırdayabildi.

Zincirlense de yapılması gerekeni yapacak bi’ yol her zaman bulurdu ama kendisine uzanan bir eli elinin tersiyle itmek de her zaman yürek burkucu olurdu.

Subaru acıya karşı hassastı, bu yüzden onu durdurmanın en etkili yolu da buydu.

Subaru: “Eee, peki burası neresi? Şu an ne yapı…”

Beatrice: “Subaru sakinleş, sanırım. Pek çok şey hakkında endişelenmeni anlıyorum ama… ondan önce bi’ etrafına bak, doğrusu.”

Subaru: “Etrafıma mı?”

Neler döndüğünü öğrenmek için can atan Subaru’ya karşı ciddiyet takınan Beatrice, parmağını dudaklarına götürdü.

Huzursuz ve sabırsız hisseden Subaru olduğu yerde kaldı, Beatrice’in tavsiyesine uyarak ondan ve tavandan başka şeylere bakmak için gözlerini kırpıştırdı.

Ardından nefesi kesiliverdi.

――Etrafındaki yataklarda dinlenen, horul horul uyuyan pek çok insan gördü.

Subaru: “――――”

Kabin hiç de geniş sayılmazdı. Subaru’nun yattığı tek yatakla bile kabinin yarısı kaplanmıştı. Bu daracık kabinin içine, ondan fazla insan sıkış tıkış doluşturulmuştu.

Üstelik, bu akılalmaz bir toplanmaydı.

Subaru: “Tanza, Garfiel? Hiaingiller, Louis, hatta Utakata bile…”

Beatrice: “Bu kadarla sınırlı da değildi, sanırım. Betty bir eli kapmış olsa da diğerini…”

Uyarı üzerine Subaru; sadece sağ elinin Beatrice tarafından değil, sol elinin de tutulduğunu fark edip o yöne döndü. Oracıkta eline sıkı sıkıya yapışmış, vücudunun üst kısmı yatağa uzanmış hâlde uyuyakalmış kişi――

Subaru: “――Petra.”

Kafasına iliştirdiği kocaman kurdelesiyle minyon kızın uyuyan yüzü bile aşırı şirindi.

Elini tutabilmek için kim bilir ne zorlukların ve engebeli yolların üstesinden gelmişti ki? Minyon kızın “güzel görünmeliyim” kaygılarına rağmen kirle kaplanmış o seyahat kıyafetleri hiç de alışık olduğumuz bir manzara değildi.

O hâlde olması da buraya gelmeyi sonunda başardığının kanıtıydı.

Beatrice: “Ama Petra’nın yapmak zorunda kaldığı en zor şey de Subaru’nun elini tutma şansını kapmaktı, doğrusu. Herkes kıyasıya mücadele etti, sanırım.”

Subaru: “Oyoy, uyurken herkes elimi tutmak için kapıştı mı diyorsun yani? Valla her şekilde çok aptalca bi’ kapışmaymış gibi geliyor…”

Beatrice: “Aptalca değildi, doğrusu.”

Bu şakaya az daha gülecekti ki Beatrice’in dingin sesini duymasıyla vazgeçti.

Gözleri fal taşı gibi açılan Subaru’ya, Beatrice sıkıca tutmaya devam ettiği elini kaldırıp gösterdi ve…

Beatrice: “Hepimiz Subaru için gerçekten endişelendik, sanırım. Subaru’nun elini tutmak -sadece bununla bile- Subaru’ya yardım edecekse her şeyi yaparız, doğrusu.”

Subaru: “――――”

Beatrice: “Subaru burada oluşunun ne kadar önemli olduğunu biraz olsun idrak etmelisin, sanırım. Uzun zamandır Betty’nin sana tekrar ve tekrar söylediği şey bu, doğrusu.”

Sessiz ve sanki biraz da bıkkınlık barındıran bir tonda konuşsa da Beatrice’in sözlerinde devasa bir şefkat saklıydı.

O gözleriyle, o sesiyle böylesi şeyler söylerken kayıtsız da kalamazdı ki.

Subaru bile etrafındakilere bi’ etkisi olmadığını ya da değer görmemesi gerektiğini düşünecek kadar da ileri gitmezdi ama――

Subaru: “…Sırf küçüldüğüm için herkes aşırı korumacı kesilmiş desene.”

???: “Öyle mi acaba? Şahsen etrafındakilerin aşırı korumacılığını düşüneceğine, önce niye küçüldüm diye kafa yormanı yeğlerdim Natsuki-san.”

Subaru: “――!”

Duyduğu sesle aniden Subaru’nun omuzları yerinden oynadı.

Beklenmedik bir şekilde araya giren bu ses, dar kabinin girişinden geliyordu. Yana kayan kapıyı açıp başını uzatan o yumuşak yüz hatlarına sahip gıcık herifti.

Subaru: “Otto?!”

Otto: “Ta kendisi ama… çok da bağırma. Petra-chan ve Garfiel bizi böyle görürse üzülür.”

Subaru: “Üzülür mü…”

Otto: “Şey gibi düşün: Senin uyanmanı bekliyorlar, yani uyandığında seninle ilk konuşan kişi olmak istiyorlar Natsuki-san. Ama benim böylece ortaya çıkıp bu fırsatı çaldığımı duyalarsa benden nefret edip ağzıma ederler.”

Subaru: “Ho, yavşağın tekisin demek.”

Otto: “Natsuki-san küçülmüş olsan da ağzın her zamanki gibi.”

Parmağını dudaklarına götürüp sesini alçaltan genç adam―― Otto, kabinin etrafına bakındı.

Sıkıntılı bir ifade takındı, odanın içi o kadar kalabalıktı ki neredeyse adım atacak yer yoktu. Otto bezmiş görünüyordu ama bir şekilde basacak bir yer buldu ve yatağa doğru yürüdü,

Otto: “Beatrice-chan, sen de diğerleri gibi Natsuki-san’a göz kulak olduğun için teşekkürler.”

Beatrice: “Zahmetli bi’ iş değildi, sanırım… Daha da önemlisi onlara haber verecek misin, doğrusu?”

Otto: “Tabii, Natsuki-san’ın uyandığını herkese duyuracağımdan şüphen olmasın ancak…”

Beatrice ona sitemkâr gözlerle bakarken Otto acı bir tebessümle kelimeleri yayarak konuştu. Tane tane söylediği sözcüklerin daha bi’ ağırlık kazanmasını sağlarken yatakta uzanan Subaru’ya çevirdi bakışlarını.

Otto: “Madem şanssızlık eseri Natsuki-san’ın uyanışına denk geldim, ortalık karışmadan önce şahsi sitemlerimi iletmek isterim.”

