Bölümün ortalama okuma süresi 24 dakikadır. İyi okumalar dileriz.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Bertiel
Ek Düzenleme: Qua
Redaktör: akari
Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa, Arda, Fatih, Drusus Carter, EcBur, ADSA, Rikka Fedaisi, Voi Van Astrea, Lavain, Ahmet B, Selim K.
Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!
Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
――İmparatorluk Başkenti Lupugana’dan geri çekilme savaşı.
Her ne kadar bunun zorunlu bir karar olduğu sonucuna varılmış olsa da İmparatorluk tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir olaydı.
İmparator’un burnunun dibine, Kristal Saray’a kadar “düşman”ın ilerlemesine izin verilmesi bir yana; İmparator’un kaleyi de şehri de terk edip kaçmak zorunda kalması, otoritesinin sarsılmasının artık kaçınılmaz olduğu anlamına geliyordu.
Yine de――
Goz: “O uğursuz heriflerin niyetlerini bilmediğimiz bu durumda, Ekselansları’nın takdirine göre hareket etmemiz en iyisi olacaktır.”
Olbart: “Kakkakkakka! Bi’ İmparator’un sarayını bırakıp kaçtığı ner’de görülmüş yahu? En azından bu yaşıma değin bö’le bi’ şey duymamıştım.”
Goz: “Gülüp durma, Birinci Sınıf General Olbart! Kendini Ekselansları’nın yerine koysan… Bi’ koysan bi’ düşünsen… ben! Siktir! Ekselansları’nın takdiriyle hiç şüpheniz olmasın ki kaleyi de Başkent’i de geri alacağız!!”
Ubilk: “Vaaayvaaay~, kaçıp gidiyor muyuz yani? Kararınız da bayaaaağı~ hızlıydı! Son nefesime kadar savaşacağım kafasında biri değilim, o yüzden bence de yapılacak en doğru şey bu.”
O anda, Vincent’ın kararına itiraz eden tek bir kişi bile yoktu.
Bunun sebebi, Vincent’ın pozisyonları sadakatten ziyade pratik becerilere göre dağıtmış olmasıydı ki bu da meyvesini vermişti. İsyan her ne kadar fikir ayrılıkları yüzünden körüklenmiş olsa da nihayetinde en büyük sırdaşı bile ona ihanet etmişken diğerleri arasındaki sadakat farkı basit birer küçük hatadan ibaretti.
Her hâlükârda geri çekilme savaşı başlıyordu.
Vincent: “Olbart Dunkelkenn, git ve zaman kazan. Moguro Hagane’yi kendi hâlinde bırakırsak erkenden yenilecektir. ——Henüz, su haznesinin patlamasına izin veremem.”
Olbart: “Off ya, yaşlılara bu denli yüklenmek iyi de’ildir yahu. Goz gitse olmaz mıydı sanki?”
Vincent: “Çeviklik ve atiklik shinobilerin asıl hüneridir. Nazlanma da görevini yap.”
Olbart: “…Yalnız önden söylemiş ola’m, herif uçmaya odaklandı mı ben bile onu yakalayamam, haberin ola.”
Başlarının üzerinde, İmparatorluk semalarını yararak uçan ölü Balleroy Temeglyph süzülüyordu. Yaşarken Vollachia İmparatorluğu’nun en iyi “Ejder Binicisi” olan o adamın yetenekleri hâlâ yerindeydi. Olbart’ın rakibin ne kadar baş belası olduğunu üstü kapalı bir şekilde vurgulamasını dinleyen Vincent, yine de bu görevi canavar ihtiyara emanet etmişti.
Olbart’ın dediği gibi -yetenek meselesi bir yana- Goz da aynı rolün altından kalkabilirdi.
Ancak yetenek farklarından söz açılmışken Goz’un üstlenmesi gereken bambaşka bir rol vardı. Sesi gür ve varlığı bunaltıcı derecede yoğun olan bu General’in askerler üzerindeki güvenilirliği olağanüstü derecede yüksekti.
Bu sebeple de――
Vincent: “Goz Ralfon, sesindeki akılalmaz gürlüğünü kullan. Şu andan itibaren İmparatorluk Başkenti’nden çekilmek için ihtiyacımız olan tek şey insan gücü. Civardaki dağınık birlikleri bir araya getirip topla.”
Goz: “Emriniz olur! Bana bırakın, Ekselansları! Derhâl!!”
Hiç tereddüt etmeden başını sallayan Goz, üst bedeni çıplak bir hâlde yakındaki bir moloz yığınının tepesine sıçradı. Orada ciğerlerini dolduracak kadar derin bir nefes aldı ve devasa Moguro’nun savaşının gök gürültüsü gibi yankılandığı dünyaya haykırdı.
O inanılmaz gür sesi, İmparatorluk Başkenti’nin titreyen havasına meydan okurcasına yükseldi.
Goz: “Duyun sesimi, Vollachia’nın Kılıç Kurtları!! Bu emirler Kılıç Kurtları’nın zirvesi, Vincent Vollachia Ekselansları’nın emridir! Sesimi takip edin! Takip edin!!”
Goz’un emri, ateşlenen bir büyü taşı topunun kükremesini andıran bir şiddetle duyulunca Vincent kulaklarını kapattı ve sanki onu sınıyormuşçasına Olbart’a baktı. O da kulaklarını kapatmış olan Olbart, başını yavaşça iki yana sallayarak söylendi.
Olbart: “O işi ben beceremezdim işte. ‘Do’ru işe do’ru adam’ dedikleri bu olsa gerek, ha?”
Arkasında sadece bu sözleri bırakan Olbart’ın silüeti gökyüzünde bir iz bırakarak gözden kayboldu.
Canavar ihtiyar, savaşın ardından kalan Kristal Saray’ın çatlak duvarlarına tırmanıp onları basamak belledi. Yarı yolda Moguro’nun devasa gövdesine atladı ve Bulut Ejderhası’yla Büyülü Nişancı’nın el ele verdiği o savaş alanına daldı. Yeteneklerini konuşturan Zalim Yaşlı Adam, onları parmağında oynatmaya başladı.