Subaru: “İ-İyi yürek yemişsin…”

Otto: “Eh, tüccarım ne de olsa.”

Şapkasız başına dokunan Otto, art niyetten arınmış bir yüzle gülümsedi.

Bu gülümseme, Subaru’ya düşmanlarının bakışlarının verdiği o tekinsiz ürpertiyi ya da Tanza’nın gazabını üzerine çektiğinde hissettiği o soğukluğu anımsattı; bu hisle sarsılan Subaru derin bir nefes aldı.

Vollachia İmparatorluğu’na kısmen savrulmuş olsa da Subaru sonrasında patlak veren sorunların kendisiyle alakası olmadığını kabul edip inanıyordu ama insanları endişelendirdiği de inkâr edilemezdi.

Ne tür sitemlerle karşılaşırsa karşılaşsın, hepsini olgunlukla göğüsleyecekti.

Subaru: “Tamamdır, o hâlde çıkar bakalım ağzındaki baklayı. Zihnim resmen burada talim görüp kendini pişirdi. Öyle yarım yamalak laflarla beni yıkabileceğini de sanma.”

Otto: “Kendini ne biçim övüyorsun ya sen? Neyse zaten sana uzun uzadıya nutuk çekecek de değilim. Sana birkaç kelam edecek tek kişi olmadığım için kısa keseceğim. ――Natsuki-san.”

Subaru: “Hıhı?”

Otto: “――Sağ salim kavuşabildiğimiz için, bir araya gelebildiğimiz için çok mutluyum. Bizi bu denli endişede bırakma lütfen.”

Subaru: “――――”

Uzattığı eli, Subaru’nun ufacık omzuna “pat” diye kondu.

Otto’nun o narin yüz hatlarının aksine daha güçlü olan parmaklarının omzunun üzerinde hafifçe titrediğini hisseden Subaru’nun boğazı düğümlendi.

Otto sıkıca kaşlarını çattı, o sözler dudaklarından dökülürken burnu kırıştı; her zaman olaylara ve kendine dışarıdan tarafsız bir gözle bakmayı alışkanlık edinmiş Otto’nun artık zapt edemediği duyguları çözülüverdi.

Subaru: “Grr…”

O çelikleşmiş mentali de her şeyi göğüsleme kararlılığı da hepsi tuzla buz olmuştu.  

Otto’nun dudaklarından dökülen bu bitirici vuruş, Natsuki Subaru’nun savunma duvarlarını acımasızca yıkıp arkasındaki savunmasız ruha ölümcül bir darbe indirdi.

Kısacası, bu düpedüz şerefsizce oynamaktı.

Otto: “Her hâlükârda bu yöntem en çok da Natsuki-san’ın üzerinde işe yarıyor gibi, değil mi?”

Subaru: “Seni… seni var ya!..”

Tüm vücudu titreyen, dağılmanın eşiğindeki ifadesini zorla bir arada tutan Subaru’nun karşısındaki Otto’nun yüzüne cüretkâr, sakin ve imalı bi’ tebessüm yerleşti.

Subaru, ensesinden yakalanan ve hareket kabiliyeti kısıtlanan bi’ kedi gibi yenilmişti; utansa da yüzünün kızarmasına engel olamamıştı. ――Yoo, başka yöntemler de vardı. Şerefsizce alt edildiği için Otto’ya karşı saldırı olarak -bu tam bir zafer sayılmasa da en azından- onun mutlak bir galibiyetle sıvışmasına izin vermemesinin bir yolu vardı.

O yol da――

Subaru: “Aaah! Tamam lan tamam, sen kazandın be, Otto yavşağın tekisin!!”

Otto: “Eh!?”

Yüzü kıpkırmızı hâlde, şeytani bir sırıtışla Subaru yüksek sesle yenilgisini ilan etti. Bunu duyduğu saniyede Otto’nun yüzü kireç gibi oldu ve çığlık attı.

Subaru’yla Otto’nun bu atışması odada yankılanınca doğal olarak bunu duyan uyuyan yoldaşları——yoo, daha doğrusu uyuyan aslanlar da birer birer uyanmaya başladı.

Neşenin de sitemin de böylece birbirine karışmasıyla beraber, sevinçle keder patlaması yaşandı.

O gürültülü kabinin içinde, başı dertte olan Subaru ve Otto’nun yanı başında olan biteni başından beri izleyen Beatrice yanağına elini dayadı ve…

Beatrice: “Şunlara bak hele… Hepsi resmen çocuk gibi davranıyor, sanırım.”

Diyerek sanki tek seyirci kendisiymiş gibi bir tavırla o manzarayı şefkatle süzüverdi.

△▼△▼△▼△

——İmparatorluk Başkenti Lupugana’dan halkın toplu tahliyesi.

Bu, Subaru baygınken yürütülen ve hayati önem taşıyan operasyondu. Subaru bu eylemi üstlenen büyük grup arasında, mühim şahısların tahliyesi için tahsis edilmiş olan ejder arabasının kabininde gözlerini açmıştı.

Çok sayıda yer ejderince çekilen bu araç, hem tahliye hem de iyileşme döneminde kullanılabilen olağanüstü bir tasarımdı, âdeta yürüyen bi’ yatakhane gibi düşünebilirsiniz. Böylesine özel bir muamele, Subaru’nun İmparatorluk Başkenti’nden özel olarak çıkarıldığını gösteriyordu.

Hiain: “Kanki! Sağ salim dönmene valla öyle bi’ sevindim ki! Yoldayken güçten düşünce ve ne âlemde olduğunu da bilemeyince yeminle ecel terleri döktüm!”

Weitz: “O sakallı herif geberse pek umurumda olmazdı ama sen gittin mi Tabur’un işi de biterdi… Ölümün kıyısına gelirsen kalkan olarak beni ya da bi’ başkasını kullanmaktan çekinme…”

İdra: “Weitz’in üslubu beni rahatsız etse de katılmak durumundayım. Schwartz, döndüğün için gerçekten de mutluyum. Hem Tabur’un bir üyesi hem de şahsım adına.”

Bu kişiler, Gladyatör Adası’ndan beri Birlik olarak ona sadakatle eşlik eden; Hiain, Weitz ve İdra’dan oluşan o üçlünün, Subaru’nun uyanmasını bekleyen o grubun tepkileriydi.

Savaş sırasında onunla omuz omuza olan İdra bir yana, ondan ayrı düşen Hiain ve Weitz şüphesiz çok endişelenmiş olmalıydılar.

O üçünden özür dilemesi gereken tek sebep bu da değildi…

Subaru: “Kusura bakmayın. Bayıldığım için herkesin üzerindeki güçlendirme de kalkmış olsa gerek…”

Weitz: “Dert etme… Neyse ki bunu yitirdiğimizde çoktan tahliyeye başlamıştık bile.”

Hiain: “Aynen öyle! Kesilen ve neredeyse nalları dikecek olan o adam da keltoş kılıklı şu herifti, yıkılan bir sütunu tutmakla başı ağrıyordu. Vali orada olmasaydı ayvayı yemişti…”

Weitz: “Sana bundan bahsetme dememiş miydim lan!..”

Her zamanki gibi -Weitz’in Subaru’ya olan ince tavrı- Hiain’in patavatsız yorumuyla piç oluverdi. İkilinin didiştiği sahneyi gören İdra omuzlarını silkti.

“Aslanın Kalbi”, İmparatorluk Başkenti’nin tam göbeğinde devre dışı kalmasından dolayı tehlikeyle burun buruna gelmiş olmalıydılar.

İdra: “Weitz’in dediği gibi dert etme Schwartz. Peşinden gelmeye karar verdiğimiz andan itibaren, başımıza gelecek her şey bizim sorumluluğumuzdaydı.”

Subaru: “Ama…”

İdra: “Ve ‘dert etme’ desem de kendini yiyip bitireceğini de biliyorum. ――Tartışmanın geri kalanını seni bizden daha uzun süredir tanıyor gibi görünen o hanımefendilere bırakıyorum.”

Her zamanki gibi İdra konuşmayı mantık çerçevesinde toparlamakta ustaydı.

Bu sayede de sadece duygusal itirazlar sunabilen Subaru’nun sesi kesildi. İdra, hâlâ birbirleriyle boğuşan Hiain ve Weitz’le beraber kabinden çıktı.

Üçü böylece çıkarken minyon bir figür onları takip etmek üzere hareketleniverdi.

Subaru: “Tanza.”

Tanza: “…En önemli anda işe yarayamadığım için özür dilerim. Schwarz-sama’nın geri dönmüş olmasına gerçekten çok sevindim.”

Kederle başını öne eğen Tanza, resmî bir tonla cevap verdi.

İmparatorluk Başkenti’nde ayrı düştükleri zamanı düşündükçe Tanza’nın kendi güçsüzlüğünden dolayı pişmanlıklarını anlayabiliyordu. Ama o bezgin ifadesinin tek nedeni bu değil gibiydi.

Subaru: “Bu hâlin ne? Bi’ şey mi…”

Tanza: “――Olmadı. Bu, şu anda Schwartz-sama’yla masaya yatırabileceğim bir mevzu değil. Lütfen dinlenip herkesle gönlünüzce özlem giderin.”

Bir anlık tereddütten sonra, Tanza da daha fazla bir şey söylemeden kabinden çıkıp gitti.

Onun cılız sırtına doğru uzanmaya çalışsa da Subaru’nun iki eli de işgal altındaydı. Yine de Subaru’nun kalbi resmen ona haykırıyor, Tanza’yı böylesi bi’ yüzle yalnız bırakmak hiç mi hiç istemiyordu.

O yüz ifadesinin sebebini daha sonra mutlaka öğreneceğine dair kendine söz verip kalbinin derinliklerine gömüverdi.

Ardından da――

???: “――Subaru.”

Az önce kabinden ayrılanları uğurlamasının ardından; tam o anda sanki ona seslenmek için sabırsızca o anı kolluyormuş gibi gümüşi bi’ çan, o hayat dolu sesiyle nazikçe kulaklarına ulaşıp çınlayıverdi.

Subaru: “――――”

O sese tepki verip de yüzünü ona dönmesi için gereken süre kalp atışı kadardı.

O kızı endişelendirmiş olmanın verdiği huzursuzluk, yüzüne bakamamanın mahcubiyeti ya da yersiz bir gururdan da değildi.

Mesele bayağı basitti: Subaru’nun kendini zihnen hazırlamaya ihtiyacı vardı.

Ne de olsa――

Subaru: “Emilia.”

Çünkü sadece ismini söylemesi bile Subaru’nun kalbini tatlı, içini kıpır kıpır ediyordu.

Subaru’nun gergince ismini söylemesiyle o kızcağız―― Emilia nazikçe gülümsedi.

Emilia: “Hıhı, seni sonunda tekrar gördüğüm için çok mutluyum… Yine de bu kadar uzaktayken bile bir sürü arkadaş edinmişsin ya, Subaru. Geeerçekten de içime su serpildi.”

Subaru: “Arkadaş…”

Emilia: “Hıhı. Ne de olsa Subaru, herkes senin için geeerçekten de çok ama çok endişelendi ve bir an olsun yanından ayrılmadılar.”

Emilia’nın sözleriyle Subaru, az önceki o kalabalık kabin manzarasını hatırlayarak başını öne eğdi.

Onları endişelendirdiği için pişmanlık duyuyordu. Kötü huyu yüzüne vurulduğunda da suçlu hissetmekten kendini alamıyordu fakat her şeye rağmen…

Subaru: “Ben… bayağı şanslı bir adamım.”

Emilia: “Orası kesin. Ama ben Subaru’nun daha da mutlu olmasını istiyorum, o yüzden bu kadarcık mutluluk hiç ama hiç yeterli değil.”

Subaru: “Uğruma yaptığın onca iyilikten sonra bile mi?”

Emilia: “Peki ya sen Subaru, uğruma yaptığın onca şeyden sonra hiç tatmin olup ‘bu kadarı yeterli olsa gerek’ dediğin bi’ an oldu mu hiç?”

Başını hafifçe yana eğen Emilia’nın o güzeller güzeli gümüşi saçlarının narin omuzlarından aşağı bi’ şelale gibi akışını hisseden Subaru da diyecek söz bulamayıp tamamen kapana kısılmıştı.

Haklıydı. Sevdikleri uğruna bir şeyler yapmak istediğinde asla yaptığının yeterli olup olmadığını düşünmezdi, aksine “daha fazlasını yapabilir miyim” diye kafa yorardı.

Subaru’nun bu hâlini gören Emilia da “Hehe” diyerek kıkırdadı.

Emilia: “Eee? Dediğim yanlış değilmiş, di’ mi? Biricik Şövalye’m.”

Subaru: “…Öyle. Ayrı düştüğümüzden beri çok büyümüşsün, seninle gurur duydum ama özledim de Emilia!”

Emilia: “Emilia?”

Subaru: “…Yoo, yani… Emilia-tan.”

Soru tekrar sorulunca Subaru ona hitap ettiği ve uzun süredir unuttuğu ismi anımsadı.