Olbart uçan rakiplere ayak uyduramayacağına dair bir şeyler gevelemiş olabilirdi ama shinobi teçhizatları da gizli teknikleri de muhtemelen durumla başa çıkmak için kolunda sayısız numarası vardı.
Canavar ihtiyar savaşa dahil olduğu takdirde Moguro’nun dezavantajı da muhtemelen bir nebze olsun dengelenecekti.
Ubilk: “Ekselansları, bizden yapmamızı istediğiniz bir şeeeey var mı acaba?~”
Vincent: “…Siz, Yıldız Gözlemcilerden çevrede kaç kişi var?”
Goz insanları toplarken Vincent yapacak başka işi kalmayan Ubilk’e sordu. Ubilk de Vincent’ın sorusuna “Şeeey~” ile karşılık verdi ve iki elinin parmaklarını yanaklarına dayadı.
Ubilk: “Bakalım, sesimizin duyulabileceği menzil içerisinden bizden yirmi yedi kişi varmışşş~.”
Vincent: “Beklediğimden fazla. Öyleyse evlerin kapılarını tek tek çalarak dolaşın. Onlara İmparator’un ve ordunun Başkenti terk edeceğini, bu yüzden şehirde kaldıkları durumda canlarının boşa gideceklerini söyleyin.”
Ubilk: “Anlaşıldı! İşte bu be, işteee bu! Topyekûn bir savaş… Büyük Felaket’e direnmek için tüm Vollachia İmparatorluğu’nun ortaklaşa çabalaması. Hep yapmak istediğim şey buydu.”
Vincent: “Çabuk, hallet şu işi.”
Yıldız Gözlemci olarak asıl amacına ulaşmanın verdiği heyecanı bastıramayan Ubilk’i tiksinerek kovduktan sonra Vincent derin bir nefes verdi.
Ardından bakışlarını, efendisinin düşüncelerini ve müzakerelerini bölmemek için sessizliğini koruyan Berstetz’e çevirdi.
İç savaşın elebaşı—— Chisha Gold’un suç ortağı olup Vincent’ı tahtından ederek imparatorluğa kaos getiren kişiydi bu adam.
Vincent: “Pek bi’ sessizsin.”
Berstetz: “Mevcut durumda, emir veren iki başın olması sadece kargaşa tohumları eker. Bir Kılıç Kurdu iki başlı doğsaydı…”
Vincent: “Diğer başı kesmek senin görevin olurdu, öyle mi?”
Berstetz: “İcap ederse bu yaşlı adam kellesini size zevkle sunacaktır.”
Ellerini arkasında kavuşturmuş olan Berstetz, kararlılığını sükûnetle dile getirdi.
Askerî hünerleri olan savaşçıdan ne kadar uzak olsa da içinde bir İmparatorluk adamının gururu alev alev yanıyordu. Vincent, Berstetz’in iktidar hırsıyla isyan ettiğine inanmıyordu; az önce sarf ettiği sözlerin de baştan savmak için söylenmiş bir mazeret olduğuna inanmıyordu.
Sözün özü, İmparatorluğa duyulan sadık bağlılık Berstetz’in gaza getiren yegâne güçtü.
Bu sebeple İmparatorluğa yönelik bir tehdit sezdiğinde önceki planlarını, fikirlerini derhâl bir kenara bırakır ve şu anda yaptığı gibi hiç tereddüt etmeden Vincent’la aynı safta yerini alırdı.
Vincent: “Goz Ralfon, Yıldız Gözlemci ve diğerleri hazırlıklarını bitirdiğinde derhâl geri çekilmeye başlayacağız. Berstetz fikrini söyle. Kısa kes.”
Berstetz: “――Hadsizliğimi bağışlayın Ekselansları ancak geri çekilecekseniz lütfen kendi düşüncelerinizi takip ediniz.”
Vincent: “――――”
Kısa ve öz bir fikir isteyen Vincent’a Berstetz böylece yanıt verdi.
Sözleri bilmeceli gibi dursa da Berstetz’in amacı Vincent’ı yanıltmak değildi. Bir anlık düşünce süzgecinin ardından Vincent bu sözlerin manasını idrak etti.
Kendi düşüncelerini takip etmek demek, Vincent Vollachia’nın düşünce yapısını izlemek demekti.
――Bu da şimdiye dek Chisha Gold’un izleyip takip ettiği zihniyetin ta kendisiydi.
Berstetz: “Birinci Sınıf General Chisha, bir amaç uğruna Ekselanslarının yerine geçip bu kulunuzla tahtı gasp etmek için beraber çalıştıysa…”
Vincent: “――Büyük Felaket’in ne olduğunu tahmin edip ona göre tedbirler almış olmalı, öyle mi?”
Berstetz: “Arz ettiğiniz gibidir. Ve bu sadece İmparator Ekselansları’nın fark edebileceği ve İmparator Ekselansları’nın haricindeki hiç kimsenin fark edemeyeceği bir hakikattir.”
Berstetz konuşurken Vincent tek gözünü kapatmış bir hâlde düşüncelere daldı.
Başbakan’ın beyan ettiği görüşü anlaşılabilirdi. ――Yoo, makûldü. Berstetz’in tavsiyesi olmasa bile Vincent aynı sonuca varırdı ancak biraz olsun zaman kazandırmıştı.
Chisha kendi hayatını ortaya koyup Vincent’ın suretinde tahtta kalmıştı. Peki ya Vincent’a, kopup gitmesi gereken o “gelecek”ten daha fazlasını bıraktıysa…
Bu demekti ki——
Goz: “――Ekselansları!! Adamların hepsi geri döndü, her biri gerçek birer asker çehresiyle! Arzunuz nedir?”
Vincent’ın zihni bu sonuca vardığı o kısacık anda, Goz bir moloz yığınının tepesinden hiddetle aşağı atladı.
Etrafına bakındığında birbiri ardına çevrelerinde toplanan, kuşandıkları kılıç ve zırhları şakırdayan İmparatorluk Askerleri—— âdeta bir Kılıç Kurdu sürüsüydü. Bu emsali görülmemiş durum karşısında şüphesiz kafaları karışmış, huzursuzluğa kapılmışlardı. Ancak Aslan Şövalye Goz Ralfon’un çağrısına kulak verip toplanmışlar ve orada Vollachia İmparatoru’nun beklediğini öğrenince de yüz ifadelerini ve duruşlarını çelik gibi sertleştirmişlerdi.