Evet, Subaru’nun çok önemli, çok kıymetli, çok sevgili ve düşündüğünde kalbini darmaduman eden kıza seslenişi buydu.

Emilia’ya o isimle seslenir seslenmez, içine tarif edilmez bi’ huzur doldu.

Subaru bu hissin tadını çıkarırken…

Petra: “Emilia-neesama! Artık Subaru’yla konuşma sırası bizde!”

Subaru ve Emilia arasındaki o uzun zamandır beklenen şefkatli atmosfer, küçük elini kaldırarak varlığını belli eden genç kızca―― Petra tarafından bölünüverdi.

Az önceki hengameden sonra uyanan ve ardından gelen kaos yüzünden kavuşmayı ağız tadıyla kutlayamayan Petra, yuvarlak gözlerinde öfke kıvılcımları çakarken kavuşma fırsatını havada kaptı.

Petra: “Henüz Subaru’yla doğru düzgün konuşamadık. ――Sinsice içeri sızan Otto-san hariç tabii.”

Otto: “Iğh. Yok artık, sinsice falan girmeye çalışmıyordum…”

Garfiel: “Hoppla? Ve de cuppala? Bahanelere bak hele, Otto-ani. Ne tür bahaneler sıkaca’nı dört gözle bekliyoruz de’ mi? Buraya böylece sinsice sızman muhteşem benli’imi bile incitti, bilesin…”

Otto: “Garfiel bile mi üstüme geliyor yahu?!”

Garfiel omuzlarını hayal kırıklığıyla düşürüp kederli bir poz kesti. Onun hamlesi bir de Petra’nınkinin üzerine eklenince Otto gözlerini fal taşı gibi açıp haykırmasına sebep oldu.

Ardından Beatrice, sanki düşene bir tekme de o atarmışçasına “Haklılar, doğrusu” diyerek lafa girdi.

Beatrice: “Betty duydu, sanırım. Otto bizzat ağzıyla söyledi, Petragillerin haberi olmasın diye gizlice Subaru’yla konuşmaya geldiğini, doğrusu.”

Emilia: “Hı, öyle mi? Otto-kun, sana hak versem de hepimiz Subaru için endişeliydik, o yüzden mızıkçılık yapmamalısın.”

Otto: “Benden yana kimsecikler yok mudur be! İtibarımın ayaklar altına alınmasını geçtim, bu sözler resmen canımı yakıyor ya!”

Beatrice’in sırtından vurması ve Emilia’nın da buna safça çanak tutmasıyla fırçayı yiyen Otto; işlediği günahların bedelini misliyle öderken göğsünü tutuyordu.

Böylesine şamatacı bir gruba bakıp gülerken…

Frederica: “Otto-sama’nın kötü huyları bir yana… Emilia-sama, Beatrice-sama ve tabii ki Petra’nın yüzü hiç gülmüyordu, kavuşabildiğimiz için çok mutluyum.”

Frederica bunu yumuşacık bir sesle dile getirdi.

O da Petra gibi hizmetçi üniformasını çıkarmış, seyahat kıyafetlerini çekmişti ki bu kırk yılda bir görülecek manzaraydı. Ancak Subaru hemen ardından, bundan daha da nadir bir manzarayla karşılaşınca şaşırdı.

Gülümseyen Frederica’nın göz pınarında bir damla yaş birikmişti, ha aktı ha akacaktı…

Petra: “F-Frederica-neesama, ağlıyorsun musun?”

Frederica: “Hı? Ah, k-kusura bakmayın. Sadece, nasıl desem, üzerimden dağlar kadar yük kalktı… Hiç yakışmadı bana.”

Subaru: “…Yoo, hiç de bile. O kadar endişelenmişsin benim için.”

Frederica’nın gözyaşları onu şaşırttı ama şaşkınlıktan öte, içi minnetle dolup taşıyordu.

Frederica’nın dediği gibi; kayıp olan Subaru ve Rem’i bulmak için yollara düşmüşler, buraya gelene kadar kim bilir ne badireler atlatmışlardı.

İç savaşın pençesindeki bir İmparatorluktaydılar, sınırları geçmek her babayiğidin harcı değildi.

Subaru’ya ulaşmak için önlerine çıkan dağ gibi engelleri aştıkları belliydi.

Subaru: “Gerçekten, her birinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum.”

Garfiel: “Heheh, bizim gibi muhteşem benlikleri olanlar için buraya gelmek çocuk oyunca’ydı. Kaptan olmadan muhteşem benli’imiz bi’ türlü dikiş de tutturamıyo’ zaten.”

Petra: “Evet, Garf-san’ın dediği gibi… Ufacık kalmış olman şaşırttı ama.”

Garfiel burnunu kaşıdı, gülümseyip başını sallayan Petra da sonunda söze karıştı.

Elbette, sadece hepsinin bir araya gelmesiyle “iş bitti” de denemezdi―― en azından Subaru’nun şu anki hâliyle. Bacak kadar kalmış bir Subaru’yla Lugunica Krallığı’na dönmeye hiç mi hiç niyetleri yoktu.

Natsuki Subaru, on sekiz yaşındaki delikanlı hâline dönmedikçe Emilia’nın yanında dimdik de duramazdı.

Subaru: “Iıı, Beatrice… öhöm! Beako, yan yana olmaktan rahatsız olmazsın di’ mi?”

Beatrice: “Aynı göz hizasında olmakta bir sakınca yok, sanırım. Ama Betty şimdiden Subaru’nun kucağında olmayı özledi, doğrusu. O yüzden büyük bir Subaru daha makbule geçerdi, sanırım.”

Petra: “Ben de! Bence de büyük Subaru daha iyi. Şu anki Subaru’nun da tatlı ve şirin olduğunu düşünüyorum ama…”

Emilia: “Oh, demek sen de onu şirin buluyorsun. Böyle düşünen tek kişi olmadığıma sevindim.”

Emilia’nın sohbete verdiği bu hafiften frekansı bozuk cevap, kabin içinde gevşemiş bir havanın yayılmasına vesile oldu.

Subaru, bu tarif edilemez şefkatli atmosferde, hasret kaldığı Emilia kampının nostaljisini iliklerine kadar hissetti ve ruhu derin bir huzurla doldu.

Vollachia İmparatorluğu’na savrulduğundan beri Shudraqlılar, Flop, Medium ve sonrasında Gladyatör Adası sakinleriyle zaman geçirmiş; hepsiyle birlikte Pleiades Taburu’nu kurmuştu. Ancak bu kavuşmanın atmosferi bambaşkaydı.