???: “――――”
Bu, İmparatorluk halkının o korkunç ve tiksinti uyandıran varoluş biçimiydi.
Fakat yaklaşan felaketle cenk etmek için bir Kılıç Kurdu açlığını asla unutmamalıydı. Sırf bu gaye uğruna yıllarını harcayan, maziye gömülen zamanları yâd eden Vincent başını kaldırıp gökyüzüne baktı.
Ulusal gücü biriktirmek, askerlerin disiplinini ve moralini muhafaza etmek, o felakete göğüs gerebilecek bir İmparatorluk bırakmak uğruna. ――Bu plan rayından çıkmış olabilirdi ama başarısızlık damgasıyla çekip gitmeye de hiç niyeti yoktu.
Vincent: “Moguro Hagane! O hadsizlerin Büyü Kristal Topunu kullanmalarına müsaade etme! Bunu sağladığın müddetçe dileğini bizzat yerine getireceğim!”
Moguro: “――――”
Mümkün olan en yüksek sesle bağırmıştı ama bu sesin, şu anda bu dünyanın en güçlü yaratığı olan “Ejderha”yla amansız bir savaşın ortasındaki Moguro’ya ulaşıp ulaşmadığı meçhuldü.
Yine de o sadık Meteor, insan sözlerine can kulağıyla dikkat kesilirdi. Kulakları yokmuş gibi görünse de ona sırtınızı yaslayabilirdiniz.
Akabinde de toplanan Generallere talimatlarını ileten Vincent, bakışlarını indirdi ve etrafında kümelenen askerlerin yüzlerini süzdü.
Ardından, savaşma azimleri bir nebze olsun azalmayan o Kılıç Kurtlarına bakarak sözlerini sürdürdü.
――Şayet Chisha Gold, Vincent Vollachia rolünü hakkıyla oynadıysa…
Vincent: “Başkent’ten çekiliyoruz! İstikamet kuzeybatı, Kale Şehri Garkla!”
Büyük Felaket’e karşı koyma planlarını da o topraklarda bırakmış olması gerektiğini gür bir sesle haykırdı.
△▼△▼△▼△
――Savaş alanının birer parçası olan hem İmparatorluk Askerleri hem de isyancılar, Vollachia İmparatorluğu’nun nihai kaderi için edilen bu mücadelenin şekil değiştirdiğini idrak etmeye başlamışlardı.
Dört bir yana yayılan kargaşa ve atmosferdeki o çarpıcı değişimle birlikte, savaşın hararetine kapılmış Kılıç Kurtları bu havayı soludular, o uğursuz niyetlerin müdahalesini hissettiler.
Böylece beti benzi atmış komutanlardan uçuşan emirlerle beraber, açıkça kılıç tokuşturan iki tarafın zihniyeti de hafifçe geri kazanılan sükûnetleri ve savaş sezgileriyle başkalaşım geçirdi.
Böylece, sadece birkaç saniye öncesine kadar birbirini boğazlayan taraflar düşmanlığı kesti, İmparatorluk Askeri ve İsyancı sıfatlarını silip yerine “İmparatorluk İnsanı” kimliğini kazıyarak tek bir kurt sürüsü olarak kenetlendiler.
O anda, İmparatorluk Başkenti’nin kalbindeki Vincent Vollachia da şehri kuşatan hattaki Serena Dracroy da başkomutanlar olarak seslerini yükseltmişlerdi.
Ancak İmparatorluktaki herkesin sezdiği bu değişimden, harekete geçmek zorunda oldukları gerçeğinden… Tüm bunlardan tamamen kopuk, kızıl alevlerle yanan ve etrafındaki herkesi yakıp kül eden bir savaş alanı hâlâ mevcuttu.
——Ruh Yiyen Arakiya, onun savunduğu “Birinci Kale”… Ve karşısında da Priscilla Barielle’yle Yorna Mishigure, ihtişamlı ve büyüleyici kadınlar vardı.
Yorna: “――Sev beni.”
Dünya kızıl, parlak alevlerin hükmü altındayken Yorna gözlerinden birinde yanan ateşle yere cesurca bir tekme savurdu.
Kimonosunun eteğini zarifçe savurarak bir kadına göre oldukça uzun olan bacakları yere değdiği anda, toprak yükselerek Yorna’nın koşusuna hem hız hem de ivme kattı.
Burası İblis Şehri Kaos Alevi değil; Vollachia İmparatoru’nun burnunun dibi, başkenti çevreleyen topraklardı sadece.
Çok uzun zaman evvel -Yorna Mishigure olarak da Sandra Benedict olarak da artık çok geride kalmış geçmişin ötesinde- o İmparatorluk Başkenti’ne uzaktan bakıp arzuladığı zamanlar olmuştu.
Asla elinin uzanamayacağı bir yerde duran, “seviyorum” diye fısıldamanın bile hadsizlik sayılacağı kadar asil ve aralarında uçurumlar olan bir adamla el ele tutuşarak o İmparatorluk Başkenti’ni…
Yorna’nın Ruh Evliliği Tekniği, yalnızca sevdiği şeylere bahşedilebilirdi.
――Öyleyse hangi zamanda olursa olsun o adama duyduğu aşkın rengi solmazken bizzat o adamın sevdiği bu toprakları, Yorna nasıl olur da sevemezdi ki?
Yorna: “――Çalınmış da olsa.”
O zamanlar “Dikenler Kralı” namıyla bilinen dönemin Vollachia İmparatoru ve ona âşık olan genç kız, “İris”.
Tahttan men edilen İmparator’a kucak açmış, destek olmuş ve onunla aynı kader boyunca yürümüştü. Genç kızın cesaretini ve asaletini gören pek çok kişi Dikenler Kralı’nı methetmiş, aydınlık gelecekleri için kutsayıp dualar etmişti.