Tanıştığı herkes kıymetli olsa da ondan bu kadar uzun süre ayrı kalan bu yuvanın yeri başkaydı, Subaru bunun paha biçilemez değerini sindire sindire anladı.

Subaru: “Ama beklendiği gibi, sanırım Roswaal ya da Ram gelemedi. Yoo, sadece Emilia-tan’ın burada oluşu bile kalbim için zorlayıcıydı.”

Subaru, kabinde göremediği yüzlerden bahsederken acı bir tebessüm etti.

Meili de ortalıkta yoktu ama durumu gereği Emiliagillere eşlik etmek için sınırı geçmesi onun adına zor olurdu. Kuvvetle muhtemel, Ram’la birlikte malikânede kalıyordur ve――

Emilia: “Hı? Yoo, o konuda yanılıyorsun. Ram da Roswaal da burada, bizimle. Senin için geeerçekten de çok endişelendiler, Subaru.”

Subaru: “――Ne?”

Yüzünde tuhaf bir ifade olan Emilia’nın cevabıyla Subaru’nun düşünceleri tuzla buz oldu.

Emilia’nın güzel sesi zihninde yankılanıp Ram ve Roswaal’ın da onlarla geldiğini söylediğinde Subaru’nun gözleri şaşkınlıkla fal taşı gibi açıldı.

Roswaal’ın varlığı muazzam bir sürprizdi ama şimdilik bunu bi’ kenara bıraktı.

Çünkü asıl mesele Roswaal’dan çok…

Subaru: “Ram… o da mı burada?”

Petra: “Burada. Ram-neesama da senin için endişelendi, Subaru… Ah! Sakın ola bundan ona bahsetme, tamam mı?”

Subaru: “Bahsetmem. Aramızda. Lafını bile etmem ama asıl mevzu bu değil…”

Başını iki yana sallayan Subaru’nun beyninde, Petra’nın sözleriyle şimşekler çaktı.

Ram’ın burada olması şu anlama geliyordu――

Subaru: “Yoksa Ram… Rem’le çoktan kavuştu mu?”

Emilia: “Ah…”

Subaru soruyu sorar sormaz, kendisi hariç herkesin yüz ifadesi aniden gerildi.

Bu tepki, Subaru’nun en çok korktuğu şeydi.

Emiliagillerin “Subaru’ya söylemeyi unuttum” minvalindeki hâlleri, olayın Subaru uyurken gerçekleştiğini bas bas bağırıyordu.

――Ayrı düşmüş kız kardeşlerin, Ram ve Rem’in kavuşması.

Subaru: “AAAAA!!―― Ben de orada olmayı o kadar çok istemiştim Kİİİİ!!”

Emilia: “Ü-Üzgünüm, Subaru ama bir an önce kavuşmalarını istemiştik!..”

Subaru: “Biliyorum, biliyorum, süzme salağın tekiyim―― Hık!”

Yüzünü elleriyle kapatan Subaru, bu tarihi anı kaçırdığı için kendi aptallığına lanetler okudu.

Emiliagiller Subaru’yu teselli etmek için ellerinden geleni yaptılar ama bu kimsenin suçu değildi ve Subaru’nun yarası kapanacak gibi de durmuyordu.

İllaki bi’ suçlu olacaksa böylesine kritik bir anda uyuduğu için en büyük suçlu Subaru’nun ta kendisiydi.

Öyle olsa bile――

Subaru: “N-Nasıl geçti? İkisinin de tepkileri…”

Emilia: “Ihh, yani, ilk başta biraz tutuklardı… Ama geeerçekten de çok özel bi’ andı! Ben bile biraz ağladım!”

Subaru: “GAAHHĞĞĞ!”

Beatrice: “Emilia! Biraz insaflı olsana, doğrusu! Subaru acınası hâlde, sanırım!”

Emilia: “Eeeh! Üzgünüm, üzgünüm!”

Öyle olsa bile hayal kırıklığı zerre kadar azalmadı, Subaru’nun hüsranı olduğu gibi kaldı.

Cidden ağlamak üzereyken gözyaşlarını tutamayışı bu küçülmüş bedenin en gıcık yanıydı. Subaru pişmanlık gözyaşları dökerken bunu bir kez daha idrak etti.

△▼△▼△▼△

???: “――――”

Tam önünde elini uzatmak üzere olduğu kapının hemen ardından güçlü, gür bir haykırış işitti.

O yaygaracı ses ve içeriği karşısında donup kalan Rem, güzel kaşlarını çattı. Ne yapması gerektiği konusundaki tereddütle içi içini yiyordu.

???: “Uu, au?”

Rem: “…Üzgünüm. Onu görmek istiyorsun, biliyorum Louis-chan.”

Rem’in hemen yanında, beline sıkıca sarılmış olan Louis, meraklı gözlerini kaldırmış ona bakıyordu.

Baygın yatan Subaru kendine gelir gelmez Louis aslında bizzat onunla konuşmak istemişti ama kendini tutup Rem’in yanına koşmuştu.

Sonra da elinden çekiştirip onu Subaru’nun yattığı odaya kadar getirmişti――,

Rem: “――――”

Kabinin içinden gelen sesler Subaru ve yoldaşlarına aitti.

Böyle söyleyince kulağa “dış kapının mandalı” gibi gelebilirdi belki ama görünen o ki bu arkadaşlar Rem’le de yakından ilişkiliydi. ――Tıpkı Subaru’yla arasında gerçek bir bağ hissedemediği gibi, onlarla da gönül bağı kuramıyordu.

Rem: “Kötü insanlar değiller, bunun farkındayım.”

Aralarında tanıştığı ilk kişi olan Emilia’nın başını çektiği bu grup, hem Rem’i hem de Subaru’yu bulmak için kalkıp gelmişti. Yoldaşlarına karşı bariz bir şekilde düşünceli, gözü kara ve her şeyden önemlisi iyi insanlardı.

Duyduğuna göre geçiş yasak olmasına rağmen İmparatorluk’la sınırı olan Krallık’tan çıkıp gelmişler, hiç alakaları olmayan bir iç savaşa dahil olacak kadar ileri gitmişlerdi.

Bütün bunlar İmparatorluk’taki iç savaşın ortasında kalan Subaru’yu―― daha doğrusu, Subaru ve Rem’i kurtarmak içindi.

Tıpkı Rem’in de İmparatorluk’taki bu karmaşadan kaçıp kurtulamaması gibi――

???: “――Barusu’nun o sefil ciyaklamaları duyuluyor demek.”

Derin düşüncelere dalmışken arkasından gelen ani sesle Rem hafifçe irkildi.