Ne var ki onları pohpohlayarak manipüle eden köstebek insanlar da hırs ve kibir uğruna onlara ihanet eden kurt insanlar da o geleceği yerle yeksan ederek mükemmel sonu söndürmüşlerdi.
Dikenler Kralı’nın inşa etmesi gereken o cennet, o vaat edilen dünyanın inşası yarım bırakıldı. Sanrılarının esiri olan İmparator, kızın ruhunu -aslında yok olup gitmesi gereken ruhunu- hainlerin kanıyla İmparatorluğun toprağına mühürlemişti.
O günden beri tekrar ve tekrar isim değiştirerek, suret değiştirerek İris yeniden doğmaya devam etti.
Birilerini severek, birileri de onu severek yaşamaya devam etti.
Ama aynı zamanda Vollachia İmparatorluğu -İmparatorluğun bu toprakları- sevemediği yegâne şeydi. Belki de bir zamanlar düşlediği rüyadan çok uzak olduğu için bu topraklardan nefret ediyordu.
Ama yine de böyle şeyler hakikaten mühim olanla kıyaslandığında önemsizdi.
Yorna: “――Sev beni.”
Sevip sevemeyeceği meçhul olmasa da o sadece “sevmeye karar vermişti”.
Sadece mutlu mesut anıların olduğu bir İmparatorluk değildi burası. Mutluluk da mutsuzluk da, hem İris olduğu zamanlarda hem de İris olmayı bıraktıktan sonraki sayısız ömrü boyunca da aynı madalyonun iki yüzü gibi olmuştu.
Aynı şey Yorna’nın İblis Şehri’ndeki biricik çocukları için de geçerliydi―― Bazen sevgiden boğazı düğümlenir bazen de onların sığlıklarına öfkelenirdi.
Yorna: “――Hepsinden razıyım.”
Evet, çınlayan “sevgi” Yorna’nın içinde yankılanırken yanan topraklar coşkuyla karşılık verdi.
Sadece ayak seslerini karşılaması gereken katı zemin, neşeyle şaha kalktı ve yaylanan toprak Yorna için bir basamak vazifesi görerek onu gökyüzüne fırlattı.
Kendi ekseni etrafında dönen Yorna’nın kalın tabanlı topukları havada Arakiya’nın üzerine indi.
Arakiya, onu çevreleyen havayla bütünleşerek saldırının içinden geçip gitmesine izin vermeye yeltendi. Ancak Yorna’nın tekmesi, kayıp gitmesi gereken o esmer tenin üzerinde patladı.
Arakiya: “――Ah?”
Tekmelenen omuz acıyla sarsıldı ve Arakiya bu imkânsız darbe karşısında küçük bir nefes aldı.
Ateş, rüzgâr veya gölgeyle bütünleşmiş olan Arakiya’nın vücudu darbenin etkisiyle infilak etti, nadiren böylesine hararetli bir duygu sergileyen çehresi acı ve hayretle renklendi.
Düşmanlarına karşı her savaş meydanında üstünlük sağlamak için Ruh Yiyen özelliklerinden sonuna kadar istifade eden Arakiya için bu, gerçekten de açık havada çakan bir şimşek gibiydi.
Ama Yorna tekmesinin isabet etmesine ne şaşırmış ne de bununla yetinmişti. Vurduğu topuğunu baz alarak üst gövdesini doğrulttu ve ince parmaklarının arasında tuttuğu kiseruyu savurarak bir takip saldırısı başlattı.
Arakiya: “Eh, ah, vah.”
Etine art arda sert bir cismin çarpma sesi duyuldu ve Arakiya’nın ifadesi tekrar ve tekrar çarpıldı.
Arakiya’nın sesi, maruz kaldığı ıstırabı kavrayamıyormuşçasına boğazından kaçtı. Acının kendisini reddetmekten ziyade, arkasındaki hakikati reddetme biçimiydi bu.
“Neden” diye sordu Arakiya’nın fal taşı gibi açılmış gözleri, hatta görmeyen gözü bile Yorna’ya hesap soruyordu.
Yorna: “Şayet ortada sevgi varsa patavatsızca tereddüt etmenin de hiçbir manası yoktur.”
Arakiya: “Sevgi… mi?”
Yorna: “Terbiyeden yoksun kızımın manevi kardeşi değil misin?”
Yorna’nın yüzüne yayılan o ışıl ışıl tebessümle verdiği cevap, Arakiya’nın yüzünü idraksizlikle doldurdu.
Cevabı almış olmasına rağmen manasını kavrayamamış olmanın verdiği o katı gerçeklikle yanakları kaskatı kesildi. Akabinde de Arakiya, kaçıp kurtulmak için gökyüzünde muazzam bir süratle süzülmeye başladı ve ardında kıyameti andıran doğa afetlerin silsilesini bıraktı.
Göklerde asılı kalan Yorna’nın; o kızın tahta, ateş, toprak, metal ve su elementlerinden oluşan amansız taarruzundan kaçınabileceği hiçbir sığınak da yoktu.
Yorna: “Tıpkı İmparatorlukla barışmayan önceki hâlim gibi.”
Bu sözleri gevşemiş dudaklarından dökerken Yorna, birbiri ardına yükselen toprak sütunları basamak belleyip gökyüzünde koştu.
İliklerine kadar işleyen nefreti, sayısız mutlu anısı… Şayet Vollachia İmparatorluğu’nu bu hâliyle, tümüyle sevmeye karar verirse o vakit bu topraklar bizzat kendisi onun sesine icabet edip hararetli desteğini esirgemeyecekti.
Başından aşağı yağan ateş sağanağından, su mızraklarından, azametli rüzgâr dalgalarından ve ışık huzmelerinden her defasında sıyrılan Yorna; bir kez daha Arakiya’nın dibinde bitti.
Yorna ayağını nereye basarsa toprak oraya kadar yükselip onun aynı irtifaya erişmesine olanak tanıdığı için Arakiya’nın göklerdeki hâkimiyeti artık bir avantaj olmaktan çıkmıştı.
Arakiya: “――Iğh.”
Havadaki ruhlarla bütünleşip âdeta bir hayalet gibi düşman saldırılarını içinden geçiyordu.