Rem’den önce, beline sarılmış olan Louis arkasını dönüp gelene baktı. Gelen kişi de kendisine dik dik bakan Louis’e karşılık verdi ve hafifçe iç geçirdi.

???: “Ram’a suçlar gibi bakmayı kes. Az önceki Barusu’ya yönelik sevgiden kırbaçtı… Yoo, sevgi falan yoktu; direkt kırbaç vardı. Evet, mutlak kırbaç.”

Rem: “…Bu, o kişiden nefret ettiğiniz anlamına mı geliyor?”

???: “Nefret etmiyorum, sadece hor görmek için çok fırsatım oluyor o kadar.”

Bu lafın üzerine Rem de topuklarını yere vura vura, ağır ağır kendisine yaklaşan şahsa döndü.

O tarafa dönmek için bir an duraksadı, zira karşısındakinin yüzüne doğrudan bakabilmek için cesaretini toplaması gerekiyordu.

Ne de olsa o yüz Rem’e tanıdıktı, her ne kadar buna dair zihninde bir anı kırıntısı bile olmasa da.

O kişi――

Rem: “…Ram-san.”

Ram: “Ne kadar da mesafeli bir hitap. Ram, ‘Abla’ diye çağrılmaya dünden razıydı hâlbuki.”

Rem: “Benim için her şey o kadar ani gelişti ki…”

Hemen karşısında dikilen, elleriyle dirseklerini kavrayıp göğsünü gururla geren o kadın―― Ram kendine böyle diyordu, elalemin ona seslenişi de böyleydi ve görünüşü Rem’in ta kendisine, tıpatıp benziyordu.

Saçlarının, gözlerinin rengi ve o gözlerden fışkıran ezici özgüven baskısı, onu Rem’den ayıran yegâne yönlerdi.

Anlaşılan bu kadın, hafızası silinmiş Rem’in ablasıydı.

Eğri oturup doğru konuşmak gerekirse yüz hatları yan yana geldiğinde bu gerçeği inkâr etmek mümkün değildi. Subaru’nun ona dilinden düşürmediği ablasının ismi de elbette Ram’dı.

Hepsinden öte, Rem’in zihninde ağır basan o tartışmasız gerçek şuydu――,

Ram: “Ne kadar kafa yorarsan yor, Rem’in kalbi hakikati hissedecektir çünkü Ram ve Rem kardeştir… Sinestezi asla yanılmaz.”

Rem: “Sinestezi…”

Ram: “Kan bağı olan ikizlerin arasındaki ruh bağı gibi bir şey. Ram, Rem’in varlığını her daim hissetti… Yoksa Rem’de durum farklı mıydı?”

Rem: “――――”

Doğrudan sorduğu sırada açık kızıl gözlerini kısan Ram’a karşı, Rem dudaklarını mühürledi.

Rem’e farklı hissedip hissetmediği sorulsaydı, cevabı katiyen hayır olurdu. Sinestezi denen bu şeyi tam olarak idrak edemese de Rem’in derinliklerinde bambaşka, çok ama çok güçlü bir his dalga dalga yükseliyordu.

Bu, sözde ilk kez karşılaştığı Ram’a karşı duyduğu, içini ele geçiren muazzam bir güven duygusuydu.

Rem: “…Ama korkuyorum.”

Ram: “Korkuyor musun?”

Rem: “Daha kısacık bir süredir tanıdığım, topu topu iki çift laf ettiğim size karşı böylesine yoğun duygular beslemekten.”

Hafızasını yitirmiş Rem’in “şimdiki benliği” gözlerini açtığı o ilk anda yanında sadece Subaru ve Louis vardı. O anki şartlar yüzünden Subaru’yu elinin tersiyle itmiş, Louis’i de yanı başında tutmuştu.

Sonrasında Rem; Shudraqlıları tanıdı, Flop ve Medium’u tanıdı, Priscilla ve Katya’yı tanıdı ve onlarla kendince çeşitli bağlar kurdu.

Buna rağmen Ram’ın mutlak varlığı bile hepsini bir anda sollayıp geçti, en başköşeye kurulmaya yeltendi.

Rem: “İşte korktuğum şey tam da bu…”

Bu tarif edilemez güven duygusu, geçmişin yaklaşan ayak seslerinden başka bir şey değildi.

Mesele kayıp anılarını geri kazanmak istememesi değildi. Fakat sanki o anılar geri döndüğünde Rem’in tüm dertleri de onlarla birlikte çıkagelecekmiş gibi hissediyordu.

Aynı zamanda, o ayak sesleri onu yakaladığında her şeyin değişmesinden de ödü kopuyordu.

Olaylara bakışı da hisleri de düşünce yapısı da… ya her şey bi’ anda değişirse?

Evet. Sıkıca, tüm yoğunluğuyla Rem gözlerini yumdu ve elini göğsüne bastırdı.

Ve tam o anda――

Ram: “Evet. ――İçim rahatladı.”

Rem: “Hı?”

Beklenmedik bir ses kulaklarına çalınınca, Rem sımsıkı yumduğu gözlerini aralayıp yukarı baktı.

Rem’in tepesinde, her zamanki gibi dirseklerini kavramış duran Ram; gözlerine hafif, hüzünlü bir yumuşaklık inmiş hâlde ona bakıyordu.

Ram: “Ram da Rem’le aynı hisleri paylaşıyor. Korkuyor.”

Rem: “Korkuyor musunuz yani…”

Ram: “Ya sen Rem, Sinestezi’yi hiç sorgulamadan kabullenip sanki bu işin garantisi varmışçasına Ram’ın kollarına atılıverseydi? ――Evet, Ram asıl bundan korkuyordu.”

Rem: “――――”

Yüzünde böylesine şefkatli bir ifade varken korkudan dem vurması, Rem’in karşısındaki bu kadının -Ram’ın- hislerini çözmesini iyice zorlaştırıyordu. ――Yoo, mesele tam olarak bu da değildi.

Neyi anlamadığını anlamak… İşte kafasını allak bullak eden şey tam olarak buydu.

Louis: “U!”

Aniden bakışları şaşkınlık içinde dolanan Rem yerine, beline sıkıca sarılmış olan Louis hırladı.

Aşağıdan Ram’a dik dik bakan Louis; Rem’in yüreğindeki sarsıntıyı hassasça sezmiş, buna sebep olan Ram’ı azarlarcasına bakışlarını keskinleştirmişti.

Louis’in bakışlarını karşılayan Ram’ın gözleri hafifçe kısıldı…

Ram: “Ram’la Rem’in arasına mı girmeye çalışıyorsun? Onca kişi dururken bula bula sen mi?”

Louis: “Aau!~”

Ram: “Demek geri adım atmayacaksın. Çetrefilli bir durum ama nahoş da sayılmaz hani.”

Aralarında nasıl bir geçmiş vardı ki Ram, Louis’i tanıdığını belli eden bu sözleri sarf edip tekrar Rem’in gözlerine bakmıştı? Göz göze geldiklerinde bakışlarını ondan koparamadı.

Yüreği o bakışın şiddetiyle kavrulsa da ruhu ona doğru çekiliyordu.

İçindeki endişe büyüdükçe büyüdü.

Ram’a duyduğu o çekimle yarışacak kadar güçlendi.

Bunu iliklerine kadar hisseden Rem dudağını sertçe ısırdı…

Rem: “Siz kesinlikle ablam olmalısınız. Buna zerre şüphem olmadan inanabilirim. Sadece…”

Ram: “Kalbin ikna olsa da zihnin ikna olmadı, değil mi?”

Rem: “…Evet.”

Ram: “Pekâlâ. Bu kadarı şimdilik yeterli olsa gerek.”

Rem zayıfça başını salladı ve Ram bir adımla daha aradaki mesafeyi kapattı.

Onun yaklaştığını gören Rem’in omuzları gerilince Louis onu korumak istercesine öne atıldı. Ama Rem, “Sorun yok” diyerek Louis’in omzunu nazikçe tuttu ve o ince ruhlu çocuğu durdurdu.

Ardından, kendi iradesiyle bakışlarını dosdoğru Ram’a dikti.

Rem’in gözleri üzerindeyken Ram o meşhur kollarını çözdü ve elini uzattı. Kalbi onu çoktan ablası bellemiş olan kişi tarafından uzatılan o eli…

Ram: “Ben Ram. Senin ablanım ve şüphesiz ki sırf seni sevmek için dünyaya geldim.”

Rem: “――――”

Ram: “Gerçi, kendi ayakları üzerinde duran ablanın hayatında en az senin kadar önem verdiği bi’ başkası daha var tabii.”

Böylesine bir sükûnet ve özgüvenle dökülen bu sözler karşısında Rem’in gözleri fal taşı gibi açıldı.

Ardından sözlerin manası içine işledikçe dudaklarından bir nefes kaçtı. Rem sadece hafifçe gülümsedi ve kıkırdadı.

Rem: “Gerçekten de korkutucu birisiniz. Sizinle konuşurken bu güven hissine kendimi bırakıp tamamen esiriniz olacakmışım gibi geliyor.”

Ram: “Elden ne gelir ki. Ram, tüm güvenini ve sevgini gözü kapalı emanet etmek isteyeceğin türden bir abladır ne de olsa.”

Rem: “Evet, Ram-neesan.”

Ram gururla göğsünü gerdi; nihayet ona o şekilde hitap eden Rem, uzatılan eli ürkekçe kavradı. Bunu duyan Ram, kaşlarını hafifçe kaldırdı.

Rem’in ona böyle seslenmesi büyük cesaret istemişti, bu yüzden aldığı tepki hiç beklenmedikti.

Rem: “Şey?”

Ram: “…Barusu’nun dediğine gelmek canımı sıksa da az önceki hiç de doğru hissettirmiyordu.”

Rem: “Eeh?”

Ram: “――Nee-sama.”

Rem: “Hı?”

Ram bir anlığına yüzünü ekşitip hemen ardından o kısacık düzeltmeyi yapınca Rem gözlerini fal taşı gibi açtı. Rem’in şaşkınlığına karşılık, Ram sözlerini yineledi; aynı vurguyu bir kez daha yaptı.

Ram: “Ram’a ‘Nee-sama’ diye seslen. En çok o içime siniyor.”

Rem: “…Ram, nee-sama?”

Ram: “İsme lüzum yok.”

Rem: “――Nee-sama.”

Söyleneni harfiyen yapıp Ram’ın arzuladığı o hitaba dilini daha da yatkınlaştırırken Ram gözlerini sımsıkı yumdu. Hemen ardından, Rem’in tuttuğu elini kendine doğru çekti; “Ah!” diye Rem istemsizce tökezlese de Ram onu kucaklayıp nazikçe göğsüne bastırdı.

Ve o vaziyette dururlarken Ram dudaklarını Rem’in kulağına yaklaştırdı ve…

Ram: “İşte şimdi, Ram bunu iliklerine kadar hissediyor. ――Ram, Rem’in nee-sama’sı.”

Rem: “Ben de… hissediyorum.”

Böylece o kolların arasına girer girmez korktuğu ne varsa içinden taşıp gitti.

Güven duygusu adını verdiği şey aslında ruhunun ona çekilmesi, Ram’a duyduğu sevgiydi. Bu his, hafızasını yitirdiği varsayılan Rem’i bile sarmalayıp sıkıca ve şefkatle içine aldı.

Ram: “…Dile getirmek Ram’a acı verse de buna hazır mısın Rem?”

Rem: “Neye… hazır mıyım?”

Ram: “İçeri girmeye hazırlan, bu manzarayı Barusu’ya da sergilememiz şart… Emilia-samagillerden bahsetmiyorum bile. Kardeş sevgimizi öyle bir göstermeliyiz ki akıllarının köşesindeki o son endişeler de silinip gitsin.”

Ram’ın bu sözleriyle Rem gözlerini usulca yumdu.

Şu an bile gerek Emiliagiller olsun, gerekse Subaru’yla nasıl yüzleşeceği ve onlara karşı nasıl bir yüz ifadesi takınması gerektiği olsun, henüz cevabını bulamadığı muammalardı.

Ama en azından, Ram’ın ablası olduğu gerçeğine ve ona karşı beslediği hislere dair kalbinde zerre kadar şüphe yoktu.

Rem: “Evet, nee-sama.”

Ram: “Tahmin ettiğim gibi belki de sen Ram’a yüz kere böyle sesleninceye dek içeri girmeyi ertelemeliyiz, hı?”

Rem: “Nee-sama…”

Ram: “Şakaydı.”

Başını usulca sallayan Rem’e, Ram kulağa hiç de şaka gibi gelmeyen bir şaka yapmıştı.

Kardeşinden böylesine muzip bir tavır görmesi, kendi içindeki telaşa ve içinde bulundukları durumun vahametine rağmen tek bir anlığına da olsa Rem’in yüreğine su serpti.

Louis: “Uau, auaaau?~”

Rem: “Evet, iyiyim. Endişelendiğin için teşekkürler, Louis-chan.”

Louis: “Uh!”