Bu kaçınma yöntemi alışkanlık hâline gelmiş olan Arakiya, yaklaşan Yorna tehlikesine karşı tepki vermekte gecikti ve pürüzsüz tenini açıkta bırakan gövdesine tekmeyi yedi.
O yıkıcı kuvvet Arakiya’nın vücudunun sırtına kadar işledi ve kendini içine hapsettiği o fırtınanın, kızıl alevlerle bezelenmiş bu dünyanın titreşmesine sebep oldu.
Arakiya: “――Hık.”
Nihayetinde Arakiya’nın yüzüne, şaşkınlık ifadesini gölgede bırakan bir acı kazındı.
Bu, hiç şüphesiz Yorna’nın saldırısının Arakiya’yı uçurumun kenarına sürüklediğinin kanıtıydı. Şimdiye dek olayların Yorna’nın lehine seyretmesi gurur verici olsa da Yorna hâlâ iyimserliğe kapılmamıştı.
Zira bunun sebebi de şuydu――
Arakiya: “Sen asla… Hık!”
Yanakları acı ve hiddetle buruşan Arakiya, eline geçirdiği ağaç dalını sımsıkı kavrayıp Yorna’ya savurdu.
Yerden alelade bir cisimmiş gibi alıp kullandığı o dal, bunca afetin ortasında bile çatlamamıştı. Ruh Yiyen’in elinde, tıpkı efsanevi bir kılıç gibi gerçek kıymetini sergiliyordu.
Yorna savrulan dalı, havaya kaldırdığı kolundaki kiserusuyla karşıladı. İkisi burun buruna birbirlerine diklenirken dudaklarının kenarı hafifçe titredi.
Yorna: “Kığh…”
Bloklanan ağaç dalının o muazzam kudreti, Yorna’nın kiserusu üzerinden boğazından boğuk bir inilti kopmasına neden oldu.
Yorna’nın Ruh Evliliği Tekniği, acıyı ve yaraları kendi değerli eşyalarına aktarmasını sağlardı. Doğal olarak da belirli seviyede bir bağlılık ve adanmışlık talep eden gizli bir teknikti bu.
Ancak İblis Şehri’nin biricik sakinlerince hediye edilen Yorna’nın tokası, küpeleri ve kemer tokası bu kez bedel olarak ödenmedi. Buna rağmen Yorna’nın canı yanıyordu.
Cevap basit ve netti―― sevgi asla tek taraflı bir şey değildi.
Yorna: “――Sev beni.”
Sevgi ve nefretin iç içe geçtiği İmparatorluğu sevmeye karar verip düşman konumuna düşen Arakiya’yı da terbiye etmeye niyetlendiyse sevgiyi tek taraflı dayatmaktansa karşılıklı sevgiyi gözetmeliydi.
Yorna Mishigure’nin Ruh Evliliği Tekniği’nin asıl kullanım gayesinin zıddıydı bu.
△▼△▼△▼△
???: “――――”
Göklerdeki Yorna ve Arakiya kıran kırana bir savaşa tutuşmuşlardı.
Tek gözünde sevilmiş olmanın kanıtı olan alevi taşıyan, elinde de göz kamaştırıcı “Yang Kılıcı”nı tutan Priscilla; annesiyle manevi kardeşinin hiç sakınmadan çarpışmasını izlerken kaşlarını çatmıştı
Ruh Evliliği Tekniği’ni aynı onun gibi kullandığı için Yorna’nın eylemlerinin ardındaki mantığı çözebiliyordu.
Fakat, aynı tekniğin kullanıcısı olduğu için Yorna’nın yaptığı şeyin ne kadar yasak bir eylem olduğunu da Priscilla pekâlâ görebiliyordu.
Priscilla: “Zayıf yönlerini hiçe sayıp sadece tekniğin gücüne bel bağlıyorsun. Sen de… amma… fevriymişsin, Anneciğim.”
Yorna sadece bir bakışla Arakiya’nın Ruh Yiyen fıtratını nasıl görmezden geleceğini ve saldırılarının nasıl ulaşacağına çözmüştü ama bu, büyünün hassas bir teraziyle tartılmasını ve yaralanmayı göze almasını gerektiriyordu.
Priscilla ve Yorna’nın sanki sıradan bir şeymiş gibi kullandığı Ruh Evliliği Tekniği, tarihsel olarak varisi çıkmayacak kadar nadir bir yetenek gerektiren gizli bir sanattı ve pratikte kullanmak mucizevi bir denge isterdi.
Kısacası Yorna’nın girişimi saldırıların Arakiya’ya ulaşmamasını geçtim, ona hediye veren biricik çocuklarıyla olan bağını bile koparabilecek kadar tehlikeli bir kumardı.
Priscilla: “――――”
Bu tehlikeli kumara girerek Yorna’nın Arakiya’yla neden yüzleştiğini anlamayacak kadar ahmak ya da taş kalpli değildi Priscilla.
Başkasının değil, sırf Priscilla uğruna Yorna o yasak yola başvurmuştu.
——Sırf Priscilla’nın Arakiya’yı kendi elleriyle öldürmesinden kaçınmak uğrunaydı.
Priscilla: “Yang Kılıcı’m varken Anneciğimle aynı buhranı göğüslemek zorunda da kalmayacağım.”
Kullanıcının kesmek istediklerini kesip yakmak istediklerini yakması, Yang Kılıcı’nın gerçek özüydü.
Hakiki değerinin bir nişanesi olan beyaz alevler, Arakiya tüm doğa olaylarını müttefiki olarak yanına alsa dahi Arakiya’nın niteliklerine aldırış etmeden Priscilla’nın kılıç darbelerini hedefe ulaştırabilirdi.
Ruh Evliliği Tekniği’nin etkisini muhafaza ederken saldıran kişi rakibine de erişebiliyordu.
Priscilla ve Arakiya’nın neredeyse on yıl sonra ilk kez karşılaştıkları sırada tam olarak vuku bulan hadise de buydu ve bu şartlar altında Priscilla, bariz sebeplerle aynı şeyi yapma fikriyle oyalanamazdı.
Bu yüzden Yorna anne sopasıyla Priscilla’nın kafasına bir tane patlatıp en önde savaşa atıldı.
Priscilla: “Başıma böylece vurmak da…”
“Annesi sanıyor kendini herhâlde,” diye karşılık veresi geliyordu ama gerçek tam olarak da buydu.
Hislerini tarttığında da Yorna –kiserusuyla kafasına vurmadan evvel- Priscilla’nın karakterine hiç uymayan bir heves içinde olduğunu fark etti.
Bu noktaya vardığında da Arakiya’yla bizzat kendisinin ilgilenmesi gerektiğini hissetmişti.
Ancak――
Priscilla: “――Ruh Yiyen’in kaderî laneti, demek?”
(Ç.N: Kaderî Lanet = Shukugō (宿業) kelimesi, Budizmdeki basitçe “ne ekersen onu biçersin” anlamındaki “karma” kavramından biraz daha derin ve karanlık bir anlama sahiptir. Japon kurgularında shukugō genellikle bir karakterin veya ırkın doğuştan getirdiği, kaçamadığı günahkâr veya acı dolu zorunluluğu ifade eder. Örneğin: Bir vampirin yaşamak için insan kanı içmek zorunda olması onun shukugōsudur. Kan içmek kötüdür ama yapmazsa da ölecektir, kaderî laneti budur. Bu kelimenin Türkçe anlamı olmadığı için böyle bir yerelleştirme yaptık.)
Arakiya gibi suni bir türün çarpık özelliklerle donatılmış olması kaçınılmazdı.
Büyük bir gücü kullanmak için kişi ona uygun bir bedel de ödemeliydi. Priscilla’nın Yang Kılıcı veya Ruh Evliliği Tekniği bir yana, aynısı Arakiya’nın Ruh Yeme güçleri için de geçerliydi.
Elbette Priscilla, Arakiya ona yoldaşlık ettiği vakitlerde onun nasıl bir varlık olarak dünyaya geldiğini işitmişti. Hatta bizzat kendi araştırmasını dahi yapmıştı. Ama yeterince temkinli davranmamıştı.
Bunun neticesinde de desteksiz ayakta duramayan Arakiya’ya Priscilla namında bir direk bahşedilmişti.
Priscilla: “Parıltılı güneşim saklanırsa dünya da zifiri karanlığa gömülecektir.”
On yıl boyunca Arakiya karanlığa gömülmüş bir dünyada yaşamıştı.
Belki de bi’ başkasının Priscilla’nın yerini doldurması imkânsızdı ama kimsecikler o gölgeye bir ışık hüzmesi dahi düşürmemiş miydi ki?
Arakiya’yı yanında götüremeyeceğine hükmettiği o vakit, Vincent’ın bunu yapacağını sanmıştı ama…
Priscilla: “Bu imkânsız olurdu.”
Aklından geçen düşüncelerle kaşlarını çatan Priscilla, bu fikri elinin tersiyle itti.
Vaktiyle henüz küçük ve hayat doluyken Priscilla―― Prisca, yanılmıştı. Abisine böylesi bir vazife için güvenebileceğini inanmıştı ama evdeki hesap çarşıya uymamıştı.
İmparatorluk Başkenti savaşı böylesine keskin bir viraja girerken ve abisi Vincent Vollachia’nın bir araya getirdiği Dokuz İlahi General’in -Arakiya haricindekilerin- kudretine şahit oldukça da farkına vardı. İdrak etti.
Vincent bir isyandan çok daha ötesiyle, çok daha azametli bir şeyle savaş vermeyi kafasına koymuştu.
Dahası, bu savaşın nihayetinde hayatta kalmaya zerre niyeti de yoktu. Savaş bittiğinde -kendisinin olmadığı durumda- tahtı kime emanet etmeyi planlıyordu ki?
“Kimse”nin uğruna Arakiya, sadakatinin yönünü de değiştiremezdi.
Priscilla: “Saçmalık.”
Hemen hemen her şey masanın üzerindeki oyun tahtası gibi kurgulanmıştı. Dünya bu oyunun hakikati üzerine inşa edilmişti.
Vincent’ın gücü buydu işte ama zekâsı ne kadar keskin olursa olsun, zihninde kurduğu hayalin mükemmelliği ne kadar hatalıysa düşlediği dünya da kaçınılmaz olarak daha da çarpıklaşacaktı.
Bir gün bunu fark ettiğinde de bedelini ödeyecekti. Belki de bu savaşta ödeyecekti ama――
Priscilla: “On yıldır ayrıyız. Bu kadarı kâfidir. Abi, kız kardeşinden uzak duracaksın.”
Sahnede bulunmayan muhatabına “yüz karasısın” dermiş gibi atıfta bulunan Priscilla, ileriye doğru hamle yaptı.
Gökyüzü alevlerle kızıl kesilmiş, yeryüzüyse Rengârenk’in buyruğuyla galeyana gelmişti. Sanki yer de gök de birlikte çalışırmışçasına Priscilla denen güneşin müdahalesini reddediyordu.
Ancak böylesine haddini bilmez bir dünyaya karşı Priscilla Barielle―― yoo Prisca Benedict olan o kızın söyleyeceği tek şey de…
Priscilla: “――Dünya, keyfime yaraşır şekilde yaratılmıştır.”
△▼△▼△▼△
O anda, Arakiya’nın hissettiklerini aşağılanma veya utanç olarak tabir etmek abes kaçardı.
Aşağılanmak için pişmanlıkla lekelenecek isminin olması gerekirdi.
Utanç için de geride kalmakla zedelenecek gururunun olması gerekirdi.
Arakiya’nın ne isme ne de gurura dair en ufak bir takıntısı dahi yoktu.
İmparatorluğun Dokuz İlahi Generalleri arasında tamamen aykırı bir varlık addedilen Cecilus bir yana, İkinci sıra en yüce mertebeydi. Ruh Yiyen namıyla anılan o kadın; sadece İmparatorluk sınırlarında değil, cihanın dört bir yanında eşi benzeri görülmemiş özelliklere sahipti ve bu da onu mutlak gücün odağı olarak kılıyordu.