Louis bunca zamandır Rem’in yanı başında dikilmiş, Rem ve Ram’ın konuşmasının tam ortasında kalmıştı. Bir gülümsemeyle onun korkularını silip atan Rem, bu ince ruhlu kızın başını şefkatle okşadı.

Ardından Louis’i de peşine takan Rem, hafifçe arkasına dönmüş bekleyen ablasının yanında durmak için cesaretini topladı.

Hiç duraksamadan Ram’la bakıştılar, birbirlerine karşı başlarını salladılar ve ikisi birden önlerindeki kapıya uzandılar――

Rem: “――Böldüğümüz için özür dileriz. Kopardığınız yaygara dışarıdan bile duyuluyordu.”

Ram: “Tam Barusu’ya yaraşır bir ciyaklamaydı, sanki bir sürü küçük hayvancık bir araya gelmiş gibi ciyaklıyordu, değil mi?”

Ve böylece iki kız kardeş yoldaşlarının bulunduğu kabine adım attılar.

△▼△▼△▼△

Subaru: “Haa… Sanki omuzlarımdan dağlar kadar büyük bi’ yük kalkıverdi…”

Göğsüne oturan o devasa ağırlığın yok olduğunu derinlemesine hisseden Subaru böylece mırıldandı.

Yüreğindeki o büyük yük, Subaru’nun üstlenmesi gereken sorumluluktu―― etrafta Rem’i koruyacak başka kimse yokken bu vazifeyi layıkıyla yerine getirecek ve Ram, Emiliagillerin onunla kavuşmasını sağlayacaktı.

Ancak eğri oturup doğru konuşmak gerekirse kız kardeşlerin -Ram ve Rem’in- kavuştukları o anda orada bulunmadığını anladığında resmen kıyamet vaktinin getirdiği bi’ kederle sarsılmıştı.

Subaru: “Keşke ikisini yan yana, şöyle gururla takdim edebilseydim…”

O ikisinin tavrı, Subaru’nun kabinini birlikte ziyaret etmeleri; iki kardeşin tam olarak ne tür konuşmalar yaptığını bilmese de en azından işlerin sarpa sarmadığına inanmasını sağladı.

Subaru bunu idrak ettiğinde, az önce hissettiği hüsran buharlaşıp uçtu ve yerini derin bir ferahlamaya bıraktı.

Sonunda, Rem ve Ram’ın buluşmasını nihayet mümkün kılmıştı.

Rem’in Emilia’yla, Beatrice’le ve diğer herkesle bir araya gelebilmesini sağlamıştı.

Bunun ne kadarının Subaru’nun mahareti olduğu tartışılırdı belki ama ne olursa olsun başarılmıştı.

Subaru’nun kendisinin de Emiliagillerle sağ salim buluşabilmiş olması, başlı başına bir sevinç sebebiydi.

Subaru: “Yine de hâlâ ufacığım, Rem’in de anıları henüz geri gelmedi ama…”

Yine de umut tohumlarının yeşermeye başladığını hissedebiliyordu.

Subaru’nun boyu meselesini çözüme kavuşturmak yakın vadede yolunun mümkündü ve muhakkak, Rem’in anılarını geri getirmenin de bir yolunu bulacaktı.

O hâlde, sırada――

Beatrice: “…Betty yanında olmazsa gerçekten sorun olmaz mı, doğrusu?”

Subaru: “Yoo, o kadar soğukkanlı değilim aslında ama o adam sen etraftayken yüzünü göstermez Beako, o yüzden bir süreliğine bu bencilliğimi görmezden gel.”

Beatrice: “Bir aksilik olursa hemen Betty’yi çağır, sanırım. Betty vınnn diye koşup gelecektir, doğrusu.”

Subaru: “Sana güveniyorum.”

Son ana kadar, Beatrice Subaru’nun elini bırakmamak için direndi.

O derin düşünceli kız elini nazikçe bıraktı, Emilia ve diğer herkes istemeye istemeye ondan ayrılıp kabinden çıktıktan sonra Subaru sessizliğe gömülen kabinde bir başına kaldı.

Bu ana dek ortamı şenlendiren herkes kabini terk ettiğinde, Subaru anında sayısız kuşkunun pençesine düşüverdi.

İmparatorluk Başkenti’nden geri çekilmesi mevzusu, ne kadar büyük ölçekte gerçekleşmişti ki? O zombi sürüsünün kaynağı tespit edilmiş miydi? İmparatorluk Ordusu ve isyancılar arasındaki buzlar eriyor muydu? Emiliagiller neden özellikle sadece havadan sudan, neşeli konulara değinmişlerdi ki? Tanza’nın o somurtkan yüzünde yatan anlam neydi?

Ve Subaru bilincini kaybetmeden hemen önceki olaylar, nasıl nihayete ermişti ki?

Subaru: “Hepsine olmasa da en azından yarısına cevap verir misin?”

???: “――Bu, senin ne kadar taviz vermeye istekli olduğuna bağlı.”

İnsanlardan arınmış yatakhanede, yatakta doğrulurken konuşan Subaru’nun sözleri, muhtemelen herkesin çıkmasını sabırla beklemiş olan bir silüet tarafından yanıtlandı.

Ayakkabıların yere sağlam, ağırbaşlı bir tavırla aheste aheste basan sesi duyuldu; buna, varlığını etraftakilere hissettirmekten zerre çekinmeyen bir duruşla süslüyordu.

O duruşunda da o keskin mi keskin bakışlarında da hafızasındaki hâlinden şaşmıyordu. Yine de kesinlikle bir şekilde farklı görünen o kişiye—— o siyah saçlı yakışıklı adama dikti gözlerini Subaru.

Ve——

???: “Ne kadar daha her şeyi biliyormuşçasına konuşacaksın, Natsuki Subaru? ――Ey Ejderha Krallığı’nın Yıldız Gözlemcisi.”

Düşmanlık barındıran siyah gözleriyle Vincent Vollachia, böyle Natsuki Subaru’yu sorguya çekti.



5 4 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
7 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
Inline Geri Bildirimleri
Tüm yorumları görüntüle
Ali Arda
4 Aralık 2025 19:13

Çeviri için teşekkürler bu bölüm buluşma bölümü idi ama benim içimden bile bir yük kalktı herhalde bu arc kaç bölüm bu arada

AshenOne
4 Aralık 2025 22:40

Güzel çeviri.Elinize sağlık

Haru
5 Aralık 2025 00:57

Bölüm için teşekkürler

b g
b g
14 Aralık 2025 18:23

Bu yorum spoilerdan dolayı düzenlenmiştir, spoiler yasaktır…

bzkrtemin10__
8 Mart 2026 15:39

elinize sağlıkkkk