Nice insanın uğruna yanıp tutuştuğu statü ve yeteneklerle donatılmış olmasına karşın, bu meziyetler Arakiya’yı bir birey olarak ayakta tutan o “sütun” da olamazdı.
Arakiya kendini yaban ellerdeki bir canavar olarak tanımlıyordu.
Başka mahlûkları avlayarak hayatta kalan canavarların dişlerinde ve pençelerinde gurur namına bir şey yoktu. ――Yoo, Arakiya böyle sanıyordu desek daha doğru olur, zira canavarların da kendince gururları ve usulleri vardı.
Hâl böyleyken de Arakiya’nın öz farkındalığı bir canavarınkinden bile fersah fersah uzaktı.
Ateş de rüzgâr da su da toprak da ışık da gölge de dokunulmaz şeylerdi.
Müdahil olan bir irade yoktu, sadece arzunun gerçek kılınması vardı.
Arakiya ne bi’ insan ne de bi’ canavardan çok, var olmak istiyordu.
Aşağılanmış veya rezil rüsva hissetmeyen bi’ varoluş olmak istiyordu.
Öyleyse――
Arakiya: “Ben――”
Arakiya maruz kaldığı o amansız saldırı sağanağını savuşturmak için rüzgâra dönüşmeye yeltense de bunun üstesinden tam manasıyla gelemedi. Rüzgâr kıskıvrak yakalandı, darbeler Arakiya’nın içinde derin acı ve ağırlık bıraktı.
Boğazından ıstırap çığlığı koparken Arakiya’nın yüzü kederle buruştu. Ruh Yiyen olarak savaş meydanında sık sık acı tatmazdı ama buna karşı efsunlu da değildi.
Arakiya çocukluğunda zaten acının her türlüsünü tatmıştı.
Ruh Yiyen’in vasıflarını kazanabilmesi için Arakiya’nın etrafındaki yetişkinler akla hayale gelmeyecek her ritüeli ve tekniği üzerinde denemiş, bunları defalarca tekrarlamışlardı.
Acıdan korkusu yoktu. Maziye dalıp da sinmeyecekti.
Ama fark edilebilir varlık olma gerçeği Arakiya için acıdan daha ağır basıyordu.
Ateş acı çekmezdi, suyla söndürülürse de ölüp gitmezdi.
Arakiya, acı çekecek ve suyla söndürüldüğünde de ölüp gidecek bir ateşten başka bir varlık değil miydi yani?
Arakiya, var olamayacağını kendine itiraf etmekten ölesiye korkuyordu.
Arakiya: “Ben――”
Yorna: “――Sus.”
Hayal kırıklığının dürtüsüyle konuşmaya çabaladı ama rakibinin tokadı suratında patladı.
Saldırının şiddeti Arakiya’yı tepe taklak savurdu. Orijinal suretini çabucak geri kazansa da acı baki kaldı, tıpkı Arakiya’nın ruhunda açılan o derin yara gibi.
Bu ne aşağılanma ne de rezillikti, sanki varoluşuna karşı yaptığı topyekûn bir inkârdı. Can havliyle tutunurcasına Arakiya, üzerine atılan Yorna’ya avucunu çevirerek toprağı şaha kaldırdı.
Neler olup bittiğini idrak edemiyordu ama hem Prisca hem de Yorna bir şekilde Arakiya’nın saldırılarından sıyrılmayı başarmıştı. Yorna tekniğini mühürlediği anda saldırıları Arakiya’ya temas etmeye başlamıştı. Aynı esnada Arakiya’nın saldırıları da Yorna’ya erişmeye başlamıştı.
Arakiya: “――Hık.”
Yalnızca bir kerecik, bir atışlık, bir kere isabet ettirebilirse.
Yorna, meçhul bir teknikle ya da büyüyle fiziksel kabiliyetlerinin seviyesini arşa çıkarmıştı. Ancak o tekniği hasardan kaçınmak için kullanmazsa Arakiya’nın saldırılarının hedefe ulaşacağı manasına da geliyordu.
Vurabildiği müddetçe――
Arakiya: “Prenses’le!..”
Şu baş belası Yorna’dan yakasını sıyırabilseydi sadece Prisca ve kendisi baş başa kalacaktı.
Bu olduğu müddetçe, muhakkak her şey yoluna da girecekti.
???: “İstediğin bir şeyi beklemektense bizzat dışarı çıkıp almak daha mantıklıdır, değil mi?”
Evet, Todd da böyle söylemişti.
Todd’un sözleri, nedense Arakiya’nın zihninde güçlü bir şekilde yankılanıverdi.
İşine geldiğince konuştuğu ya da şahsi hazlara dayandığı için değildi bu.
Todd’un sözleri Arakiya’ya karşı herhangi bir duygu kırıntısından yoksundu. Bu da huzur vericiydi. Tıpkı birinin ateşe veya suya bir şeyler beslemediği gibi, Todd’un da Arakiya’ya karşı duyguları yoktu.
Böylesine boş bir muameleye tâbi tutulmak da Arakiya’nın kurtuluşuydu.
İşte bu yüzden――
Arakiya: “――――”
Elindeki ağaç dalı bir uçtan uca alev alarak kara küle dönüştü.
Dal sadece yerden aldığı alelade bir parçaydı, hiç özel bir şeyi yoktu. Arakiya’nın gücünü nereye yönlendirmeyi amaçladığını gösteren bir işaretti.
O tahta parçasını yakıp kül etmesi, nişan almaya gerek duymayacağı bir ateş gücünü serbest bırakacağını gösteriyordu.
Ruh Yiyen Arakiya, İmparatorluğun en güçlüleri arasında sayılan bu kadının maksimum ateş gücü, bugüne kadarki hayatında sadece Cecilus Segmunt’la girdiği ufak sürtüşmede açığa çıkmış bir şeydi.
Rakip Cecilus olduğu için zayiat çıkmamıştı ama İmparatorluk Başkenti’nin kuzeyini yangın yerine çeviren Arakiya’nın bu taşkınlığı, İmparator Vincent tarafından ikincisinin affedilmeyeceği hükmüne bağlanmıştı. Sonradan Chisha’nın önerisiyle o yangın yeri su haznesi olarak yeniden değerlendirilmişti ama nihayetinde, o darbede tam anlamıyla haritayı değiştirecek bir güç saklıydı.
???: “――Dünya, keyfime yaraşır şekilde yaratılmıştır.”
——İşte o güç, kendinden emin ve asil bir sesin savurduğu kılıç darbesiyle silinip gitti.
Yang Kılıcı’ndan yayılan ani parıltı, dünyayı kavurup karartacak olan o alevleri bir lokmada yuttu.
Prisca, Yorna’nın yanına sıçradı. Biri alevlerle yanan diğeri de sükûnetini koruyan gözlerine Arakiya’nın sureti yansırken o uzun, güzel saçları sıcak rüzgârda dalgalanıyordu.
Ardından da――
Priscilla: “Anneciğim.”
Dudakları kımıldadığı o anda, Prisca’nın hemen arkasından harekete geçen Yorna dehşet verici bir tekme savurdu.
Ayaklarını savrulan tekmenin tabanıyla hizalayan Prisca, tekmenin ivmesini kendini ileriye fırlatmak için kullandı, kendini bir ok misali fırlattı ve ışığımsı bir süratle Arakiya’nın dibinde bitti.
Prisca akabinde de elindeki Yang Kılıcı’nı havaya kaldırdı ve…
Priscilla: “Arakiya.”
Tek kelimeyle Arakiya’nın tüm hareketlerini mühürledi ve tek kılıç darbesi indirdi.
Arakiya’nın istemsiz savunma hamlesini, havayla bütünleşip kaçınmasını, her şeyi ezip geçiverdi Prisca’nın darbesi ve acımasızca tüm bedenini delip geçti.
Arakiya: “――――”
Arakiya’nın bilinci kapanıverdi.
Kaderin cilvesine bakın ki bu durum; Arakiya’nın en kudretli ateşini serbest bırakıp İmparatorluk Başkenti’nin kuzeyini kavurarak çorak arazilere çevirdiği, hemen peşinden de Cecilus’un ışık hızıyla kendisine vurmasıyla bilincinin benzer bir şekilde kapandığı o anın neredeyse aynısıydı.
Ama işin en sonunda nihayet o sözleri de işitti.
Priscilla: “Yang Kılıcım kesmek istediğimi keser, yakmak istediğimi yakar. ――Vurmak istediğimi de vurur.”
Bunları söylerken Prisca’nın savurduğu Yang Kılıcı’nın—— keskin tarafını değil de kabzasını kendisine çevirmiş olduğunu, düşmekte olan Arakiya asla fark etmeyecekti.
△▼△▼△▼△
――O çocuk gülümserdi. Vakit ne olursa olsun, dudaklarından tebessüm eksik olmazdı.
Gökyüzünün rengi değişse bile, bu uçsuz bucaksız topraklar şiddetle yarılsa bile, o mavi gözlerin henüz şahit olmadığı bir felaket dünyaya musallat olsa ve emsali görülmemiş hadiseler yoluna taş koysa bile, gülümserdi.
Aklını mı kaçırmıştı? Derseniz evet, zırdelinin tekiydi.
Sarhoş muydu? Derseniz evet, körkütük sarhoşun tekiydi.
Ama savaştan sarhoş falan değildi. Şaraptan da değildi. Aşktan hiç mi hiç değildi. Kandan da değildi.
Kesinlikle, iliklerine kadar, tartışmasız şekilde bir manyağın tekiydi. Katiyendi, şüphesizdi, açıkça ayyaşın tekiydi. Çocuk gülümsemeye devam ederdi.
Şayet böyle yapmasaydı――
Çocuk: “――Sıkıcı karakterin sahnesi meşgul zatların gözüne bile ilişmezdi, di’ mi?”
Hiçbir şey yaşanmasa bile gözyaşı dökülebilirdi. Ama hiçbir şey yaşanmasa bile bi’ insanın gülümsemesi mümkün müydü ki?
Mümkünse o vakit gülümsemek de bir şeylerin başlangıcı olmalıydı. Gülümseyişi, bir hikâyenin perdelerini araladığının alameti olmalıydı.
Bu çoktan başlamış bi’ hikâye miydi yoksa tam burada başlayacak olan bi’ hikâye miydi bilinmez.
Gülümsemek demek, sahneye çıkma azmini pekiştirdiğinin ispatıdır o çocuğun kitabında.
Bu yüzden――
Çocuk: “Buyurun, gülümsemeyi siz de denemek istemez miydiniz? Hazırlıklar tamam, onca yolu tepip buralara kadar her şeyi ayarladım. Hazır eliniz değmişken bir kahkaha patlatın da yenilen tarafın da keyfi yerine gelsin!”
???: “――――”
Çocuk: “Oya, yoksa buradayım diye şaşırdınız mı? Arkadaşlarınızdan birinin ihanet edip gevezelik ettiğini falan sanıyorsan boşa endişelenmiş olursun ya! Tamamen, öylesine, içgüdülerim bi’ şeyler sallayıp tutturarak buralara kadar gelmiş oldum!”
Elleriyle kendine alkış tuttu, neşeyle de gülümseyerek zorisini yere vurdu ve gösterişi kesti.
Arkasındaki su haznesi çatlamış, sular şarıl şarıl fışkırmaya devam ederken önünde dikilip yolu kesen o çocuk―― Cecilus Segmunt, gözlerinin önündeki düşman silüetine baktı.
O kişi――
???: “Seninle ne yapmalıyım, hesaplamak güç. ――Muhakeme: Gerekli.”
――Arkasındaki ölüler ordusuna önderlik eden ufak tefek bir “Cadı”ydı.

#Önce Vincent cephesine gittik, Kale Şehri’ne geri çekilmeye karar vermişler. Priscilla cephesinde de Arakiya’yla savaşımız son süret sürüyordu ki bi’ anda kafasına bonk diye vuruldu ve savaş bitmiş gibi oldu ama belki de bitmemiştir. Sonra da tek başına ordu olan Cecilius’un yanına gittik, Ölüler Kraliçesine bi’ merhaba demeye gelmiş. Bakalım sonraki bölümlerde neler olacak, devam edelim!



Ellllliniizee sağlık